Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mutaffifin Sûresi, 17. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mutaffifin Sûresi, 17. Ayet

    ثُمَّ يُقَالُ هٰذَا الَّذ۪ي كُنْتُمْ بِه۪ تُكَذِّبُونَۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Śumme yukâlu hâżâ-lleżî kuntum bihi tukeżżibûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Sonra da onlara, 'İşte inkâr etmiş olduğunuz cehennem budur!' denilecektir."

      Bu İlâhî beyanın yorumu şöyledir: Onlara, cehenneme girişlerinin sebebi bildirilir. Buna göre cehennemi inkâr etmeleri ve âhiret gününe inanmaları yüzünden cehenneme atılmışlar ve Allah’tan mahrum bırakılmışlar, yani perdelenmişlerdir. Aksi takdirde eğer onlar iman etselerdi; cehennemin, ölümden sonra diriltilmenin ve kıyâmet gününün hak olduğuna inanıp bu ikrar üzere bulunsalardı o takdirde cehenneme girmezlerdi. Onlara bütün bunlar anlatılır ve o kadar ki sonunda onlar bunu ikrar ederler. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Böylece günahlarını itiraf etmiş olurlar. O alevli ateşin mahkûmları artık rahmetten mahrumdurlar”.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yukālu (يُقَالُ)

        Yukālu (يُقَالُ) kelimesinin kökeni k-v-l harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının sesin ağızdan çıkması, telaffuz edilmesi ve bir düşüncenin sözlü olarak ortaya konulması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kavramının her türlü sözü kapsadığını, ancak burada meçhul (edilgen) formda kullanılmasının, azap anındaki o sarsıcı ilahi veya melekûtî hitabı temsil ettiğini; söyleyenin kim olduğundan ziyade sözün kendisinin (hakikatle yüzleşmenin) yarattığı ezici etkiye dikkat çektiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiili cehenneme giren suçlulara yönelik bir "aşağılama ve teşhir" söylemi olarak değerlendirir; muhataplara yönelik bu hitabın, onların dünyadaki kibrini kıran ve kaçınılmaz sonu tescil eden hukuki bir tebliğ niteliği taşıdığını vurgular.

        Hâzâ (هَٰذَا)

        Hâzâ (هَٰذَا) kelimesi h-z harflerine dayanan bir işaret ismidir. İbn Fâris, bu kelimenin mevcut olanı, yakında bulunanı ve kaçınılmaz olarak karşıda duranı göstermek için kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin başındaki "hâ" harfinin tenbih (uyarı), "zâ" harfinin ise işaret olduğunu, ayette ise artık inkârı mümkün olmayan cehennem azabının bizzat kendisine, parmakla gösterilircesine bir kesinlikle işaret edildiğini açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu işaretin muhatapların dünyadaki inatçı ve soyut inkârlarına karşı, onları somut ve yakıcı bir "hakikatle yüzleştirme" işlevi gördüğünü, hayal dedikleri şeyin artık "bu" kadar gerçek olduğunu vurguladığını belirtir.

        Ellezî (الَّذِي)

        Ellezî (الَّذِي) kelimesi bir ism-i mevsuldür. İbn Fâris, bu tür kelimelerin cümleleri ve kavramları birbirine bağlayarak anlam bütünlüğü sağladığını ve bir sıfatın veya durumun belirlenmesinde kilit rol oynadığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu bağlacın dünyada bir hayal veya "eskilerin masalı" olarak nitelenen azap ile o an bizzat yaşanmakta olan fiziksel gerçeklik arasında sarsıcı bir "özdeşlik" kurduğunu ifade eder; "işte o alay ettiğiniz tam da budur" anlamını pekiştirerek kaçış yollarını tamamen kapattığını vurgular.

        Kuntum (كُنتُم)

        Kuntum (كُنتُم) kelimesi k-v-n kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temelinin var oluşa, bir durumun gerçekleşmesine ve bir hal üzere istikrar kazanmaya delalet ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kevn" kelimesinin bir niteliğin kalıcı hale gelmesini ifade ettiğini, ayette ise muhatapların dünyada iken yalanlamayı sadece geçici bir eylem değil, bir "karakter" ve "süreklilik" arz eden bir yaşam tarzı haline getirdiklerini simgelediğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin geçmiş zaman kipiyle gelmesinin, o anki acı akıbeti hazırlayan sürecin dünyadaki bilinçli ve ısrarlı tercihlerle inşa edildiğini, bugünkü sonucun dünkü eylemin bir meyvesi olduğunu vurguladığını belirtir.

        Tukezzibûn (تُكَذِّبُونَ)

        Tukezzibûn (تُكَذِّبُونَ) kelimesinin kökeni k-z-b harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün her türlü gerçekliğin zıddı olan bir iddiada bulunmak, hakikati saptırmak ve "sıdk" (doğruluk) kavramının karşısında durmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tekzîb" eyleminin apaçık bir hakikati kasten reddetmek ve onu asılsız ilan etmek olduğunu, ayette ise muhatapların bizzat içinde bulundukları bu azabı dünyada iken bilinçli bir inatla yalan saymalarının yüzlerine vurulduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, bu fiili Kur'an'ın "küfür" sisteminin en aktif ve saldırgan bileşeni olarak görür ve insanın ilahi mesajın hakikat değerine karşı giriştiği sistematik reddi temsil ettiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemin bir "vicdan kararması" sonucu ortaya çıktığını, insanın bencil arzularını korumak için mutlak gerçeği perdelemesinin ahiretteki sonucunun bu utanç verici yüzleşme olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, geniş zaman (muzari) formundaki bu kullanımın, dünyadaki yalanlama eyleminin ne kadar ısrarlı, sistemli ve hayatın her alanına yayılmış bir tutum olduğunu tasvir ettiğini vurgular.

        Yorum

        İşleniyor...
        X