Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Meryem Sûresi, 82. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Meryem Sûresi, 82. Ayet

    كَلَّاۜ سَيَكْفُرُونَ بِعِبَادَتِهِمْ وَيَكُونُونَ عَلَيْهِمْ ضِداًّ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kellâ(c) seyekfurûne bi’ibâdetihim veyekûnûne ‘aleyhim diddâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      81. “Onlar kendilerine bir itibar ve güç vesilesi olsun diye Allah’tan başka tanrılar edindiler.”

      82. “Hayır, hayır! O putlar onların ibadetini tanımayacaklar ve kendilerine hasım olacaklar.”


      Onlar kendilerine bir itibar ve güç vesilesi olsun diye Allah’tan başka tanrılar edindiler. Bu beyanda geçen “el-izz” kelimesi güç mânasında olursa, müşriklerin bu putlara tapan liderleri ve önderleri hakkında söylenmiş olur. Çünkü onlar yaptıkları putlara taparak güç kazanmayı, zelil olmamayı ve dünyada elde ettikleri riyasetin devam etmesini hedefliyorlardı. Şimdi eğer iman ederlerse bu riyasetin ve övündükleri o fakirlere yedirme özelliklerinin ellerinden gideceğini zannettiler. Yukarıdaki âyetin metninde geçen “el-izz” (الْعِزّ) kelimesinin galibiyet ve taraftar mânasına gelme ihtimali de vardır. Şayet kelime bu anlamda olursa onların önderleri ile dünyada ve âhirette kendilerine tâbi olanlar kastedilmiş olur. Âhirette elde edecekleri güç ise “Sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz” ve “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız” gibi sözlerinden anlaşıldığı üzere (putların) âhirette [kendilerini Allah’a yaklaştırmaları, şefaat etmeleri] ve azaptan kurtulmalarıdır. Dünyaya gelince ilâh edindikleri ve taptıkları tanrılarının dünyada kendilerine yardım edeceklerini zannettiler. Çünkü onlar, “Tanrılarımızdan biri senin aklını almış demekten başka söyleyeceğimiz söz yok!” dediler. Yüce Allah umdukları o güç ve kurtuluşa erme umutlarım reddettiği zaman halleri nice olur! Allah Teâlâ hayır, hayır! diyor. Çünkü onlar nefislerini bir tahta parçası karşısında boyun eğdirmiş ve bellerini bükmüşlerdir. Bu yaptıkları, zillet ve küçülmek olarak onlara yeter.

      O putlar onların ibadetini tanımayacaklar. Hasan-ı Basrî bu beyanı şöyle açıklamıştır; Puta tapanlar, âhirette dünyada iken o putlara taptıklarını inkâr edecekler, taptıkları putlar da onların küfre girmediklerini ve kendilerine tapmadıklarını inkâr edecekler. “Sonra onların mazeretleri ‘Rabb’imiz Allah’a andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık’ demekten başka bir şey olmadı” meâlindeki beyanda olduğu üzere âhirette Allah’a ortak koştuklarını ve O’nu bırakıp da başkasına taptıklarını kabul etmeyecekler. Hasan-ı Basrfden başka bir tevil âlimi de şöyle demiştir: “Kendilerine tapılanlar, tapanları tanımayacaklar ve onlardan uzak olduklarını belirteceklerdir”. Bu yorum şu beyanlarda belirtilen husustur: “Yakıştırdıkları ortaklar onlara, ‘Siz bize tapmıyordunuz, sizin bize ibadet ettiğinizin farkında bile olmadığımıza Allah şahittir’ diyecekler”; “Siz gerçekten yalancısınız diyerek onlara gerekli cevabı verirler”.

      Ve kendilerine hasım olacaklar. Bazı müfessirler âyetin metninde geçen “dıdden” (ضِدًّا) kelimesine “yardımcı” anlamı vermişlerdir. Putların onlara yardımcı olması şöyle açıklanmıştır: Sözü edilen putlar müşriklerle birlikte cehennem ateşine atılacaklar ve onlarla birlikte yanacaklardır. Böylece onların azabı putlar yüzünden daha da artacaktır. Netice olarak putlar onların yakılmalarına yardımcı olacaklardır. “ed-Dıddu” (الضِّدُّ) kelimesine “el-belâu” (الْبَلَاءُ) mânası veren müfessirin sözü buna göre açıklanır. Yani belirttiğimiz gibi o putlar müşriklerin başına belâ olacaklardır. Şu beyanda belirtilen de mâna odur: “Şüphe yok ki siz ve Allah’tan başka taptığınız tanrılar cehennem yakıtısınız”. Taptıkları tanrılar yakıt olduklarına göre başlarına belâ ve yakılmalarına yardımcı olurlar. Bazı müfessirler de Ve kendilerine hasım olacaklar beyanını şöyle açıklamışlardır: Cehennemde bir kısmı diğerine arkadaş olacak, bazıları bazılarından uzaklaşacak, bazıları bazılarına hasım olacak ve bazıları da bazılarını yalanlayacaktır. Bütün bu durumlar onların aleyhine ve putlardan umduklarının aksine bir durumdur. Çünkü onlar dünyada putlara âhirette kendilerine aracı ve yardımcı olacaklar diye tapmışlardı. Oysa beklentilerinin tam aksine kendilerine düşman kesileceklerdir. İbn Abbâs da aynı beyanı “Ve kendilerine hasım”, yani üzüntü olacaklar diye açıklamıştır. Bütün bu açıklamaların hepsi aynıdır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kellâ (كَلَّا)

        İbn Fâris, "k-l-l" kökünün temel manasının, bir şeyi şiddetle durdurmak, geri çevirmek, kesmek ve yormak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, Arapçada bu edatın "zecr ve red" (şiddetle kınama, azarlama ve kesin bir dille reddetme) işlevi gördüğünü ifade eder. Bir önceki ayette (19:81) müşriklerin sahte tanrılardan "izzet, güç ve şeref" bekleme hezeyanını, bu tek kelimelik ilahi müdahale (hayır, asla) temelinden söküp atar. O putların veya sahte otoritelerin kendilerine en ufak bir fayda veya güç sağlamayacağını, beklentilerinin mutlak bir yanılgı olduğunu sarsılmaz bir retorikle ilan eder.

        Dücane Cündioğlu, bu edatın barındırdığı felsefi ve psikolojik sarsıntıya dikkat çeker. "Kellâ", insanın evrendeki o sığ beklentilerini (sahte tanrılardan umduğu gücü) bir balyoz gibi ezen ontolojik bir duvardır. İlahi akıl, müşrikin o faydacı şirkinin yüzüne bu kelimeyi çarparak, iktidar arayışının yanlış yerde yapıldığını ve o sahte tanrıların onlara asla "izzet" vermeyeceğini mutlak surette mühürler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, hayır, asla, kesinlikle öyle değil manalarına gelen bu ret edatının, inkârcı aklın beklentisini (izzet arayışını) şiddetle susturan ilahi bir yalanlama olduğunu kaydeder.

        Seyekfurûne (سَيَكْفُرُونَ)

        İbn Fâris, "k-f-r" kökünün temel manasının, bir şeyin üzerini örtmek, onu gizlemek ve saklamak olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "küfr" eyleminin üçüncü çoğul şahıs muzari (gelecek zaman) fiili olduğunu belirtir. Başındaki "se" harfi, bu eylemin kıyamet veya hesap gününde muhakkak surette (yakın ve kesin bir gelecekte) gerçekleşeceğini bildiren bir tekit (pekiştirme) harfidir. Manası, "O tapındıkları şeyler, onların ibadetini ve bağlılığını örtecek, reddedecek ve tanımayacaktır" şeklindedir.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an semantiğindeki bu eşsiz ve ironik kullanımına (anlamsal tersyüz edilişine) temas eder. Önceki ayetlerde hakikati örten ve inatla reddeden (keferû) bizzat müşriklerin kendisiydi. Ancak ahiret sahnesi kurulduğunda, bu kez "küfretme/reddetme" eylemini bizzat o müşriklerin taptığı sahte tanrılar (putlar, cinler veya liderler) gerçekleştirecektir. Kendisinden şefaat ve güç beklenen o sahte otoriteler, kendilerine tapanları "kâfirce" (seyekfurûne) reddedecek, onları tanımayarak o sığ bağlılığın üstünü örteceklerdir. Bu, şirkin kendi içindeki o felsefi çöküşün ve mutlak ihanetin tasviridir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, inkâr edecekler, reddedecekler, şiddetle yalanlayacaklar manalarına gelen bu fiilin, tapınılan nesnelerin (veya şahısların) ahirette kendilerine tapan kitleleri nasıl yalnız bırakacağını ve tanımayacağını bildirdiğini aktarır.

        Bi ibâdetihim (بِعِبَادَتِهِمْ)

        İbn Fâris, "a-b-d" kökünün temel manasının, boyun eğmek, zelil (alçakgönüllü) olmak, itaat etmek ve iradeyi bütünüyle teslim etmek olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, harf-i cer olan "bi" (ile, -i/ı) edatı, masdar "ibâdet" ve "him" (onların) zamirinin birleşiminden oluştuğunu belirtir. Putların veya sahte liderlerin reddedeceği o spesifik eylemin (ibadetin) sınırlarını çizer. İbadet sadece ritüelistik bir tapınma değil; dünyadayken o sahte otoritelere duyulan sarsılmaz bağlılık, sevgi ve itaattir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, onların ibadetlerini, onların kendilerine tapınmalarını manalarına gelen bu tamlamanın, reddedilecek olan o beyhude ve şirke bulaşmış teslimiyeti işaret ettiğini kaydeder.

        Ve yekûnûne (وَيَكُونُونَ)

        İbn Fâris, "k-v-n" kökünün var olmak, meydana gelmek, dönüşmek ve bir halde bulunmak manalarını taşıdığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, bağlaç (ve) ile "kâne" fiilinin muzari çoğul formunun birleşimi olduğunu ifade eder. Eylemin dinamik bir ontolojik dönüşümü bildirdiğini, dünyadaki "müttefik/sahte tanrı" statüsünün ahirette bütünüyle farklı bir varoluşsal "duruma" (düşmanlığa) evrileceğini gramatik olarak sabitler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ve olacaklar, ve haline gelecekler manalarına gelen bu fiilin, sahte tanrıların ahirette bürüneceği o korkunç ve zıt yeni pozisyonu bildirdiğini aktarır.

        Aleyhim (عَلَيْهِمْ)

        Râgıb el-İsfahânî, "alâ" (üzerine, karşı, aleyhine) edatı ile "him" (onlara) zamirinin birleşiminden oluştuğunu açıklar. 81. ayette müşrikler o putları "kendi lehlerine" (lehum) bir güç olsun diye edinmişlerdi; ancak ilahi adalet, o sahte beklentiyi ahirette kelime bazında tersyüz eder ve o putları müşriklerin doğrudan doğruya "aleyhine/karşısına" (aleyhim) diker. Menfaatin yerini, mutlak bir ontolojik husumet alır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, onlara karşı, onların aleyhine manalarına gelen bu yapının, düşmanlığın ve zıtlığın yöneldiği o çaresiz kitleyi işaret ettiğini kaydeder.

        Dıddâ (ضِدًّا)

        İbn Fâris, "d-d-d" kökünün temel manasının, bir şeyin tam karşısında duran, ona tamamen aykırı olan, onu hükümsüz kılan ve varlığıyla diğerini iten "zıt, karşıt, düşman" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "dıdd" kavramının, iki nesnenin aynı anda, aynı mekânda ve aynı yönde bulunmasının imkânsız olduğu o mutlak çatışma ve hasımlık manasına geldiğini ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Meryem Suresi'ndeki bu pasajda kurduğu o muazzam teolojik ve mantıksal zıtlık (tıbâk) sanatına temas eder. Müşrikler o putlardan kendilerine bir "izzet" (koruyucu güç, destek ve itibar) beklemişlerdi (81. ayet). Ancak hesap gününde o putlar, onların ibadetini reddetmekle kalmayacak; aynı zamanda o umulan "izzetin" tam felsefi ve pratik zıddı olarak, onların karşısına amansız birer "düşman, suçlayıcı savcı ve hasım" (dıddâ) olarak dikileceklerdir. Dünyada kendilerine sığınılanlar, ahirette sığınanları cehenneme sürükleyen birer azap gerekçesi haline gelir. Şirkin en büyük trajedisi, insanın kendi eliyle ürettiği gücün (putun/otoritenin) kendisine mutlak bir "dıdd" (düşman) olarak dönmesidir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, düşman, amansız hasım, karşıt, aleyhte şahit manalarına gelen bu ismin, şirkin dünyadaki o kof dayanışmasını ahiretteki o sarsılmaz ve ebedi bir düşmanlık tablosuyla parçalayarak ayeti sonlandırdığını kaydeder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X