Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nûr Sûresi, 10. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nûr Sûresi, 10. Ayet

    وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ وَاَنَّ اللّٰهَ تَـوَّابٌ حَك۪يمٌ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velevlâ fadlu(A)llâhi ‘aleykum verahmetuhu veenna(A)llâhe tevvâbun hakîm(un)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Allahım size lütfü ve rahmeti ulaşmasaydı ve Allah tövbeleri devamlı kabul eden hüküm ve hikmet sahibi olmasaydı haliniz nice olurdu?'

      Allah’ın size lütfü ve rahmeti ulaşmasaydı... “Levlâ” kelimesi cevabı gerektiren bir edattır. Sonra (mukadder) cevabmm şöyle olması muhtemeldir: Allah’ın size lütfü ve rahmeti ulaşmasaydı onlardan yalancı olanı doğru olandan, günahkârı mâsum olandan ayırır ve durumu ortaya çıkarırdı. Şöyle bir takdirde bulunmak da muhtemeldir: Allah’ın lütfü ve rahmeti size ulaşmasaydı onlardan melûn olanı diğerinden ayırır ve onu ortaya çıkarırdı. Lâkin ondan yararlanılamazdı. Zira onlardan birine, sözü edilen lânet erişmiş olurdu ve melûndan yaralanma ise helâl değildir. Görmez misin ki haberde rivayet edildiğine göre bir kadın devesine binmiş ve ona lânet etmişti. Hemen icabet bulmuştu da kendisine üzerindeki elbiselerini kaldırması ve deveyi salıvermesi emredilmişti. Lâkin Allah Teâlâ fazlı ve keremi ve rahmetiyle melün olanı gizledi ki diğerinin ondan yararlanması caiz olsun. Her ne kadar onlardan birine, üzerindeki lânet devam ettiği sürece diğerinden yararlanması caiz olmasa da. Bir başka izahın daha olması da mümkündür: O da şöyle denilmesidir: Allah’ın size lütfü ve rahmeti ulaşmasaydı... onlardan melûn olanı ortaya çıkarırdı, öyle olmasaydı eşler arasındaki had cezasını, birbirine yabancı olan kimseler arasındaki had cezası gibi yapardı ve zina edeni ortaya çıkarırdı. Lâkin lütuf ve keremi ile öyle yapmadı. Eu doğrusunu Allah bilir.

      Allah tövbeleri devamlı kabul eden hüküm ve hikmet sahibi olan. “Tevvâb” (تَوَّابٌ) kelimesinin tövbe etmesi ve kendisini tekzip etmesi halinde tövbesini kabul eder anlamında olması mümkündür. Allah Teâlâ onlardan tövbe sonucu lâneti kaldırır. Lânet kaldırılınca da eşlerin birbirinden yararlanması ve yeniden bir araya gelmeleri caiz olur. Bunda İmam Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed’in, kocanın kendisini tekzip etmesi halinde yeniden nikâhlanmalarının caiz olduğuna dair görüşlerine delil vardır. “Hakim” (حَكِيمٌ) liânda bulunanlar arasında hikmetle hükmetmesi hasebiyle hakimdir ya da her şeyi yerli yerine koyması itibariyle o hikmet sahibidir.

      Bu ifade Mûtezile’nin, şüphesiz Allah Teâlâ, bir kimse hakkında ancak onun için dinde en yararlı (aslah) ve en hayırlı olandan başkasını yaratmaz şeklindeki görüşünü reddeder. Zira Allah Teâlâ’nın kulları hakkında yaptığından başka bir şeyi yapması mümkün olmasaydı o takdirde onlara yaptığını lütuf ve rahmet olarak isimlendirmesinin bir anlamı olmazdı. Bu da gösteriyor ki Allah Teâlâ dinde aslah olmayanı da yapabilir.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve lev lâ (وَلَوْ لَا)

        Kelime yapısı itibariyle "ve" (bağlaç), "lev" (şart edatı) ve "lâ" (olumsuzluk edatı) birleşiminden oluşur. Arapça dilbilgisinde "levlâ", bir şeyin varlığı sebebiyle başka bir şeyin engellendiğini ifade eden "imtina' li vücud" (bir şey olduğu için diğeri olmadı) kalıbıdır.

        İbn Fâris, Mekâyisü'l-Luğa eserinde bu yapının "bir tehlikenin önündeki engel" olduğunu belirtir. Ayetteki "levlâ", ilahi bir kalkanı sembolize eder. Eğer Allah'ın kullarına yönelik özel bir koruması (fadl) olmasaydı, yukarıda anlatılan ağır suçlamalar ve yeminleşmeler (liân) neticesinde helak edici sonuçların derhal vuku bulacağını, ancak bu engelin (levlâ) süreci bir rahmet ve hukuk zeminine çektiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "levlâ" edatını bir "uyarı ve hatırlatma" olarak analiz eder. Bu edat, insanları uçurumun kenarından çeviren ilahi müdahaleyi temsil eder. Ayetin devamındaki hükümlerin (fazl ve rahmet) gelmemesi durumunda yaşanacak kaosun, bu edat sayesinde durdurulduğunu vurgular.

        Fadlullâhi (فَضْلُ اللَّهِ)

        Kelimenin kökü fe-dad-lam (ف ض ل) harfleridir. Etimolojik olarak "artmak, fazlalaşmak, bir şeyin ihtiyacı aşan kısmı ve üstünlük" anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "ziyadelik" (fazlalık) olduğunu belirtir. Bir şeyin özünden daha fazlasını ifade eder. Allah'ın "fazlı", kullarına hak ettiklerinden daha fazlasını vermesi, suçları hemen cezalandırmayıp onlara çıkış yolları (tövbe, liân gibi hukuki çözümler) sunmasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "fazl" kelimesini "mecburi olmayan ama keremden kaynaklanan ihsan" olarak tanımlar. Ayetteki "Allah'ın fazlı", suçlanan eşlerin derhal helak edilmemesi ve hakikatin ortaya çıkması için bir prosedür (liân) vaz edilmiş olmasıdır. Bu, ilahi adaletin kuru bir hukuktan ziyade, lütuf içeren bir "faze" (artış/bereket) üzerine kurulu olduğunu gösterir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde "fadl" kavramını ilahi bir cömertlik olarak niteler. Izutsu'ya göre bu ayette fazl, insanın kendi elleriyle yarattığı toplumsal ve ahlaki düğümlerin (zina ve iftira krizi), Allah tarafından bir çözüm yolu sunularak çözülmesidir.

        Rahmetühû (رَحْمَتُهُ)

        Kelimenin kökü ra-he-mim (ر ح م) harfleridir. Acımak, korumak ve şefkatle kuşatmak anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün "incelik ve yumuşaklık" (rikkat) manasından türediğini, ana rahmiyle olan bağı hasebiyle de karşılıksız ve derin bir koruma içgüdüsünü temsil ettiğini yineler.

        Râgıb el-İsfahânî, "rahmet"in bu bağlamdaki işlevini "perdeleme" olarak görür. Allah'ın rahmeti olmasaydı, aile içindeki bu kriz (liân süreci) sadece tarafların değil, tüm toplumun ve gelecek nesillerin onurunu ebediyen zedeleyebilirdi. Rahmet, bu süreci hukuki bir vakar içinde sonuçlandırarak tarafları mutlak bir rezaletten korur.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), fazl ve rahmet kelimelerinin yan yana gelmesini, ilahi sistemin "ihsan" (fazl) ve "koruma" (rahmet) kanatları olarak inceler. Bu iki kavram, 10. ayette cümleyi (cevap cümlesi hazfedilmiş/gizlenmiş olarak) yarım bırakarak, yaşanacak felaketin büyüklüğüne ve bu iki sıfatın bu felaketi nasıl engellediğine dair edebi bir vurgu yapar.

        Tevvâbun (تَوَّابٌ)

        Kelimenin kökü te-vav-be (ت و ب) harfleridir. Dönmek ve rücu etmek manasındadır.

        İbn Fâris, "Tevvâb" isminin "mübalağa" (aşırılık/süreklilik) ifade eden "fa'âl" kalıbında olduğunu belirtir. Bu, Allah'ın tövbeleri çokça kabul eden, kulu her dönüşünde aynı merhametle karşılayan yönünü temsil eder.

        Râgıb el-İsfahânî, Allah'a nispet edildiğinde "Tevvâb" isminin "kula tövbe etme imkanı ve isteği veren, tövbeyi kabul ederek kulu eski temiz haline döndüren" anlamı taşıdığını söyler. Liân sürecinde yalan söyleyen veya hataya düşen taraflara hâlâ bir dönüş kapısının açık olduğunu etimolojik olarak mühürler.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin kökenindeki "dönüş" eyleminin, ilahi olanın kuluna doğru "yönelmesi" olarak analiz eder. Tevvâb, kulunun yüzünü kendisine dönmesini bekleyen ve döndüğünde ona rahmetiyle mukabele eden mutlak mercidir.

        Hakîmun (حَكِيمٌ)

        Kelimenin kökü ha-kef-mim (ح ك م) harfleridir. Etimolojik olarak "engellemek, gem vurmak ve bir şeyi yerli yerine koymak" anlamlarına gelir. Atın gemine "hakeme" denilmesi, hayvanın yanlış yola gitmesini engellediği içindir.

        İbn Fâris, Mekâyisü'l-Luğa eserinde bu kökün "sağlamlık ve engelleme" (itkan ve men) ifade ettiğini belirtir. Hikmet, bir şeyi bozulmaktan, saçmalıktan ve yersizlikten koruyan sarsılmaz bir düzendir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Hakîm" isminin hem her şeyi tam bir bilgelikle (ilm) düzenleyen hem de her şeyi en uygun ve sağlam şekilde (fiil) var eden anlamlarını kapsadığını söyler. Ayetin "Hakîm" ile bitmesi, yukarıda anlatılan ve insana ağır gelen "liân" (yeminleşme) prosedürünün, aslında toplumsal ve bireysel maslahatı koruyan, kaosu engelleyen (hakeme/gem vuran) en bilgece çözüm olduğunu tescil eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, hikmet kavramını "ontolojik yerindelik" olarak tanımlar. Nur Suresi'nin bu ilk on ayetindeki hukuki sertlik ve ardından gelen istisnalar, "Hakîm" isminin bir tecellisidir; yani hayatın gerçeklerine (insan zaafiyetlerine) vurulmuş ilahi bir "gem" (hukuk) ve düzenlemedir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X