Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nâziât Sûresi, 28. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nâziât Sûresi, 28. Ayet

    رَفَعَ سَمْكَهَا فَسَوّٰيهَاۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Rafe’a semkehâ fesevvâhâ

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      27. "Şimdi, sizi yaratmak mı daha zor yoksa göğü yaratmak mı? Onu Allah yaptı."

      28. "Onu yükseltip kusursuz olarak şekillendirdi."

      Bu âyetin "Yevme tercufur-râcife" ayetiyle bağlantılı olması mümkündür. Buna göre âyet ölümden sonra diriltilmenin ve âhiret hayatının ispatı olur, "eentüm eşeddü halkan", yani "sizi yaratmak mı daha zor" âyeti de onu teyit etmiş olur.

      Şimdi, sizi yaratmak mı daha zor yoksa göğü yaratmak mı? Bu kelâm-ı celîl hakkında değişik yorumlar mümkündür. Birincisi şudur: Onları ölümden sonra diriltmesi ve yeni bir hayata yaratması âhiret hayatını inkâr edenlerin akıllarına göre gökleri yaratmadan daha kolaydır. Oysa onlar Allah'ın göklerin yaratıcısı olduğunu kabul etmektedirler. Yaratılması, kendilerinin yaratılmasından daha zor olmasına rağmen göklerin yaratılması onların akıllarınca muhal olmadığına göre nasıl oluyor da ölümden sonra diriltileceklerini ve eski halleri üzere yeniden yaratılacaklarını inkâr edebiliyorlar?! Oysa bu ikincisi onların akıllarınca daha kolay idi.

      Başka bir izah da mümkündür: Şöyle ki: Yaratılışının muazzamlığına rağmen gök, kendi özü hakkında korkmuş ve emanetin kendisine arzı esnasında kabule yanaşmamış, Allah Teâlânın azabından korkmuştur. Hal böyle iken zayıf haliyle şu insana ne oluyor da kendisine yapılan daveti kabule bir türlü yanaşmıyor?! Hal böyle iken imdi bu insan kendi özü hakkında endişe edip de Allah'ın azabından korkmaz mı?! Oysa cehennem ve cennet sadece insan için yaratılmıştır. Böylece Allah Teâlâ onları uyarıyor, korksunlar da işlemekte oldukları kötülüklerden, taşkınlıklardan uzak dursunlar ve resûlün (a.s.) kendilerini davet ettiği dine icabet edip gereğini yapsınlar, istiyor.

      Bu âyetin "İze's-semâu'n fetarat" ve "İze's-semâu'nşakkat" sûreleriyle bağlantılı olması mümkündür. Buna göre anlam şöyledir: Gök bunca muazzamlığı ve itaatkârlığıyla o gün için dayanamıyor da bunca zâfı ile insan nasıl oluyor da o günün dehşetine dayanacak oluyor?! Bu da aynı şekilde korkutma amacı taşıyor.

      Onu yükseltip kusursuz olarak şekillendirdi. "Benâhâ", yani onu yarattı. "Rafe'a semkehâ", yani tavanını yükseltti. “Fe sevvâhâ”, yani onu yeryüzü ile örtüşecek şekilde düzeltti. Ya da hikmetin gerektirdiği ve vahdâniyete işaret edecek şekilde onu şekillendirdi.

      Hiç kimse, Allah Teâlânın "benâhâ", yani bina etti kavl-i celîlinden insanların yapmış oldukları tarzda bir bina anlamamıştır. Keza "raf"'dan insanlara nispet edilen kaldırmayı da anlamamıştır. Aynı şekilde "Bundan sonra da yeryüzünü döşeyip yaydı" sözünden insanlara mahsus olan yaymayı anlamamıştır. Hal böyle iken bazı insanlara ne oluyor da Allah Teâlâya nispet edilen "gelme" fiilinden, insanların yaptıkları fiili anlamaya kalkışıyorlar?! Eğer bunların başına taş düşmüş de onları böylesi olumsuz bir mânayı anlamaya sevketmiş ise o başka, yoksa böylesi vehme dayalı bir yoruma gitmek akıl kârı değildir!​​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Refea (رَفَعَ)

        İbn Fâris, r-f-ayn kökünün temel semantik anlamının bir şeyi aşağıdan yukarıya doğru hareket ettirmek, yükseltmek ve bir nesnenin konumunu yüceltmek olduğunu belirtir. Bu kökün, alçaklığın zıttı olan her türlü fiziki ve manevi yüksekliği temsil ettiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "ref" kavramının hem somut bir cismi (gökyüzü gibi) yukarı kaldırmak hem de bir varlığın derecesini (şeref ve makam gibi) artırmak anlamına geldiğini vurgular; buradaki kullanımın ise gökyüzünün devasa kütlesinin hiçbir direk olmaksızın yükseltilmesindeki ilahi kudreti nitelediğini açıklar. Celaleddin el-Suyuti, klasik tefsir geleneğine uygun olarak bu fiilin gökyüzünün yerin üzerine bir tavan gibi yükseltilmesini, onun yeryüzünden uzaklaştırılmasını ve muazzam bir boşlukta dengelenmesini ifade ettiğini aktarır. Angelika Neuwirth, Mekki surelerdeki kozmolojik betimlemelerde bu fiilin, evrenin dikey hiyerarşisini kuran temel bir eylem olarak kullanıldığını, yaratılışın ihtişamını muhatabın bakışlarını yukarı çevirerek somutlaştırdığını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökenindeki "yukarı kaldırma" vurgusunun, gökyüzünün o sınırsız derinliğini ve insanın ulaşamayacağı o yüce konumunu temsil ettiğini, ilahi mimarinin ilk aşaması olarak bu dikey genişliğin vurgulandığını belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, refea kelimesinin etimolojik olarak eylemdeki zahmetsizliği ve ilahi iradenin mutlaklığını barındırdığını, göklerin o ağır kütlesinin bu fiille metafizik bir hafiflikle yükseltildiğini söyler.

        Semk (سَمْك)

        İbn Fâris, s-m-k kök harflerinin temel semantik anlamının yükseklik, kalınlık ve bir şeyin tavanı/çatısı olduğunu belirtir. Bir binanın en yüksek noktasına veya gökyüzünün derinliğine bu kökten hareketle isim verildiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "semk" kelimesinin bir yapının tabanından tavanına kadar olan mesafeyi, yani onun dikey boyutunu ve hacmini temsil ettiğini vurgular; ayetteki kullanımın gökyüzünün sadece yüksekliğini değil, aynı zamanda o muazzam kütlesinin kalınlığını ve sağlamlığını nitelediğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeninde Akkadca "samâku" (yükseltmek/istiflemek) veya Süryanice "smâkâ" (destek/çatı) kelimeleriyle olan semantik bağına dikkat çeker ve Kur'an'ın bu terimi antik Yakın Doğu kozmolojik tasavvuruyla uyumlu bir şekilde "evrenin tavanı" anlamında kullandığını analiz eder. Angelika Neuwirth, kelimenin Mekki hitabet dilinde gökyüzünün geometrik ve mimari kusursuzluğunu simgeleyen bir terim olarak seçildiğini, "semk" ifadesinin göğün o devasa hacmini edebi bir dille karşıladığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökenindeki "kalınlık ve yükseklik" vurgusunun, gökyüzünün bir çadırın tavanı gibi gergin, pürüzsüz ve her türlü noksanlıktan uzak olan o bütünsel yapısını nitelediğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "semk" kavramının ontolojik bir genişliği simgelediğini, evrenin sadece bir yüzeyden ibaret olmayıp derinliği olan bir "varlık katmanı" olduğunu bu kelime üzerinden analiz eder.

        Sevve (سَوَّى)

        İbn Fâris, s-v-y kök harflerinin temel anlamının bir şeyin parçaları arasında eşitlik, denge, düzgünlük ve orantı sağlamak olduğunu belirtir. Bir nesnenin yamukluklarını giderip onu olması gereken en kâmil forma kavuşturma eyleminin bu kökün aslı olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "tesviye" kavramının bir şeyi noksansız hale getirmek, her bir cüzünü yerli yerine koymak ve tam bir simetri oluşturmak anlamına geldiğini vurgular; buradaki kullanımın gökyüzünün yaratılışındaki mutlak dengeyi, hiçbir çatlağın ve kusurun bulunmadığı o mükemmel mühendisliği temsil ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik sisteminde "s-v-y" kökünün rastgele bir yaratılışı değil, her bir detayı ince ince hesaplanmış "estetik ve fonksiyonel bir düzeni" simgelediğini belirtir. Angelika Neuwirth, fiilin "tef'il" kalıbında gelmesinin, bu düzeltme ve mükemmelleştirme eyleminin yoğunluğunu ve ilahi sanattaki o üstün işçiliği nitelediğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökenindeki "dengeleme" vurgusunun, göksel cisimlerin yörüngelerinden atmosferin yapısına kadar her şeyin birbirini tamamlayan bir nizam içinde kurulduğunu ve bu nizamın insan aklını hayrete düşüren bir tutarlılığa sahip olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "sevve" fiilinin varlığın "kemal" noktasını simgelediğini, gökyüzünün bu fiille kaostan düzene, belirsizlikten mükemmel bir formasyon aşamasına intikal ettiğini belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X