Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Meryem Sûresi, 95. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Meryem Sûresi, 95. Ayet

    وَكُلُّهُمْ اٰت۪يهِ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ فَرْداً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vekulluhum âtîhi yevme-lkiyâmeti ferdâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Bunların hepsi de kıyâmet gününde Allah’ın huzuruna tek başına gelecektir.”

      Bunların hepsi de kıyâmet gününde Allah’ın huzuruna dünyadan yanında kimse olmaksızın tek başına gelecektir.​​​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve kulluhum (وَكُلُّهُمْ)

        İbn Fâris, "k-l-l" kökünün temel manasının, bir şeyin parçalarını bir araya getirmek, bütünü oluşturmak, tamamını kapsamak ve hiçbir şeyi dışarıda bırakmaksızın ihata etmek olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "kull" kavramının istisnasız bütün varlıkları içine alan mutlak bir kuşatıcılık ismi olduğunu, sonuna eklenen "hum" (onlar/onların) zamiriyle birlikte, bir önceki ayette sayıları ve nefesleri tek tek hesaplanan (ahsâhum ve addehum) o devasa mahlûkat kalabalığının bütününe (hiçbir fire vermeksizin) işaret ettiğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ve onların hepsi, ve tamamı manalarına gelen bu yapının, ilahi toplanmadaki o mutlak eksiksizliği ve kapsayıcılığı gramatik olarak mühürlediğini kaydeder.

        Âtîhi (آتِيهِ)

        İbn Fâris, "e-t-y" kökünün temel manasının gelmek, varmak, vasıl olmak ve bir hedefe/yere ulaşmak olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "ityân" eyleminin ism-i fâil (özne) formu olan "âtî" (gelen/gelecek olan) kelimesi ile "hi" (O'na) zamirinin birleşiminden oluştuğunu belirtir. Varlığın o son ve kaçınılmaz gidişatını bir ihtimal (muzari/gelecek zaman) olarak değil, ism-i failin kalıcılığıyla "mutlak, değişmez ve sürekli bir durum" olarak ifade eder.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin barındırdığı felsefi mecburiyete ve ontolojik çekim gücüne dikkat çeker. Göklerde ve yerde olan her varlık, istese de istemese de kâinatın o yegâne merkezine (O'na / hi) doğru akmaktadır. İsm-i fail kullanımı, bu yönelişin sadece kıyamette aniden başlayacak bir eylem değil; varoluşun ilk anından itibaren kesintisiz devam eden ve o gün nihayetine erecek olan mutlak bir "O'na varış" serüveni olduğunu mühürler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, O'na gelecek olandır, O'nun huzuruna varacaktır manalarına gelen bu ismin, mahşerdeki o mecburi ve istisnasız yönelişin kesinliğini bildirdiğini aktarır.

        Yevme (يَوْمَ)

        İbn Fâris, "y-v-m" kökünün temel manasının, güneşin doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi, belirli bir gün, aşama, hadise veya mutlak bir vakit olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "yevm" kavramının sıradan bir 24 saati değil, belirli bir dönemi, durumu ve evrensel bir aşamayı ifade ettiğini belirtir. Burada zaman zarfı olarak kullanılmış olup, bütün mahlûkatın o devasa yürüyüşünün son bulacağı o nihai ve dehşetli evreyi (günü) işaret ederek cümlenin zaman zeminini kurar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, günü, o vakit, o aşama manalarına gelen bu zaman zarfının, ilahi adaletin tecelli edeceği anı başlattığını kaydeder.

        El-kıyâmeti (الْقِيَامَةِ)

        İbn Fâris, "k-v-m" kökünün temel manasının, ayağa kalkmak, dikilmek, durmak, bir şeyin düzelmesi ve kaim (sabit) olması manalarına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "kıyâmet" kelimesinin, insanların kabirlerinden kalkarak ilahi huzurda dikilmeleri, ayağa kalkmaları ve varlığın o en büyük silkinişi manasına geldiğini ifade eder. Başındaki harf-i tarif (El), bu ayağa kalkışın bilindik, mutlak ve en büyük ontolojik doğrulma (hesap) anı olduğunu gramatik olarak sabitler.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "kıyâmet" kavramının, yatay ve fani (dünyevi) zamanın bütünüyle çöküp, dikey ve mutlak (ilahi) zamanın devreye girdiği o kozmik kırılma anını ifade ettiğini analiz eder. İnsanın dünyadaki o sahte yatay yürüyüşü bitmiş; mutlak hakikatin önünde çırılçıplak "ayağa kalkma / dikilme" (kıyâmet) zorunluluğu başlamıştır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, diriliş, ayağa kalkış, mahşerde dikiliş manalarına gelen bu ismin, evrensel toplanmanın adını ve mahiyetini tanımladığını aktarır.

        Ferdâ (فَرْدًا)

        İbn Fâris, "f-r-d" kökünün temel manasının, bir şeyin tek olması, yalnız kalması, diğerlerinden ayrılması, eşinin, benzerinin, parçasının veya ortağının bulunmaması olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "ferd" kelimesinin, yanında kendisine yardım edecek hiç kimsesi bulunmayan, kalabalıklardan yalıtılmış, mülkünden ve ailesinden bütünüyle soyutlanmış "yapayalnız" kişi manasına geldiğini ifade eder. Kelimenin "ferdâ" şeklindeki nasb (üstünlü) hali, hal (durum) zarfı olarak kullanılmıştır ve varışın nasıl gerçekleşeceğini betimler.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "ferd" kelimesinin, Cahiliye toplumunun "kabile/aşiret" (asabiyet) ve "şefaatçi putlar" mantığına vurulmuş en büyük felsefi ve ontolojik darbe olduğunu analiz eder. İnsan dünyada ordularıyla, aşiretiyle, çocuklarıyla veya putlarıyla güvende olduğunu sanır. Ancak kâinatın o devasa toplanma gününde (kıyâmette), bütün bu sahte sosyal ve mitolojik bağlar parçalanır. Mahkeme-i Kübra'da "kolektif/toplumsal" bir yargılama yoktur; trilyonlarca mahlûkatın her biri (kulluhum), o sonsuz kalabalığın içinde Allah'ın karşısına çırılçıplak, bütün etiketlerinden soyunmuş ve mutlak bir varoluşsal yalnızlık içinde "tekil bir özne" (ferd) olarak çıkar.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin barındırdığı psikolojik ürpertiye ve sarsıcı ağırlığa temas eder. Bu kelime, surenin 80. ayetinde dünyevi kibrine (malına ve çocuklarına) güvenen müşrik için de kullanılmıştı. Doğarken tek başına doğan ve ölürken kabre tek başına giren insan, diriliş gününde de Rahman'ın huzuruna o mutlak çıplaklığıyla, yapayalnız (ferdâ) gelir. Ferdiyet, insanın Yaratıcı karşısındaki en savunmasız, en asil ve en gerçek (maskesiz) halidir. Hiç kimse bir başkasının arkasına saklanamaz.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Meryem Suresi'nin mucizevi edebi ahengi ve ritmik kapanışı (fasıla sanatı) içindeki o devasa rolüne dikkat çeker. Sure boyunca müşriklerin çoklukla, malla, evlatla ve sahte tanrılarla (putlarla) övündükleri bütün o gürültülü iddialar; 95. ayetin sonundaki bu tek kelimenin, "ferdâ" kelimesinin o keskin, sessiz ve yapayalnız tınısı içine hapsedilerek sıfırlanır. İnkârcı aklın kibri ve kalabalığı, bu kelimenin bildirdiği o sonsuz ve çaresiz tek başınalığın (ferdiyetin) içine gömülerek ayet muazzam bir felsefi ve psikolojik doygunlukla son bulur.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tek başına, yapayalnız, kimsesiz, maldan ve evlattan soyutlanmış olarak manalarına gelen bu hal zarfının, insanın Yaratıcı karşısındaki o mutlak bireysel sorumluluğunu resmederek ayeti mühürlediğini kaydeder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X