Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nâs Sûresi, 3. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nâs Sûresi, 3. Ayet

    اِلٰهِ النَّاسِۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İlâhi-nnâs(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      2. "İnsanların yegâne hâkimine,"

      3. "İnsanların ilâhına,"


      Allah Teâlâ, sûrenin başında “birabbi’n-nâs” (رب الناس) yerine “birabbi’l-halk” (رب الخلق) (yaratıkların Rabb’i) buyurmamıştır, halbuki bu ikincisi birincisine göre daha geniş kapsamlıdır. Bu konudaki kural şudur ki nesnelerin genelinin, O’na nispet edilmesi veya zât-ı ilâhiyenin rubûbiyet çerçevesinde ilişkili kılınması Allah'a tâzim statüsü içinde mütalaa edilir. İfade ne kadar kapsamlı olursa yüceltmeye o kadar elverişli olur. Nâs sûresinde sözü edilen bu konum en doğrusunu Allah bilir ya, birkaç şekilde yorumlanmaya müsaittir. Birincisi Allah Teâlâ burada sadece bir tanıtımı murat etmiştir. Bu kadarlık bir tanıtım sayesinde O'na sığınacak kişi koruma kudretine sahip olan ve kendisine iltica edilen yüce varlığı yeterince tanımış olur. Şunu da belirtmek gerekir ki Cenâb-ı Hak bir âyet-i kerimede "birabbi'l-felak", yani sabahın Rabb'ine, birinde "bi'llâh", yani Allah'a, bir yerde de "bike", yani sana buyurmuştur; şu beyanlarında olduğu gibi: "De ki: Rabbim! Şeytanların kışkırtmasından sana sığınırım!"; "Eğer şeytanın fitnelemesi seni tahrik edecek olursa hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işiten ve bilendir". Bunun hikmeti şudur: Rahatlık halinde ve Allah'a sığınıp ve O'na yönelmenin kaçınılmaz olarak gerçekleşmesi durumunda, başına kendi nefsinden endişe edeceği nitelikte bir iş geldiği ve iç âlemini meşgul ettiğinde kişinin Allah Teâlâ'nın isimlerinden hangisini hatırlıyorsa onu anmak suretiyle dileğini arz edebileceğini bilmesini sağlamaktır. Çünkü her bir ilâhî isimde O'nun nimetlerine, hükümranlığına, kudret ve azametine işaret etme niteliği mevcuttur; böylece en yetkin egemenlik O'na yöneltilmiş, bunca nimetin kendisine aidiyetinin belirtilmesiyle de hamd ve senanın zatına has oluşu dile getirilmiş olur. Sonuç olarak bu tutum, Cenâb-ı Hakk'ın kudret ve ihsanının anılması sayesinde zât-ı ilâhiyesinden şefaat dileme şekillerinden birini teşkil eder ve bunun en üst derecesini de "birabbi'n-nâs" demek suretiyle insanlarla O'nun arasında ilişki kurma yöntemi oluşturur.

      İkincisi Allah'tan başkasını rab, hâkim ve mâlik bilip tapınan canlı türünün insanlardan ibaret olduğu bilinmektedir. Bu gerçek çerçevesinde Allah Teâlâ yüce zatını bilmek, başkasına kullukta bulunmaktan muhafaza etmek, O'nun hâkimiyet ve rubûbiyetini benimsemekle lütuf ve ihsanda bulunduğu kullarına, sûrede, sözü edilen hususlardan koruması için kendisine sığınmalarını emretmiş, bu gerçeği daima hatırlayıp dile getirmelerini istemiş, kendilerinin Rabb'i, Mâlik'i olup ibadete başkaları değil yalnızca kendisinin lâyık bulunduğunu ifade etmelerini buyurmuştur. Burada şöyle bir yorum da yapmak mümkündür. Biraz önce sözünü ettiğimiz sebepler yüzünden bazı insanlar hak yoldan saparak Allah'tan başka rabler edinmiş, bir işi meşru veya gayrimeşru kabul etmekte, ayrıca harcama yapma veya yapmayıp elini sıkı tutmakta kendi hükümdarlarının talimatına bağımlı kalmış, ya da ibadet ve ilticalarını Allah'tan başkasına yöneltmişlerdir. İşte bu gerçekliğe bağlı olarak Cenâb-ı Hak, yukarıda bahis konusu edilen hususla da lütuf ve ihsanda bulunduğu kimselere üstün niteliklerle gerçek mânada nitelendirilen yüce varlığa sığınmalarını emretmiştir; bir bakıma hak yoldan sapanların, edindikleri rableri ve hükümdarlarının yanında zaman zaman tek ilaha sığınmaları gibi. Çünkü kâfirler de putlarından ümit kestiklerinde yardım ve korumasına nail olmak için tek Allah'a iltica ederler. En doğrusunu Allah bilir.

      Üçüncüsü kâinatın yaratılmasından amaç Nâs sûresinin haklarında nâzil olduğu insan türüdür, yeryüzündeki diğer yaratıklar insanların emrine verilmiş olarak yaratılmış gibidir. Nitekim Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmuştur: “O, yerde olanların hepsini sizin için yaratmıştır”; “Allah, emri ve izniyle içinde gemiler akıp gitsin ve lütfundan nasiplerinizi arayıp şükredesiniz diye denizi hizmetinize vermiştir”; “O Rab, yeri sizin için bir döşek, göğü de koruyucu bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla size besin olsun diye yerden çeşitli ürünler çıkardı. Artık siz gerçeği bile bile Allah'a şirk koşmayın”.

      Artık insanların Rabb’ine, insanların yegâne hâkimine, insanların ilâhına denildiğinde “her şeyin Rabb’ine” denilmiş gibi olur, çünkü insanların dışında kalan yaratıklar onlar için varedilmiştir. Dolayısıyla Allah'a sığınıp yardım talep edilmesi sırasında insan türünün belirtilip hedef gösterilmesi, O'ndan başka hiçbir varlığın koruyup yardımda bulunma imkânına sahip bulunmadıklarının kabul edilmesi anlamını taşır. Buna göre sığınma talebinde “birabbi’n-nâs” ile “birabbi’l-halk” ifadeleri arasında bir fark yoktur. En doğrusunu Allah bilir.

      “Bi Rabbi’n-nâs”ın yorumunda “muslihu’n-nâs” (insanların dirlik ve düzenini sağlayan) açıklaması yapılmıştır. Bu anlayış onların gerek dinî gerek şahsî dirlik ve düzenlerinin O’na bağlı oluşu ilkesine dayanır.

      İnsanların yegâne hâkimine. Bu beyanın yorumunda bütün insanları hâkimiyeti altına alma hakkının Allah'a ait olduğu bildirilmiştir, buna mukabil “Rabbu’l-halk” (رب الخلق) sözünün yorumunda ilâhî hâkimiyet faktöründen bahsedilmemektedir. Şu halde Cenâb-ı Hak "meliki'n-nâs" (مَلِكِ النَّاسِ) buyurmak suretiyle insanlar üzerindeki egemenliğin tamamının gerçek mânasıyla kendisine ve hâkimiyet niteliğine ait olduğunu beyan etmiştir. Başkalarına izâfe edilen hâkimiyet ise ihtiyaçları miktarınca Allah'ın lütfetmesine bağlıdır. “Meliki’n-nâs” için “seyyidihim” (سيدهم), yani “insanların efendisi” yorumu da yapılmıştır. Ne var ki “seyyid” kelimesi insanların dışındaki varlıkların mâliki için kullanılmaz. İnsan da “rab”; “melik”; “mâlik” kelimeleriyle nitelendirilebilir, ancak bu mutlak değil nisbî çerçevede kalır ve meselâ “evin rabbi (sahibi)”; “câriyenin mâliki”; “1Mısır meliki” ve benzeri ifadeler normal karşılanır. Buna göre âyetteki melik kelimesine “yegâne sahibi” mânasının verilmesi gerçeğe daha yakın görünmektedir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İlâh (إِلَهِ)

        İbn Fâris, e-l-h kökünün temelinde ibadet etmek, yönelmek, alışmak ve şaşkınlık içinde kalıp sığınmak anlamlarının bulunduğunu; "ilâh" kelimesinin de kendisine ibadet edilen, sığınılan ve yüceliği karşısında hayrete düşülen varlık anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin özünde kulluk edilen (mabud) anlamı taşıdığını, insanların fıtratları gereği yüce bir güce sığınma ihtiyacı hissettiklerini ve Kur'an bağlamında mutlak ve gerçek ilahın yalnızca Allah olduğunu, bu ayetteki kullanımın sahte ilahlara yönelik her türlü yönelimi reddettiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki ortak kullanımına dikkat çekerek, İbranice "Eloah" ve Aramice ile Süryanicedeki "Alah" veya "Alaha" kelimeleriyle etimolojik ve anlamsal bir akrabalığı bulunduğunu, Arapçada kök salmış bu terimin Kur'an'da tek tanrılı inancın merkezine yerleştirildiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, "ilâh" kavramının Kur'an öncesi dönemde çok tanrılı panteondaki herhangi bir tanrıyı ifade eden genel bir cins ismi olarak kullanıldığını, ancak Kur'an'ın bu kelimeyi "İnsanların İlahı" şeklinde belirli ve tekil bir makama tahsis ederek, putperest inanç sistemini yıkıp yerine tevhidi yerleştiren ontolojik bir devrim gerçekleştirdiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, suredeki "Rab" ve "Melik" isimlerinden sonra "İlah" isminin zikredilmesinin teolojik bir hiyerarşi ve mantıksal bir silsile sunduğuna işaret eder; insanları yaratan, terbiye eden (Rab) ve onlar üzerinde mutlak egemenlik kuran (Melik) varlığın, mantıksal ve itikadi olarak tapınılmaya layık yegane otorite (İlah) olması gerektiğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal zayıflığına ve güvenlik arayışına değinerek, "İlah" isminin bu ayette insanın her türlü korku, kaygı ve vesveseye karşı sığınabileceği en nihai, en aşkın ve kalbi mutmain kılan ontolojik sığınağı temsil ettiğini belirtir.

        En-Nâs (النَّاسِ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini ü-n-s (ünsiyet, yakınlık kurma) veya n-v-s (hareket etme, sallanma) köklerine dayandırarak, kelimenin bağlamındaki "ilah" kavramı ile ilişkili olarak, insanın doğası gereği hemcinsleriyle ve aşkın bir kudretle bağ kurma, ona yönelme meylini yansıttığını kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, insanın doğuştan gelen sosyalleşme ve bir şeylere ünsiyet (bağ) kurma ihtiyacına işaret eder; bu ayetteki kullanımın, insanın sadece yatay boyutta diğer insanlarla değil, dikey boyutta tapınma dürtüsüyle gerçek "İlah"a bağlanma ihtiyacını zımnen içerdiğini ifade eder. Arthur Jeffery, İbranice "enōsh" ve Aramice "nāshā" ile akraba olan bu Sami kökenli terimin, fani, zayıf ve bir kurtarıcıya muhtaç insanlığı ifade ettiğini, "İnsanların İlahı" tamlamasının bu ölümlü kitlelerin kime ibadet etmesi gerektiğini netleştirdiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin ayette "İlah" lafzıyla birleştiğinde, Allah'ın uluhiyetinin sadece belirli bir zümrenin, aristokrat sınıfın veya kabilenin değil, zayıflıkları ve korkularıyla tüm "en-nâs"ın (sıradan halk yığınlarının ve genel insanlığın) yegane tapınak mercii olduğunu teyit ettiğini vurgular. Gabriel Said Reynolds, "İnsanların İlahı" ifadesini Geç Antik Çağ'ın teolojik tartışmaları zemininde okuyarak, Kur'an'ın "en-nâs" kelimesini kullanmak suretiyle evrensel bir tanrı tasavvuru sunduğunu, dönemin dini metinlerindeki "tüm insanlığın Tanrısı" konseptiyle güçlü bir söylemsel devamlılık sağladığını belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "İlah" ve "nâs" kelimelerinin oluşturduğu bu izafet (tamlama) yapısının, insanların tarih boyunca kendilerine sahte ilahlar üretme eğilimine karşı kesin bir uyarı barındırdığını, ibadetin ve mutlak sığınmanın yalnızca tüm insanlığı kuşatan ve onların tek İlahı olan Allah'a yöneltilmesi gerektiğini ifade ettiğini analiz eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X