Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nûr Sûresi, 39. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nûr Sûresi, 39. Ayet

    وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَعْمَالُهُمْ كَسَرَابٍ بِق۪يعَةٍ يَحْسَبُهُ الظَّمْاٰنُ مَٓاءًۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَهُ لَمْ يَجِدْهُ شَيْـٔاً وَوَجَدَ اللّٰهَ عِنْدَهُ فَوَفّٰيهُ حِسَابَهُۜ وَاللّٰهُ سَر۪يعُ الْحِسَابِۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velleżîne keferû a’mâluhum keserâbin bikî’atin yahsebuhu-zzam-ânu mâen hattâ iżâ câehu lem yecidhu şey-en veveceda(A)llâhe ‘indehu feveffâhu hisâbeh(u)(k) va(A)llâhu serî’u-lhisâb(i)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “İnkâr edenlerin yapıp ettikleri, susamış kimsenin geniş düzlüklerde görüp su zannettiği serap gibidir; sonunda gelip ona ulaşınca orada bir şey bulamaz, ama Allah’ı yanında bulur, O da eksiksiz olarak hesabını görüverir. Allah’ın hesabı pek çabuktur.”

      Kâfirlerin Amelleri

      İnkâr edenlerin yapıp ettikleri, susam ış kimsenin geniş düzlüklerde görüp su zannettiği serap gibidir. Bu beyanda kâfirlerin amellerini, sözü edilen seraba benzetmesi iki açıdan olabilir: Birincisi onlar görünüşte birtakım ameller yaptılar ve onların âhirette kendilerine ulaşmasını ve onlardan yararlanmalarını umdular; verdikleri sadakalar, yaptıkları harcamalar, sıla-i rahim vb. gibi bakılmca görünüşte hayır işleri olarak görünen ameller gibi. Bir de ne görsünler onlar yaptıkları bu amellerin ecrinden tamamen mahrum kalmışlardır ve hiçbir şey bulamamışlardır. Uzaktan serabı görüp de su zannederek ona gitmesi, varınca da orada su namına hiçbir şeyin bulunmadığını görmesi ve gördüğü şeyin bir serap olduğunu anlaması gibi.

      İkincisi: Onların amellerini sözünü ettiği serap meseli ile açıkladı; çünkü onlar âhirette şefaatlerine nail olacakları umuduyla putlara (asnâm ve evsân) tapınmaktaydılar. Tıpkı şu İlâhî beyanlarda olduğu gibi: “-ki onlar sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz” diyorlar-” ; “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız” diyorlar”. Onların putlara tapmaları, sözünü ettikleri şefaatleri içindi. Onlar orada taptıkları putlardan yararlanamayınca serabı görüp de su sanan, ama yanma vardıkça onun sandığı gibi şey olmayıp bir serap olduğunu gören susuz kimse gibidir. Meselin tamamı buraya kadardır.

      Sonra (yeni bİr söze) başladı şöyle buyurdu: Ve Allah'ı yanında bulur, O da eksiksiz olarak hesabını görüverir. Yani amelinin hesabını ve onun karşılığını eksiksiz olarak görür. Ya da şöyle yorumlanır: Kıyamet gününde amelinin yanına gelir, dünyada iken işlemiş olduğu amelinden, aynen susuz kimsenin seraba varıp da bir şey bulamayışı gibi hiçbir şey bulamaz. Ve Allah'ı yanında bulur, O da eksiksiz olarak hesabını görüverir. Yani Allah'a gelir ve O'nu amelinin hesabını eksiksiz görüyor olarak bulur.

      Bazıları şöyle demiştir: Bu misal, kâfirler için getirilmiştir. Şöyle ki onlar kıyamet gününde diriltilirler, boyunları susuzluktan kopmuş haldedir. Onlara geniş bir düzlükte bir serap gösterilir. Ona bakınca onu su zannederler, ondan içmek için oraya koşarlar ve hiçbir şey bulamazlar. İşte orada yakalanırlar ve hesaba çekilirler. Aynı şekilde kıyamet gününde onların amelleri yok olur da onlar için hiçbir karşılık bulamazlar.

      İbn Kuteybe şöyle demiştir: “Serap”, gün ortasında güneşten ötürü su gibi gördüğün şeydir. “Âl” ise günün başında ve sonunda gördüğün ve her şeyin görüntüsünü ortadan kaldıran seraptır. “Kîa” (بِقِيعَةٍ) ise düzlük demektir. Ebû Avsece ise şöyle demiştir: Sıcağın sebep olduğu serabı sanki akan bir su gibi görürsün. O, gündüzün ortasında göğe doğru uzanır gibi olur. “el-Âl” (الْآلُ) İse gündüzün ilk vaktinden başlayarak gün ortasına yakın bir zamana kadar olan seraptır. “Kî a” (قِيعَة) düz arazidir; düz, kurak ve temiz arazi olup batak olur, su birikir. “Kâ'” (قَاع) tekil “kîân” (قِيعَان) çoğuldur. “Zam’ân” (ظَمْآنُ) susuz demektir. Şöyle denilir: Susamış topluluk (قَوْمٌ ظِمَاءٌ), susamış kişi (رَجُلٌ ظَمْآنُ), susamış kadın (اِمْرَأَةٌ ظَمْأَى) . “Azme'tühû” (أَظْمَأْتُهُ) “Onu susuz bıraktım” demektir. “Zamme'tühû” (ظَمَّأْتُهُ) da aynı mânadadır.

      Kisâî şöyle dedi: “Zam’ân, sadyân, atşân” (ظَمْآنُ، صَدْيَانُ، عَطْشَانُ) kelimelerinin üçü de aynı mânadadur. “Serap” zeval vaktinden önce olur. “el-Âl” (الْآلُ) zevalden öncedir (kuşluk vakti) ve o seraptan daha yüksektir. “Rakrâk”' (الرَّقْرَاقُ) ise ikindiden sonra olur.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ellezine Keferû (وَالَّذِينَ كَفَرُوا)

        Kelimenin kökü kef-fe-ra (ك ف ر) harfleridir. Etimolojik olarak örtmek, gizlemek, üzerini toprakla kapatmak ve nankörlük etmek anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, Mekâyisü'l-Luğa eserinde bu kökün temel manasının "bir şeyi örtmek ve gizlemek" olduğunu belirtir. Tohumu toprağa ekip üzerini örten çiftçiye de bu kökten hareketle "kâfir" denir. Terim olarak ise Allah'ın varlığını, birliğini veya nimetlerini görmezden gelerek hakikatin üzerini "örten" kişidir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât sözlüğünde "küfür" kavramını imanın zıddı olarak tahlil eder. Bu ayette (39. ayet), Nur suresinin önceki ayetlerinde anlatılan "müminlerin aydınlık dünyası" (Nûr) ile "inkârcıların karanlık dünyası" (Zulümât) arasındaki ontolojik kırılma noktasıdır. Küfür, ilahi nuru görmeyi reddedip kendi zihnini hakikate kapatmaktır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde küfür kavramını "nankörlük" (ingratitude) üzerinden okur. İzutsu'ya göre kâfir, kendisine sunulan ilahi hidayet ve varlık nimetine karşı kalbini kapatarak nankörlük eden, gerçeği bilerek "perdeleyen" kişidir.

        A'mâluhum (أَعْمَالُهُمْ)

        Kelimenin kökü ayın-mim-lam (ع م ل) harfleridir. Bilinçli olarak bir iş yapmak, tasarlayarak eyleme geçmek ve iradi fiil üretmek anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün sıradan hareketlerden ziyade "bir maksat ve niyet taşıyan düzenli işler" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "amel" kavramının sadece akıl sahibi varlıkların şuurlu tercihleri için kullanıldığını tahlil eder. Kâfirlerin yaptıkları işler (a'mâl), her ne kadar dışarıdan bakıldığında "iyi" veya "faydalı" gibi görünse de (örneğin ticaret veya yardım), temelindeki "inkâr" nedeniyle ontolojik bir boşluğa mahkumdur.

        Serâbin (كَسَرَابٍ)

        Kelimenin kökü sin-ra-be (س ر ب) harfleridir. Etimolojik olarak akıp gitmek, sızmak, yeraltı yolu ve serap (yanılsama) anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin fark edilmeden akıp gitmesi ve kaybolması" manasını taşıdığını belirtir. Çölde sıcağın etkisiyle su gibi görünen hayale "serâb" denilmesi, onun bir yanılsama olması ve yaklaşıldığında "akıp giderek" yok olmasındandır.

        Râgıb el-İsfahânî, serap metaforunu "hakikati olmayan görüntü" olarak tanımlar. Kâfirlerin dünyada büyük bir gururla yaptıkları işler, ahirette susuz birinin çölde gördüğü su hayali (serap) gibi tamamen karşılıksız ve boştur.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin epistemolojik (bilgisel) dehşetine odaklanır. Serap, insanın duyularının ve umutlarının onu aldatmasıdır. İnkârcı, kendi amellerine (iyiliklerine) güvenerek bir kurtuluş bekler; ancak bu beklenti, susuz bir adamın çölde gördüğü optik bir yalandan ibarettir.

        Bî-Kî'atin (بِقِيعَةٍ)

        Kelimenin kökü kaf-ye-ayn (ق ي ع) harfleridir. Dümdüz arazi, geniş ova ve suların toplandığı çukur yer anlamlarına gelir. Tekili "kâ'" (قَاعٌ) şeklindedir.

        İbn Fâris, bu kökün "düzlük ve açıklık" ifade ettiğini belirtir. Engeli olmayan, uçsuz bucaksız ve dümdüz çöller için kullanılır.

        Angelika Neuwirth, bu mekânsal tasvirin (kî'a) serap metaforuyla birleşmesini edebi bir dehşet olarak analiz eder. Engeli olmayan dümdüz bir ovada (kî'a), serap çok daha aldatıcı ve parlak görünür. Bu, kâfirin kendi amellerine duyduğu boş güvenin ne kadar büyük bir "hiçlik" üzerine kurulu olduğunu coğrafi bir dille resmeder.

        Yahsebuhu (يَحْسَبُهُ)

        Kelimenin kökü ha-sin-be (ح س b) harfleridir. Saymak, hesap etmek, miktar belirlemek ve zannetmek anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, kök anlamının "matematiksel bir işlemden yola çıkarak bir sonuca varmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "husban" (zannetmek) kavramını, eldeki eksik verilere dayanarak bir şeyi "öyle sanmak" olarak tanımlar. Susuz adamın serabı su sanması (yahsebuhu), duyusal bir yanılgının zihinsel bir kesinliğe (yanlış bir hesaba) dönüşmesidir.

        Ez-Zam'ânu (الظَّمْآنُ)

        Kelimenin kökü zı-mim-elif (ظ م أ) harfleridir. Şiddetli susuzluk, susuzluktan dolayı dudakların kuruması ve bir şeyi aşırı derecede arzulamak anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün "içsel bir yanış ve mutlak bir ihtiyaç" manası taşıdığını belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kelimenin psikolojik derinliğini inceler. "Zam'ân" sadece susayan değil, susuzluktan ölmek üzere olan, bütün umudunu bir damla suya bağlamış kişidir. Kâfirin ahiretteki çaresizliği ve amellerinden bir fayda umması, bu "ölümcül susuzluk" (zam'ân) metaforuyla zirveye taşınır.

        Mâen (مَاءً)

        Kelimenin kökü mim-vav-he (م و ه) harfleridir. Su, hayat kaynağı ve her türlü sıvının özü anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, suyun "hayatın devamlılığı ve saflık" ile özdeş olduğunu belirtir. Serap metaforunda su (mâ'), kâfirin amellerinden beklediği "kurtuluşu ve rahmeti" temsil eder. Ancak ulaştığı şey su değil, mutlak bir "hiçlik"tir.

        Lem Yecidhu (لَمْ يَجِدْهُ)

        Kelimenin kökü vav-cim-dal (و ج د) harfleridir. Bulmak, karşılaşmak, idrak etmek ve var olmak anlamlarına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, "vücûd" (bulma) eyleminin zıddı olan bu "bulamama" (lem yecid) durumunu ontolojik bir iflas olarak tahlil eder. Kişi seraba ulaştığında gördüğü şeyin bir "şey" (varlık) olmadığını, sadece kendi hayali olduğunu anlar. Amelleri de işte böyle bir "yokluk" (adem) olarak karşısına çıkar.

        Şey'en (شَيْئًا)

        Kelimenin kökü şın-ye-hemze (ش ي أ) harfleridir. Bir şey, var olan nesne ve irade edilen durum anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, "şey" kelimesinin "var olan her şeyi" kapsayan en genel kavram olduğunu belirtir.

        Dücane Cündioğlu, ayetteki "onu bir şey (şey'en) olarak bulamadı" ifadesindeki nekra (belirsiz) kullanımı tahlil eder. Bu, mutlak bir hiçliktir. Kâfir, amellerinin karşılığında bir ödül, bir değer, bir "nesne" beklerken; karşısında hiçbir "şey" (zerre kadar bile olsa bir varlık) bulamaz. Amel, ilahi nura dayanmadığı için ontolojik olarak "yok" hükmündedir.

        Vecedallâhe (وَوَجَدَ اللَّهَ)

        Kelimenin kökü vav-cim-dal (و ج d) harfleridir. Bulmak, karşılaşmak ve varlığını kesin olarak idrak etmek anlamlarına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, muazzam bir zıtlık tahlili yapar. Kâfir amellerini ararken "hiçbir şey" bulamaz; ancak hiç beklemediği bir anda, mutlak Varlık olan "Allah'ı" (vecedallâhe) bulur. Yanılsama (serap) biter, mutlak Hakikat (Allah) başlar. Kaçtığı ve inkâr ettiği gerçekle, kaçışının bittiği yerde (hiçlikte) yüz yüze gelir.

        Veffâhu (فَوَفَّاهُ)

        Kelimenin kökü vav-fe-ye (و ف ي) harfleridir. Vefa göstermek, eksiksiz ödemek ve hakkını tam vermek anlamlarına gelir. Fiil tef'il babındadır.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin noksansız ve tam olması" manasının yattığını belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "Allah onun hesabını (karşılığını) ona tastamam ödedi/verdi" (veffâhu) ifadesini ilahi adaletin şaşmazlığı olarak okur. Kâfir dünyada yaptıklarının karşılığını serap gibi boş bulsa da, Allah onun gerçek hak edişini (cezasını) hiçbir eksiklik bırakmadan, milimetrik bir "vefa" (tam ödeme) ile kendisine takdim eder.

        Hısâbehu (حِسَابَهُ)

        Kelimenin kökü ha-sin-be (ح س b) harfleridir. Hesap etmek, saymak ve ölçüp tartmak anlamlarına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hısâb" kelimesinin burada "yapılanların nihai dökümü ve bedeli" olduğunu tahlil eder.

        Angelika Neuwirth, ayetin "Hısâb" (hesap) ile bitmesini, 38. ayette müminlere verilen "bi-ğayri hısâb" (hesapsız/sınırsız) ödül ile kıyaslar. Müminlere sınırsız lütuf (fazl) varken; kâfirlere milimetrik, kaçışı olmayan ve tam bir "hesap" (veffâhu hısâbehu) vardır. Adalet, inkârcı için serap bittiğinde başlayan o soğuk ve kesin "matematik"tir.

        Serîu'l-Hısâb (سَرِيعُ الْحِسَابِ)

        Kelimenin kökü sin-ra-ayn (س ر ع) harfleridir. Hızlı olmak, süratli hareket etmek ve zaman kaybetmemek anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün "yavaşlığın zıddı" olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "Allah hesabı çabuk görendir" (serîu'l-hısâb) isminin teolojik anlamını açıklar. Allah için milyonlarca insanın hesabını görmek bir anlık bir iştir; zaman O'nun için bir engel değildir. Kâfir serabın peşinden uzun süre koştuğunu sanır, ancak Hakikatle (hesapla) karşılaşması "serî" (anlık ve ani) olacaktır.

        Bu ayet, müminlerin nuruyla (35-38) kâfirlerin serabı (39) arasındaki varoluşsal farkı, susuzluk ve çöl metaforları üzerinden mükemmel bir etimolojik ahenkle sonlandırır.

        Yorum

        İşleniyor...
        X