ثُمَّ نُنَجِّي الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا وَنَذَرُ الظَّالِم۪ينَ ف۪يهَا جِثِياًّ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Meryem Sûresi, 72. Ayet
Daralt
X
-
“Sonra biz kötülükten sakınanları (cehennemden) esirgeriz; zâlimleri de diz üstü çökmüş olarak orada bırakırız.”
Sonra biz kötülükten şirkten veya çirkin söz ve fiillerden sakınanları (cehennemden) esirgeriz; zâlimleri de diz üstü çökmüş olarak orada bırakırız.
Yorum
-
Sümme (ثُمَّ)
Râgıb el-İsfahânî, eylemler ve durumlar arasında bir zaman aralığı, bir bekleyiş veya aşama farkı bulunduğunu (terâhî) bildiren bir atıf (bağlaç) harfi olduğunu belirtir. Bir önceki ayetteki "herkesin o ateşe uğrayacağı" (vürûd) mutlak hükmünün hemen ardından, mahşerdeki o korkunç yüzleşme ve ayıklama sürecindeki bir sonraki ilahi aşamaya geçişi sağlayan gramatik bir köprüdür.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, sonra, daha sonra, ardından manalarına gelen bu edatın, mahşerdeki yargılama ve infaz aşamalarındaki sekansları (zaman dizilimini) birbirine bağladığını aktarır.
Nüneccî (نُنَجِّي)
İbn Fâris, "n-c-v" kökünün temel manasının, bir kimsenin etrafını saran bir tehlikeden, dar bir alandan veya sıkıntıdan sıyrılarak genişliğe, yüksek bir yere veya güvenli bir alana (necve) çıkması, kurtulması olduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "necât" kavramının, musibetten ve helakten kurtuluş olduğunu ifade eder. Muzari (geniş/şimdiki zaman) birinci çoğul şahıs formu olan "nüneccî" (Biz kurtarırız), kurtuluşun insanın kendi çabasıyla değil, doğrudan doğruya o ateşe herkesi uğratan (vârid kılan) ilahi kudretin bizzat müdahalesiyle gerçekleşeceğini gramatik olarak mühürler.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin barındırdığı teolojik ve eylemsel ağırlığa dikkat çeker. Cehennemin kıyısından (veya içinden) geçiş esnasında, ateşin o mutlak çekim gücüne karşı koymak insanın yapabileceği bir şey değildir. O an, ancak Allah'ın "nüneccî" (çekip kurtarırız) fiili devreye girdiğinde insan o azap girdabından sıyrılabilir. Bu, ilahi lütfun ve merhametin (Rahmaniyetin) en somut, en aktif ve en hayati eylemidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kurtarırız, selamete çıkarırız, ateşten esirgeriz manalarına gelen bu muzari fiilin, ilahi vaadin ve adaletin o eşsiz merhamet boyutunu nitelediğini kaydeder.
Ellezîne (الَّذِينَ)
Râgıb el-İsfahânî, ism-i mevsul (ilgi zamiri) olan bu kelimenin, kendisinden sonra gelecek olan cümlenin (sıla cümlesinin), kendisinden önce vaat edilen "kurtuluş" eyleminin kime tahsis edileceğini, yani kurtulanların ortak vasfını açıklayacağını belirten bir bağlaç olduğunu ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, o kimseleri ki, o şahısları manalarına gelen bu bağlacın, azaptan çekip çıkarılacak olan o özel zümreyi açıklamaya hazırlık yaptığını aktarır.
İttekav (اتَّقَوْا)
İbn Fâris, "v-k-y" kökünün temel manasının, bir şeyi kendisine zarar verecek, eziyet edecek veya onu bozacak dış etkenlerden muhafaza etmek, korumak ve iki şey arasına bir kalkan (bariyer) koymak olduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "takvâ" kavramının mazi (geçmiş zaman) çoğul fiil formu olduğunu belirtir. Manası, nefsi günahlardan, Allah'ın azabından ve şüpheli şeylerden uzak tutarak koruma altına alanlar demektir. Fiilin mazi (geçmiş) kipinde olması, bu korunma ve sakınma eyleminin dünyadayken tamamlandığını, ahirete sarsılmaz bir "hal" (karakter) olarak taşındığını gösterir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak semantiğinde "takvâ" eyleminin ontolojik boyutuna (master concept oluşuna) derinlemesine temas eder. Takva, sadece belirli kurallara uymak değil; insanın dünyadayken kendi kibrini (hamiyet-i cahiliyeyi) dizginlemesi, Yaratıcı'ya karşı derin bir sorumluluk bilinciyle hareket etmesi ve o ilahi ürpertiyi fıtratında diri tutmasıdır. Mahşer gününde, ateşe "uğrayan" (vârid olan) milyarlarca insan içinden Allah'ın "çekip kurtaracağı" (nüneccî) yegâne zümre, dünyadayken kendi ruhunu bu takva zırhıyla sarmış olanlardır. Ateşten koruyan tek kalkan, dünyada giyilen bu ahlaki otokontrol zırhıdır.
Dücane Cündioğlu, kelimenin Meryem Suresi içindeki felsefi dönüşümüne dikkat çeker. Surenin 63. ayetinde cennetin varislerinin "takıyy" (sakınan/korunan) kişiler olduğu vurgulanmıştı. Burada ise aynı kökten "ittekav" (sakındılar) fiiliyle, o varislerin ateşe uğradıklarında dahi o takva zırhı sayesinde yanmadan (hasar görmeden) kurtarılacakları tasdik edilir. Takva, dünyada günaha karşı, ahirette ise ateşe karşı mutlak bir yalıtımdır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, sakındılar, korundular, sorumluluk bilinciyle yaşadılar manalarına gelen bu fiilin, cehennemden kurtuluşun yegâne ve en temel ahlaki şartını beyan ettiğini kaydeder.
Ve nezeru (وَنَذَرُ)
İbn Fâris, "v-z-r" kökünün (ve-ze-ra fiilinin muzarisi olarak) temel manasının, bir şeyi kendi haline bırakmak, terk etmek, ilişmemek ve arkada bırakmak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "vezer" kavramının, bir nesneyi veya kişiyi önemsemeyerek, müdahale etmeksizin olduğu gibi bırakmak manasına geldiğini ifade eder. Birinci çoğul şahıs "nezeru" (Biz bırakırız/terk ederiz) fiili, Allah'ın azap ehlini ateşin içinde kendi hallerine, çaresizliklerine ve o korkunç akıbete "terk edişini" (ilahi yüz çevirmeyi) niteleyen sarsıcı bir fiildir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu eylemin "nüneccî" (kurtarırız) eylemiyle oluşturduğu o muazzam zıtlığa (mutaabakat sanatına) temas eder. Allah, takva sahiplerini ateşin içinden veya kıyısından özenle, şefkatle "çekip çıkarır" (nüneccî); ancak isyankârları ise o ateşin içinde bütünüyle "kendi başlarına bırakır" (nezeru). Bu terk ediş, onlara yardım elinin uzatılmaması, ilahi inayet fişinin çekilmesi ve mutlak bir ontolojik yalnızlığa (ve azaba) mahkûm edilişin en net tasviridir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, ve bırakırız, ve terk ederiz manalarına gelen bu muzari fiilin, ilahi adaletin suçlulara yönelik uyguladığı o ağır ihmal (yüz çevirme) cezasını bildirdiğini aktarır.
Ez-zâlimîne (الظَّالِمِينَ)
İbn Fâris, "z-l-m" kökünün temel manasının, bir şeyi asıl bulunması gereken yerden başka bir yere koymak, eksiltmek, haddi aşmak ve karanlık (zulmet) olduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "zulm" kavramının, ilahi adaleti çiğnemek, hakkı gaspetmek ve nizamı bozmak manasına geldiğini ifade eder. İsm-i failin çoğulu olan bu kelime, hakikati kendi asıl yerinden (kalpten) çıkarıp yerine şirki ve isyanı koyanları, böylece hem kendi fıtratlarına hem de varlığa zulmedenleri tanımlar.
Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "zulüm" kelimesinin sadece sosyal bir haksızlık olmadığını, aynı zamanda insanın "takva" (sorumluluk) bilincinin tam zıddı olan mutlak bir ontolojik karanlık (sınır tanımazlık) olduğunu vurgular. Ateşte "kendi hallerine terk edilenler" (nezeru) rastgele insanlar değil; dünyada ilahi sınırlara tecavüz ederek kendi ruhlarını karartan (zâlim) ve bu yüzden de ateşin aydınlığı olmayan karanlık dehşetine (zulmetine) layık görülenlerdir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, zalimleri, haksızlık edenleri, şirke sapanları manalarına gelen bu ismin, cehennemde bırakılacak olan isyankâr kitlenin genel ahlaki ve teolojik vasfını nitelediğini kaydeder.
Fîhâ (فِيهَا)
Râgıb el-İsfahânî, içinde bulunma ve kapsanma (zarfiyye) manası taşıyan "fî" edatı ile "hâ" (o/orada) zamirinin birleşiminden oluştuğunu belirtir. Zamirin merci, 68. ayette zikredilen "Cehennem" ismidir. Zalimlerin terk edileceği (bırakılacağı) o mutlak ve kaçışı olmayan mekânı (ateşin içini) gramatik olarak sabitler.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, onun içinde, orada manalarına gelen bu yapının, azabın ve terk edilişin mekânsal kesinliğini vurguladığını aktarır.
Cisiyyâ (جِثِيًّا)
İbn Fâris, "c-s-v" kökünün temel manasının, bir kimsenin dizleri üzerine çökmesi, yere kapaklanması ve olduğu yerde yığılıp kalması olduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "cüsiy" kelimesinin, diz üstü çökenler manasındaki "câsî" kelimesinin çoğulu olduğunu belirtir. Bu kelimenin, bir önceki sahnede (68. ayet) cehennemin "kenarında" (havle cehenneme cisiyyâ) diz çökmüş olarak bekleyen kitlenin, şimdi ateşin "içinde" de (fîhâ cisiyyâ) aynı zillet haliyle bırakıldıklarını ifade ettiğini açıklar.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin sure içindeki o kahredici tekrarına (reddü'l-acüz ales-sadr sanatına) ve varoluşsal çöküşüne temas eder. Zalimler, sadece ateşin kenarına geldiklerinde korkudan "diz üstü çökmemişlerdir" (68. ayet); onlar o ateşin içine atıldıklarında (veya orada terk edildiklerinde) ayağa kalkacak hiçbir güç bulamayacak, ebediyen o zillet, çaresizlik ve boyun eğmişlik pozisyonunda (cisiyyâ - diz üstü çökmüş olarak) kalacaklardır. Kibrin yeryüzündeki o dik duruşu, cehennemde sonsuz bir "çöküşe" sabitlenmiş ve ayet bu sarsıcı görsel ebediyet tablosuyla (fasıla ile) muazzam bir şekilde sonlanmıştır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, diz üstü çökmüş vaziyette, zillet içinde yığılıp kalmış olarak manalarına gelen bu hal (durum) zarfının, zalimlerin cehennem ateşinin içindeki o ebedi ve çaresiz vücut dilini resmettiğini kaydeder.
Yorum
Yorum