Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Meâric Sûresi, 44. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Meâric Sûresi, 44. Ayet

    خَاشِعَةً اَبْصَارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌۜ ذٰلِكَ الْيَوْمُ الَّذ۪ي كَانُوا يُوعَدُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ḣâşi’aten ebsâruhum terhekuhum żille(tun)(c) żâlike-lyevmu-lleżî kânû yû’adûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Gözleri yere yıkılmış, yüzlerini bir zillet kaplamış olarak. İşte bu, onların tehdit edilegeldikleri gündür."

      Gözleri yere yıkılmış, yüzlerini bir zillet kaplamış olarak. Bu beyanın tefsiri daha önce geçen “O gün boyunlar bükülmüş, yüzler yere eğilmiş olarak” meâlindeki âyette yapılmıştır. İşte bu, onların tehdit edilegeldikleri gündür. Bu ifade de onlara bir müjde değil, daha büyük bir tehdit olarak söylenmiştir.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Hâşi'aten (خَاشِعَةً)

        İbn Fâris, h-ş-a (hı-şın-ayn) kökünün temel manasının "alçalmak, boyun eğmek, sükunet bulmak ve küçülmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "huşû" kavramının insanın içinde hissettiği küçüklük ve tevazunun bedene, özellikle de gözlere, sese ve organlara yansıması olduğunu; bu ayette ise inkarcıların gözlerindeki o kibirli bakışın yerini, korku ve çaresizlikten kaynaklanan zorunlu bir ezikliğin aldığını açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın değerler sisteminde "huşû" kelimesinin normalde müminlerin Allah'a karşı duydukları saygı dolu ürpertisi (awe) için kullanıldığını, ancak burada ironik ve dramatik bir tersine çevirmeyle, dünyada büyüklük taslayanların hesap gününde içine düştükleri o pasif, felç edici ve aşağılayıcı dehşeti nitelediğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayet bağlamında, müşriklerin dünyadaki alaycı ve dik başlı duruşlarının tamamen çöktüğünü; gözlerini yerden kaldıramayacak kadar büyük bir zillet ve korku girdabına hapsolduklarını görselleştiren bir tasvir olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramın ontolojik bir ezilmeyi simgelediğini, sahte egonun ilahi mutlakiyet karşısında iflas ederek bedensel bir çöküşe, bir bakış donukluğuna dönüştüğünü dile getirir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin hal (durum) zarfı olarak kullanılmasının, bu ezikliğin geçici bir an değil, o günkü mahşer atmosferinde inkarcıların üzerine yapışıp kalan kalıcı bir ruh hali olduğunu kaydeder.

        Ebsâruhum (أَبْصَارُهُمْ)

        İbn Fâris, b-s-r kökünün "bir şeyi görmek, idrak etmek ve onun hakikatine vakıf olmak" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "basar" kelimesinin hem fiziksel göz organını hem de kalbin görme yetisi olan basireti karşıladığını; ayette iyelik ekiyle (onların gözleri) kullanılarak, korkunun ve mahcubiyetin insan bedeninde ilk ve en belirgin şekilde yansıdığı merkeze işaret edildiğini açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), psikolojik bir tahlille, gözün ruhun aynası olduğunu; dünyada Kur'an'a ve Peygamber'e düşmanca ve alaycı (muhti'în/dik dik) bakan o gözlerin, şimdi ilahi adaletin dehşeti karşısında ferini yitirmiş, yere çakılmış ve içi boşalmış bir halde resmedilmesinin Kur'an'ın eşsiz bedensel tasvir gücünü gösterdiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kibrin ve itirazın en somut göstergesinin bakışlar olduğunu, bu nedenle ilahi cezanın da o mütekebbir bakışları yere indirerek, gözleri zilletin odak noktası haline getirerek başladığını ifade eder.

        Terhekuhum (تَرْهَقُهُمْ)

        İbn Fâris, r-h-k kökünün asıl anlamının "bir şeyin üzerini örtmek, onu şiddetle kaplamak, bastırmak ve zorla yetişip yakalamak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "rehak" eyleminin, kişinin üzerine çöken, onu nefessiz bırakan ve iradesini elinden alan bir karanlık, zillet veya zulüm tabakasını ifade ettiğini; ayette zilletin inkarcıları her yönden sarıp sarmaladığını nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu fiilin içerdiği dinamizme dikkat çekerek, zilletin sadece durağan bir hal olmadığını; aksine adeta canlı, karanlık ve ağır bir kütle gibi inkarcıların üzerine atılarak onları yutan, ezici ve kaçınılmaz bir güç (overwhelming force) olarak kurgulandığını vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin geniş zaman (muzari) formunda gelmesinin, bu kaplama ve yutma eyleminin o gün hiç kesintiye uğramadan devam edeceğini, zilletin onların yüzlerine ve bedenlerine yapışan kara bir toz bulutu gibi tasvir edildiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiilin dünyada işlenen inkar ve kibrin ahirette nasıl somut bir cezaya dönüştüğünü gösterdiğini; kişinin içindeki manevi karanlığın, hesap gününde onu dışarıdan boğan ontolojik bir örtüye dönüştüğünü ifade eder.

        Zilletun (ذِلَّةٌ)

        İbn Fâris, z-l-l kökünün "kolaylık ve yumuşaklık" anlamına gelmekle birlikte, zorlayıcı bağlamlarda "hor görülmek, alçalmak, hakir düşmek ve boyun eğmek" manasını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zillet" kavramının, kişinin itibarını, gücünü ve haysiyetini tamamen yitirerek başkalarının tahakkümü altında aciz kalması olduğunu; bunun, Allah'a ve müminlere has olan "izzet" (yücelik/güç) kavramının tam ve mutlak zıddı olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, Cahiliye Arap toplumunun en çok değer verdiği "şeref, asalet ve otonomi" (izzet/manâat) ideallerinin Kur'an tarafından ahirette nasıl yerle bir edildiğini gösteren kilit bir terim olduğunu; dünyevi statülerine güvenenlerin, ilahi mahkemede mutlak bir değersizleşme (degradation) ve hiçleşme yaşayacaklarını vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin belirsiz (nekre) formda kullanılmasının, bu aşağılanmanın türünün ve şiddetinin tasavvur edilemez boyutlarda olduğunu, dünyadaki hiçbir rezilliğe benzemeyen tam ve eksiksiz bir hüsranı ifade ettiğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, zillet kelimesinin bu ayette, surenin başından beri anlatılan o kibirli, hesap gününü uzak gören, malıyla şımaran insan tipolojisinin içine düşeceği kaçınılmaz ve nihai çukuru simgelediğini kaydeder.

        El-Yevmu (الْيَوْمُ)

        İbn Fâris, y-v-m kökünün sınırlı bir zaman dilimini ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin belirli takısıyla (el-) kullanılmasının, sıradan bir günü değil, sınırları ve dehşeti önceden haber verilmiş o mutlak hesap gününü nitelediğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin surenin başındaki müşriklerin "Hani ne zaman?" diye alay ettikleri o vaktin ta kendisi olduğunu, "İşte o gün, bu gündür" şeklindeki bir yüzleştirmeyi ve nihai kararı temsil ettiğini ifade eder.

        Yû'adûn (يُوعَدُونَ)

        İbn Fâris, v-a-d kökünün birine gelecekte olacak bir şeyi, hayır veya şer olarak önceden bildirmek manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, edilgen muzari kalıbındaki bu fiilin, inkarcılara dünyadayken peygamberler aracılığıyla defalarca yapılan o korkutucu uyarıların (vaîd) artık bir söz olmaktan çıkıp gerçekleşme aşamasına geldiğini anlattığını açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadenin surenin kapanış mührü olduğunu; yalanlanan, hafife alınan ve masal sanılan o tehditlerin, kabirden çıkış ve zilletle kaplanma sahneleriyle birlikte artık tamamen tahakkuk ettiğini, ilahi adaletin sözünü tuttuğunu kesin bir dille belgelediğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, vaad edilenin gerçekleşmesinin, mutlak hakikatin batıl zihniyetler üzerindeki ontolojik zaferini ilan ettiğini dile getirir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X