Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Meryem Sûresi, 77. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Meryem Sûresi, 77. Ayet

    اَفَرَاَيْتَ الَّذ۪ي كَفَرَ بِاٰيَاتِنَا وَقَالَ لَاُو۫تَيَنَّ مَالاً وَوَلَداًۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Eferaeyte-lleżî kefera bi-âyâtinâ vekâle leûteyenne mâlen veveledâ(n)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      77. “Âyetlerimizi inkâr eden ve ‘Mutlaka bana mal ve evlat verilecektir’ diyen adamı gördün mü!”

      78. “O, gaybt mı biliyor, yoksa Allah’ın katından bir söz mü aldı?”

      79. “Kesinlikle hayır! B iz onun söylediklerini yazacağız ve cezasını uzattıkça uzatacağız.”


      Âyetlerimizi inkâr eden ve ‘Mutlaka bana mal ve evlat verilecektir’ diyen adamı gördün mü! Bir müfessir bu sözün Âs b. Vâil es-Sehmî’ye ait olduğunu, müminler âhiretin kâfirlere değil kendilerine ait olduğunu söyleyerek onunla tartışmca bu sözü söylediğini belirtmiştir. Âs, müminlere öldükten sonra dirilip hayata döndürüleceğiz şeklindeki sözünüz eğer gerçekse bana bu dünyada verildiği gibi âhirette de mutlaka mal ve evlat verilecektir demiştir. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Bu sözü Velîd b. Muğire söylemiştir. Velîd, yüce Allah’ın hakkında şu sözleri kullandığı bir kişidir; “Yarattığım o şahsı (cezalandırmak üzere) tek başına bana bırak! Kendisine geniş bir servet ve gözü önünde duran oğullar verdiğim; önüne nimetleri serdikçe serdiğim, arkasmdan daha fazla vermemi bekleyen kişiyi! (Daha fazla vermek mi?) Asla!”. Velîd, dünyada kendisine kesinlikle daha fazla verilmesini bekliyordu. Fakat yüce Allah ona cevap olarak “Asla!” ifadesini kullanmıştır. Allah Teâlâ, burada O, gaybı mı biliyor ki âhirette kendisinin mal ve evladının olacağını söylediğini beyan etmiştir. Bu mâna yukarıda zikrettiğimiz birinci tevile göredir, (Bir diğer tevil de şöyledir:) O gaybı mı biliyor ki dünyada bir başka vakitte kendisinin mal ve evladının olacağını ileri sürüyor. Bu tevil de Hasan-ı Basrî’nin yaptığı açıklamaya göredir. Yoksa Allah’ın katından bir söz mü aldı? Yani elinde bu konuda Allah Teâlâ tarafından verilmiş bir söz mü var? Cenâb-ı Hak onun bu iddiasını reddetmek için şöyle buyuruyor: Kesinlikle hayır. Biz onun söylediklerini yazacağız. Yani söylediklerini koruyacağız. Ve cezasını uzattıkça uzatacağız. Bazı müfessirler buna şu anlamı vermiştir: “Azabı hergün arttıracağız”. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi; Tadın artık! Bundan sonra size arttırarak vereceğimiz şey ancak azaptır. Bazıları da Ve cezasını uzattıkça uzatacağız meâlindeki beyana, bitip tükenmeyecek bir azapla ona azap vereceğiz anlamını vermişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 3938

        #4
        Eferaeyte (أَفَرَأَيْتَ)

        İbn Fâris, "r-e-y" kökünün temel manasının, gözle veya kalp (akıl) ile bir şeyi açıkça görmek, idrak etmek, algılamak ve şahit olmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, soru ve hayret bildiren "hemze" (e), takibiye bağlacı olan "fe" ve mazi fiil "raeyte" (gördün) kelimelerinin birleşiminden oluştuğunu açıklar. Kur'an belagatinde bu yapı, basit bir görme eylemini değil; muhatabın (Hz. Peygamber'in ve müminlerin) dikkatini, akıl almaz, şaşırtıcı ve son derece tuhaf bir duruma çekmek için kullanılan "Gördün mü şu adamı? Baksana şunun hezeyanına!" manasındaki felsefi bir hayret (istifham-ı taaccübî) ifadesidir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin barındırdığı felsefi sarsıntıya ve retorik güce dikkat çeker. İlahi akıl, müşrik aklının o kaba, sığ ve mantıksız kibrini doğrudan muhatap alıp çürütmek yerine; "Eferaeyte" (Gördün mü?) diyerek onu adeta bir ibret vesikası, incelenmesi gereken sosyolojik ve psikolojik bir vaka olarak ortaya koyar. İnkârcı insan, kibriyle büyüdüğünü sanırken, bu kelimeyle evrensel aklın önünde "şaşılacak bir cehalet örneğine" dönüşmüştür.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, gördün mü, baksana şuna, şu adamın haline dikkat ettin mi manalarına gelen bu birleşik soru fiilinin, müşriklerin diriliş inancıyla alay ederken düştükleri o akıl dışı konumu teşhir etmek üzere kullanıldığını kaydeder.

        Ellezî (الَّذِي)

        Râgıb el-İsfahânî, tekil ve müzekker (eril) varlıklar için kullanılan ism-i mevsul (ilgi zamiri) olduğunu belirtir. Nüzul (iniş) sebebi bağlamında As b. Vâil gibi spesifik bir şahsı işaret etse de, gramatik olarak bu zamir, aynı kibri ve alaycı zihniyeti taşıyan bütün bir tarihsel tipolojiyi kapsayıp cümleye bağlar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, o kimseyi ki, o adamı ki manalarına gelen bu zamirin, hayret edilecek ve kınanacak eylemin failini işaret ettiğini aktarır.

        Kefera (كَفَرَ)

        İbn Fâris, "k-f-r" kökünün temel manasının, bir şeyin üzerini örtmek, onu gizlemek, saklamak ve nimetin değerini bilmeyip nankörlük etmek olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "küfr" eyleminin mazi (geçmiş zaman) fiili olduğunu ifade eder. Burada sıradan bir bilgisizlik değil; aklın ve vicdanın önüne serilen mutlak hakikati inatla, kibirle ve kasten "örten, reddeden" adamın eylemini tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "küfr" kavramının, bu ayetin bağlamında ontolojik bir "nankörlük ve küstahlık" (hubris) tablosu çizdiğini analiz eder. Küfür, sadece pasif bir inançsızlık değildir; peygamberin tebliğ ettiği diriliş gerçeğini, kendi dünyevi servetine güvenerek aktif bir şekilde alaya alma, onu çürütmeye çalışma ve hakikate karşı ahlaki bir cephe açma eylemidir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, inkâr etti, gerçeğin üzerini örttü manalarına gelen bu fiilin, şımarık aklın vahye karşı sergilediği o kasti ve inatçı duruşu nitelediğini kaydeder.

        Bi âyâtinâ (بِآيَاتِنَا)

        İbn Fâris, "e-y-y" kökünden türeyen "âyet" kelimesinin temel manasının, bir şeyin varlığını, niteliğini ve doğruluğunu ispat eden açık alamet, iz, nişan ve mucize olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, harf-i cer olan "bi" (ile, -i/ı) edatı, çoğul isim "âyât" ve "nâ" (bizim) zamirinin birleşimi olduğunu açıklar. İnkâr edilen nesnenin sıradan bir söz değil, bizzat mutlak otoritenin "Kendi işaretleri, Kendi sözleri" olduğunu beyan ederek cürmün (suçun) büyüklüğünü gramatik olarak tesciller.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, bizim ayetlerimizi, bizim delillerimizi manalarına gelen bu tamlamanın, inkârcının reddettiği o apaçık ilahi hakikatleri tanımladığını aktarır.

        Ve kâle (وَقَالَ)

        İbn Fâris, "k-v-l" kökünün temel manasının, insanın düşüncesini, niyetini veya hezeyanını harflere dökerek sese dönüştürmesi (söylemesi) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin mazi formu olduğunu ifade eder. İçsel bir eylem olan inkârın (kefera), dışsal ve küstahça bir sözlü eyleme (kâle) dönüşümünü bildirir. Müşrik, sadece hakikati örtmekle kalmamış, aynı zamanda o hakikati dille yapı bozuma uğratmaya (alay etmeye) cüret etmiştir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ve dedi ki, ve söyledi manalarına gelen bu fiilin, inkârcının o kaba ve müstehzi (alaycı) repliğini başlattığını kaydeder.

        Leûteyenne (لَأُوتَيَنَّ)

        İbn Fâris, "e-t-y" kökünün temel manasının gelmek, varmak, vasıl olmak ve (rubai/dörtlü formda) birine bir şeyi vermek, bahşetmek olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin Arap belagatinde kibrin ve yersiz özgüvenin zirvesi olduğunu belirtir. Kelimenin başındaki "lâm" (le) harfi yemin ve kesinlik bildirir. Fiil kısmı (ûteye), "bana verilecek" manasında birinci tekil şahıs muzari edilgen (meçhul) yapıdır. Sonundaki şeddeli "nûn" (nûn-u müşeddede) ise tekit (şiddetli pekiştirme) harfidir. Manası: "Yemin olsun ki, hiç şüphesiz, mutlak surette ve kesinlikle bana verilecektir!"

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin barındırdığı psikolojik hezeyana ve trajikomik kibre temas eder. Müşrik (As b. Vâil), müslüman olan ve kendisinden alacağını isteyen Habbab b. Eret'e alay ederek şöyle der: "Madem öldükten sonra dirileceğiz, o halde o ahiret yurdunda da 'kesinlikle ve mutlaka' (leûteyenne) bana bugünkü zenginliğim verilecek; işte o zaman sana borcumu öderim." Bu kelime, dünyadaki servetinin ve statüsünün ilahi bir onay (seçilmişlik) olduğuna inanan yozlaşmış aklın, kendi imtiyazlarını ahirete bile dayatma çabasıdır. O kadar emindir ki, fiili en ağır pekiştirme ekleriyle kurar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, andolsun ki bana mutlaka verilecek, hiç şüphesiz bana bahşedilecek manalarına gelen bu fiilin, ahireti alaya alan müşrikin o sahte ve şımarık kesinlik algısını gramatik olarak resmettiğini kaydeder.

        Mâlen (مَالًا)

        İbn Fâris, "m-v-l" kökünün temel manasının, insanın sahip olduğu, biriktirdiği, değer atfettiği mülk, servet ve emtia olduğunu açıklar. Varlığı sebebiyle insanın kalbinin ona meyletmesinden (m-y-l) dolayı bu ismin verildiğini de savunanlar olmuştur.

        Râgıb el-İsfahânî, "mâl" kelimesinin, altın, gümüş, hayvan sürüleri veya araziler gibi insanın gücünü ve refahını dışa vuran dünyevi sahiplik manasına geldiğini ifade eder.

        Angelika Neuwirth, kelimenin Geç Antik Çağ Mekke oligarşisindeki teolojik-ekonomik (kapital) anlamına dikkat çeker. Müşrikler için "mâl", sadece bir harcama aracı değil; ontolojik bir haklılık göstergesidir. Zenginler, "Bizim dünyada çok malımız var, demek ki tanrılar bizi seviyor; ahirette de (eğer varsa) o mal bizim hakkımızdır" şeklindeki o pagan "refah teolojisine" (prosperity theology) inanıyorlardı. Ayetteki müşrik, ahiretten "adalet" veya "merhamet" değil; doğrudan doğruya kapital (mâl) talep etmektedir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, mal, servet, mülk ve zenginlik manalarına gelen bu ismin, inkârcı aklın tapındığı ilk ve en büyük dünyevi putu nitelediğini aktarır.

        Ve veledâ (وَوَلَدًا)

        İbn Fâris, "v-l-d" kökünün temel manasının, doğurmak, meydana getirmek, üremek ve bir kimsenin soyundan gelen nesil/çocuk olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "veled" kelimesinin, insanın biyolojik ve sosyal devamlılığını sağlayan, Arap kabile toplumunda servet (mâl) ile birlikte gücün ve yenilmezliğin yegâne unsuru kabul edilen evlatlar manasına geldiğini ifade eder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Meryem Suresi'nin bütünsel edebi örgüsündeki muazzam rolüne (mutaabakat ve zıtlık sanatına) dikkat çeker. Sure, en başında Hz. Zekeriya'nın gözyaşları içinde, mutlak bir acziyet ve tevazu ile Allah'tan bir evlat (veli/veled) istemesiyle başlamıştır. Zekeriya'nın o hüzünlü ve takva dolu duası, ilahi rahmetle yankı bulmuştur. Ancak surenin bu ayetinde, kibrinden gözü dönmüş bir müşrik, hiçbir acziyet veya iman duymadan, alaycı ve emredici bir dille ("leûteyenne" diyerek) Allah'tan ahirette kendisine "mâl ve veled" (çocuk) verilmesini mutlak bir hakmış gibi talep etmektedir. Aynı kelimenin (veled) bir peygamberin dilinde "kulluğun zirvesini", bir müşrikin dilinde ise "kibrin ve küstahlığın zirvesini" resmetmesi, Kur'an'ın eşsiz semantik mucizesidir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ve çocuk, ve evlat, ve soy manalarına gelen bu ismin, mal ile birlikte dünyevi iktidarın temelini oluşturan ikinci unsuru niteleyerek, müşrikin o sınır tanımaz ve hezeyan dolu ahiret beklentisini beyan edip ayeti sonlandırdığını kaydeder.

        Yorum

        İşleniyor...
        X