Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mutaffifin Sûresi, 32. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mutaffifin Sûresi, 32. Ayet

    وَاِذَا رَاَوْهُمْ قَالُٓوا اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ لَضَٓالُّونَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iżâ raevhum kâlû inne hâulâ-i ledâllûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      29. "Günahkârlar (dünyada) iman edenlere gülüp dururlardı!"

      30. "Yanlarından geçtiklerinde birbirlerine kaş göz ederlerdi."

      31. "Sonra kendi çevrelerine dönerken neşe içinde dönerlerdi."

      32. "Müminleri gördüklerinde, 'Bunlar gerçekten doğru yoldan sapmış kimseler!' derlerdi."

      Kâfirlerin bu tutumları kendilerinin hayrete düşmeleri yüzünden olabilirdi. Zira kendileri ölümden sonra diriltilmeyi, âhiret hayatını, sevap ve azabı, cennet ve cehennemi inkâr ediyorlardı. Müminler ise bütün bunlara iman edip kabul ediyorlar, bu inançlarının bir sonucu olarak da yoksulluk ve şiddetli geçim sıkıntısına, can ve mal telefine tahammül ediyorlardı. Bu durum karşısında kâfirler hayrete düşüyorlar, müminlerin hallerine şaşıp gülüyorlardı. Çünkü müminlerin çabalarının hiçbiri onlara dünyevî bir çıkar sağlamıyordu. Kâfirler müminlerin âhiret hayatına, cennet nimetlerine ve Allah’ın kendileri için hazırlamış olduğu nimetlere dair müjdeleri inkâr ediyorlardı. Onların bu hali, kendilerini müminler hakkında hayrete düşürüyor, hallerine hayretle gülüyorlardı. Yahut müminlerle alay etmek için gülüyorlardı ve şöyle diyorlardı: Bunlar Muhammed'e (a.s.) iman ediyorlar ve onun kendilerine âhirette nimetler verileceğine dair vâdlerine kendilerini kaptırıyorlar. Kendileri bilmiyorlardı ve müminleri de kendi bilmedikleri dinî konularda cehaletle itham ediyorlardı; ölümden sonra diriltilmenin, âhiret hayatının, cennetin ve cehennemin var olmadığını sanıyorlardı.

      Ebû Bekir el-Esam şöyle dedi: Mücrim, günahlara dalan kimsedir. Ebû Bekir el-Esam, kâfirlerin müminlere yaptıklarında Hz. Peygamber'in (a.s.) risâletini kanıtlayan delil bulunduğunu söyledi. Şöyle ki: Onlar müminlere gülüyorlar ve kaş göz işareti yaparak onlarla alay ediyorlardı. Onları sapıklıkla itham ediyorlar, bütün bunları müslümanlardan gizli yapıyorlardı. Allah Teâlâ peygamberine, onların gizli olarak bütün bu yapıp ettiklerini bildirdi ki bu, onlara karşı Hz. Peygamber’in (a.s.) peygamberliğine açık bir delil olsun.

      “Yeteğâmezûn”, yani yanlarından geçtiklerinde birbirlerine kaş göz ederlerdi. Bu, birbirlerine alay etme amaçlı kaş göz işareti yaptı demektir.​​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Raevhum (رَأَوْهُمْ)

        Raevhum (رَأَوْهُمْ) kelimesinin kökeni r-e-y harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, r-e-y kökünün temel anlamının "gözle görmek, bakmak ve bir şeyi idrak etmek" olduğunu, bu idrakin hem fiziksel bir görüşü hem de zihinsel/kalbî bir kavrayışı kapsadığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ru'yet" kavramının duyularla veya akılla algılamak anlamına geldiğini, bu ayette ise suçluların (ecremû) müminleri fiziksel olarak gördükleri anı ifade ettiğini ve bu basit karşılaşmanın bile onların içindeki nefreti ve alaycılığı tetiklemeye yettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, buradaki "görme" eyleminin nötr bir bakış olmadığını, ideolojik bir ön yargı ve sosyolojik bir dışlama güdüsüyle yüklü "hasmane bir bakış" olduğunu inceler; suçlular inananları toplumun içinde bir anomali, tahammül edilemez bir unsur olarak görmektedirler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi Mekke toplumunun gündelik hayatı üzerinden değerlendirerek, müşrik elitlerin sokakta, panayırda veya Kabe etrafında zayıf müminlerle her karşılaştıklarında (onları her gördüklerinde) bu kibrin ve sözlü tacizin otomatik bir reflekse dönüştüğünü vurgular.

        Kâlû (قَالُوا)

        Kâlû (قَالُوا) kelimesinin kökeni k-v-l harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, k-v-l kökünün temel anlamının "söz söylemek, konuşmak ve bir düşünceyi dille ifade etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin insanın inandığı veya iddia ettiği bir durumu sese dönüştürmesi olduğunu, ayetteki formun suçluların müminler hakkındaki kesinleşmiş ve ortaklaşa ürettikleri o haksız yargıyı yüksek sesle dile getirmelerini simgelediğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu "söyleme" eyleminin aslında psikolojik bir yansıtma (projeksiyon) mekanizması olduğunu, suçluların kendi içsel boşluklarını ve hakikat karşısındaki huzursuzluklarını, inananları yüksek sesle etiketleyerek ve yargılayarak bastırmaya çalıştıklarını savunur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin müminlere yönelik bir linç kampanyasının ve karalama propagandasının sözlü ifadesi olduğunu, müşriklerin inananları toplum nazarında itibarsızlaştırmak için bu tür dışlayıcı söylemleri organize bir şekilde ürettiklerini belirtir.

        Hâulâi (هَٰؤُلَاءِ)

        Hâulâi (هَٰؤُلَاءِ) kelimesi yakın mesafedeki çoğul varlıkları göstermek için kullanılan bir işaret ismidir. İbn Fâris, işaret isimlerinin bir şeyi belirginleştirmek, dikkatleri onun üzerine çekmek ve muhatabın zihninde o nesneyi veya grubu somutlaştırmak amacıyla kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu işaret isminin burada sadece bir gösterme değil, aynı zamanda küçümseme, nesneleştirme ve alay etme (tahkîr) işlevi gördüğünü; "şunlara bakın" dercesine müminleri itibarsızlaştıran bir ton barındırdığını açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, suçluların "hâulâi" kelimesini kullanarak müminleri kendilerinden bütünüyle yalıttıklarını, onları toplumun "biz" (normal) kabul edilen merkezinden çıkarıp, üzerine parmakla gösterilip gülünecek bir "öteki" veya marjinal bir azınlık olarak işaretlediklerini vurgular.

        Dâllûn (ضَالُّونَ)

        Dâllûn (ضَالُّونَ) kelimesinin kökeni d-l-l harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, d-l-l kökünün temel anlamının "doğru yoldan sapmak, kaybolmak, bir şeyin telef olup gitmesi ve şaşkınlık" olduğunu belirtir; yolda izini kaybeden kişiye "dâll" denildiği gibi, hakikati kaybeden kişiye de bu isim verilir. Râgıb el-İsfahânî, "dalâlet" kavramını bilerek veya bilmeyerek istikametten ayrılmak olarak tanımlar; ayette suçluların bu kelimeyi kullanarak müminleri "atalarının dininden sapan, aklını yitirmiş ve hayatını boşa harcayan sapkınlar" olarak itham ettiklerini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Semitik dillerdeki (Süryanice ve Aramice) "hata yapma ve doğru inançtan sapma" anlamındaki teolojik kökenlerine dikkat çeker ve burada rakiplerin birbirlerini aforoz etmek ve dini/sosyal dışlanmayı meşrulaştırmak için kullandıkları teknik bir kınama terimi olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi Kur'an'ın anlambilimsel çerçevesinde sarsıcı bir "psikolojik tersyüz etme" (transvaluation) ve ironi örneği olarak inceler; asıl yoldan sapanların ve hakikati kaybedenlerin (suçluların), tam da kendilerini tanımlayan "dâllûn" sıfatını alıp vahye uyan inananlara yansıtarak, onları sapkınlıkla suçlama cüretini gösterdiklerini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu isimlendirmenin körleşmiş bir zihnin tezahürü olduğunu, dünyaya ve maddi çıkarlara tapınmayı "doğru yol" zannedenlerin, ebedi kurtuluşu seçen ebrârı (iyileri) ahmaklık ve sapkınlıkla nitelemelerinin ontolojik bir trajedi olduğunu savunur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi Mekke toplumunun yerleşik düzeni bağlamında değerlendirerek, müşrik aristokrasinin İslam'ı kurulu ekonomik sömürü çarkına (mutaffifîn düzenine) ve sosyal hiyerarşiye yönelik bir tehdit olarak algıladığını; bu yüzden statükoya isyan eden müminleri, toplumun huzurunu bozan "marjinaller ve sapkınlar" (dâllûn) olarak yaftalamayı en etkili siyasi silah olarak kullandıklarını ifade eder.

        Yorum

        İşleniyor...
        X