نَزَّاعَةً لِلشَّوٰىۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Meâric Sûresi, 16. Ayet
Daralt
X
-
11-16. "Halbuki birbirlerine gösterilirler. Günahkâr kişi, o günün azabı karşısında ister ki oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran bütün ailesini ve yeryüzünde kim varsa herkesi fidye olarak versin de kendisini kurtarsın. Fakat ne mümkün! Bilinmeli ki o (cehennem) alev alev yanan. Derileri kavurup soyan bir ateştir!'"
Halbuki birbirlerine gösterilirler. Bu, senin babandır veya oğlundur ya da dostundur şeklinde birbirlerine tanıtılmaları mümkündür, çünkü biri diğerini, başına gelecek olan dehşet ve korkunun şiddetinden dolayı ancak tanıtma ile tanıyacaktır. Sonra birbirlerini tanıyınca da hallerini sormayacaklar, aksine yüce Allah’ın “İşte o gün kişi kardeşinden kaçar” meâlindeki beyanı doğrultusunda birbirlerinden kaçacaklardır. Âyetin mânası şöyle de olabilir: Daha önce işledikleri günahlar ve suçlar kendilerine gösterilir de onları tanırlar ve bu ameller onlar için hazır hale gelir.
Günahkâr kişi, o günün azabı karşısında ister ki oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran bütün ailesini ve yeryüzünde kim varsa herkesi fidye olarak versin. Bu âyet onları, o gün dünyada benzerini bilmedikleri ve hatırlarından bile geçmeyen büyük bir korkunun ve dehşetin karşılayacağını ifade etmektedir. Çünkü dünyada kişi, kendisini kurtarmak için oğullarını, eşini, kardeşini, akrabalarını ve yeryüzünde bulunan herkesi fidye olarak vermeyi istetecek derecede bir korku ile karşılaşır. Bu âyet, insanları Allah’a dönmeye ve bulundukları duruma son vermeye teşvik etmek için o günün dehşetini haber vermektedir.
Günahkârların Kendilerini Kurtarmak İçin Fidye Verecekleri Kişiler
Günahkârın kendini kurtarmak için fidye vereceği kişiler sayılırken adamın önce oğulları, ardından akrabaları belirtilmekte ve fidye olarak verilecek olanlar, en uzaklar ile bitirilmektedir. Oysa en uzak olanlarla başlamak ve akrabalarla bitirmek daha uygundur, çünkü insan nefsi, fidye verirken uzak olanları cömertçe verirken akrabaları vermekte cimri davranır. Günahkârlar, o gün oğulları ve akrabaları fidye vermekte cömert davrandığına göre uzak olan kimseleri haydi haydi feda eder. Durum bu olduğuna göre dehşete düşürme ve korkutmanın en üst noktasını, uzak olanlarla başlatıp akrabalarla bitirmektir. Peki âyette neden yakın akrabaları belirtmekle başlanmıştır?
Bu sorunun cevabını iki şekilde vermek mümkündür: Birincisi, yeryüzündeki bütün insanları fidye vermek, kişinin onların üzerinde bir hükümranlığının bulunması ve tamamının kendisine ait olması halinde mümkün olur, insanların tamamı onun mülkü olunca, mülküne ve evlatlarına yönelik şefkati ya aynı veya farklı olur. Kişi, -her ne kadar kendisinin fidyesi olsalar da- çocuklarını vermekte nasıl cimri davranırsa uzak olanların, -tümü onun mülkü olduğu takdirde- onları vermekte de cimri davranır. Bundan dolayı uzak olanlardan önce yakın akrabaları anması uygun düşmüştür. Çünkü korku verme ve dehşete düşürme açısından tamamı eşittir. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi, yakın akrabalarla yeryüzündeki insanların sıralanmasının, öncelikli şartına bağlanmaması da mümkündür. Önce fertlerin, sonra cemaatin, daha sonra da cemaatler topluluğunun belirtilmiş olması da ihtimal dâhilindedir. Bununla fidye vermek isteyenlerin o gün fidyenin fayda vermeyeceğini öğrenmeleri ve ayrıca Allah’ın azabından kurtulmak için verecekleri fidye -yeryüzü dolusu bile olsa- onlara zor gelmeyeceğini bilmeleri hedeflenmiş olabilir. En doğrusunu Allah bilir.
Kendisini kurtarsın. Fakat ne mümkün! Bu ifade, fidye düşüncesini ret ve o gün kendisini kurtarmayacağına dair bir uyarı mahiyetindedir. Bilinmeli ki o (cehennem) alev alev yanan, derileri kavurup soyan bir ateştir. Âyette geçen “lezâ” (لَظَى) kelimesi ateşin isimlerinden biridir. “Şeva’ya gelince, bazıları bunun ayaklar, kol ve bacaklar olduğunu söylemiş, bazıları da deridir demiştir. Aslında cehennem ateşi, cehennemlik olana her türlü çirkinliği, iğrençliği ve fecaati yapar. Bu kelimeyi istersen ayaklar anlamında, istersen deri mânasında, istersen de güzel yaratılış diye yorumlayabilirsin, çünkü söz konusu çirkin telakkisi, bütün bunlarda mevcuttur. Bu cümle şu İlâhî beyana benzer: “Ayrıca onlar için orada tertemiz eşler de vardır” Bu âyette geçen “mutahhere” kelimesi çeşitli şekillerde tefsir edilmiştir. Birincisi kötü ahlâktan arındırılmış, pis şeylerden, kusurlardan ve âfetlerden temizlenmiş eşler. Hülâsa gerek ahlâk, gerek nefis, gerekse muamelede çirkin görülen ve güzel bulunmayan her ne varsa o eşler bunlardan temizdir. Çirkin ve iğrenç olan ne varsa cehennemliklerde mevcut olacaktır.
Yorum
-
Nazzâaten (نَزَّاعَةً)
İbn Fâris, n-z-a kökünün bir şeyi bir yerden kuvvetle çekmek, söküp çıkarmak ve bir şeyi aslından ayırmak manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin mübalağa kalıbında kullanıldığını, ateşin deriyi ve uzuvları adeta söküp alan, koparan müthiş gücüne işaret ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, naza' eyleminin Kur'an'ın ceza terminolojisinde "kökünden sökme" ve "zorla çekme" anlamlarını pekiştirdiğini, buradaki tasvirin ateşin sadece yakmakla kalmayıp bedenin bütünlüğünü söküp atan bir dinamizme sahip olduğunu ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin sonundaki "tâ-i marbuta"nın mübalağayı zirveye taşıdığını ve ateşin bu sökme eylemini süreklilik arz eden, kaçınılmaz bir karakteristiği haline getirdiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ateşin yakıcılığından ziyade deriyi adeta bir kağıt gibi söküp atan fiziksel şiddetini nitelediğini, bu kelimeyle muhatabın zihninde çok canlı ve dehşet verici bir görsel oluşturulduğunu belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, nazzâah sıfatının ilahi öfkenin bir tezahürü olarak, suçluyu sarmalayan ateşin onu dış katmanlarından başlayarak nasıl soyduğunu anlatan sarsıcı bir tabir olduğunu ifade eder.
Şevâ (الشَّوَىٰ)
İbn Fâris, ş-v-y kökünün bir şeyin uç noktaları, kafa derisi veya hayati olmayan ancak acı veren dış kısımlar anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin özellikle kafa derisi veya eller, ayaklar gibi vücudun uçlarını nitelediğini; ateşin bu kısımları hedef alarak acıyı en uç noktalara taşıdığını açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin "kızartmak" (şevy) eylemiyle bağlantılı olduğunu ve bedenin dış tabakalarını ifade eden eskatolojik bir terim olarak Kur'an'da yer aldığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, şevâ kelimesinin insan anatomisinde deriyi ve uç azaları karşıladığını, ateşin bu hassas noktaları söküp atmasının kıyamet dehşetinin anatomik bir tasviri olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin çoğul bir anlam barındırabileceğini ve vücudun her bir deri parçasını veya uzvunu tek tek nitelediğini, böylece azabın her noktaya sirayet ettiğini gösterdiğini savunur. Gabriel Said Reynolds, kelimenin eskatolojik sahnelerdeki derinin yanması ve yenilenmesi temasıyla ilişkili olduğunu ve insanın en dış çeperinin ateşle olan temasını en sert biçimde anlattığını belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, şevâ kavramının insanın fizyolojik varlığını koruyan en son sınırı temsil ettiğini ve bu sınırın ateş tarafından sökülmesinin mutlak bir çaresizliği simgelediğini dile getirir.
Yorum
Yorum