Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Müzzemmil Sûresi, 20. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Müzzemmil Sûresi, 20. Ayet

    اِنَّ رَبَّكَ يَعْلَمُ اَنَّكَ تَقُومُ اَدْنٰى مِنْ ثُلُثَيِ الَّيْلِ وَنِصْفَهُ وَثُلُثَهُ وَطَٓائِفَةٌ مِنَ الَّذ۪ينَ مَعَكَۜ وَاللّٰهُ يُقَدِّرُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَۜ عَلِمَ اَنْ لَنْ تُحْصُوهُ فَتَابَ عَلَيْكُمْ فَاقْرَؤُ۫ا مَا تَيَسَّرَ مِنَ الْقُرْاٰنِۜ عَلِمَ اَنْ سَيَكُونُ مِنْكُمْ مَرْضٰىۙ وَاٰخَرُونَ يَضْرِبُونَ فِي الْاَرْضِ يَبْتَغُونَ مِنْ فَضْلِ اللّٰهِۙ وَاٰخَرُونَ يُقَاتِلُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۘ فَاقْرَؤُ۫ا مَا تَيَسَّرَ مِنْهُۙ وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَاَقْرِضُوا اللّٰهَ قَرْضاً حَسَناًۜ وَمَا تُقَدِّمُوا لِاَنْفُسِكُمْ مِنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِنْدَ اللّٰهِ هُوَ خَيْراً وَاَعْظَمَ اَجْراًۜ وَاسْتَغْفِرُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnne rabbeke ya’lemu enneke tekûmu ednâ min śuluśeyi-lleyli ve nisfehu ve śuluśehu ve tâ-ifetun mine-lleżîne me’ak(e)(c) va(A)llâhu yukaddiru-lleyle ve-nnehâr(a)(c) ‘alime en len tuhsûhu fetâbe ‘aleykum(s) fakraû mâ teyessera mine-lkur-ân(i)(c) ‘alime en seyekûnu minkum merdâ(ﻻ) ve âḣarûne yadribûne fî-l-ardi yebteġûne min fadli(A)llâhi(ﻻ) ve âḣarûne yukâtilûne fî sebîli(A)llâh(i)(s) fakraû mâ teyessera minh(u)(c) ve ekîmû-ssalâte ve âtû-zzekâte ve akridû(A)llâhe kardan hasenâ(n)(c) vemâ tukaddimû li-enfusikum min ḣayrin tecidûhu ‘inda(A)llâhi huve ḣayran ve a’zame ecrâ(n)(c) vestaġfirû(A)llâh(e)(s) inna(A)llâhe ġafûrun rahîm(un)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Senin, gecenin üçte ikisine yakın kısmını, yarısını, üçte birini ibadetle geçirdiğini ve beraberinde bulunanlardan bir grubun da (böyle yaptığını) elbette bilir. Gece ve gündüzü belirleyen ancak Allah’tır. O, sizin (istenen) vakti tespit edemeyeceğinizi bilmektedir. Bu yüzden de sizi bağışlamıştır. Artık Kur’ân’dan kolayınıza geleni okuyun. Allah bilmektedir ki içinizde hastalar bulunacak, bir kısmınız Allah’ın lütfundan rızık aramak üzere yeryüzünde yol tepecek, diğerleri de Allah yolunda çarpışacaktır. O halde Kur’ân’dan kolayınıza geleni okuyun. Namazı kılın, zekâtı ödeyin, Allah’a güzel bir borç verin. Kendiniz için önceden ne iyilik hazırlarsanız Allah katında onu bulursunuz; hem de daha iyi ve mükâfatça daha büyük olmak üzere. Allah’tan bağışlanmayı dileyin, şüphesiz Allah çok bağışlayıcı çok esirgeyicidir."

      Senin, gecenin üçte ikisine yakın kısmını, yarısını, üçte birini ibadetle geçirdiğini Rabb’in elbette bilir. Ebû Ubeyd der ki: Doğrusu “nısfehû ve sülüsehû” (نِصْفَهُ وَثُلُثَهُ) kelimelerini “ednâ” (أَدْنَى) kelimesini mâna itibarıyla muzaf (tamlayan) kabul edip “nısfıhî ve sülüsihî” (نِصْفِهِ وَثُلُثِهِ) şeklinde eralı okumaktır”. Buna göre Cenâb-ı Hak, âdeta şöyle demiş olmaktadır: Senin Rabb’in senin gecenin üçte ikisine yakın bir kısmında namaz kıldığını, ashâbından bir grubun da gecenin yarısını ve üçte birini namazla geçirdiğini elbette bilir. Okunuş şekillerinden her birinin doğruluğuna dair deliller vardır. Şöyle ki: Namaz kılan gece namazının miktarını bilmez. Çünkü bunu ancak gök ilimleriyle öğrenmek mümkündür. Gece namazı kılan kimse gece namazının miktarını tam olarak bilmediği için namaza durur ve namazı bitirdiği zaman gecenin üçte birini mi yoksa yarısını mı veya üçte ikisini mi namazla geçirdiğini bilemez. Bu üç vakitten her biri diğerine yakındır. Dolayısıyla üçü arasında büyük bir fark yoktur. Fark her iki vakitten birinde altıda birdir. Âyetin metninde yer alan “ednâ” (أَدْنَى) kelimesinin “ekall” (أَقَلّ), yani “en az” anlamına geldiği söylenmiştir. Cenâb-ı Hak, âdeta şöyle buyurmuş olmaktadır: “Senin gecenin üçte ikisinden daha az bir kısmını, yarısını ve üçte birini ibadetle geçirdiğini elbette bilir”. Bu beyan, daha önce geçen “Gecenin yarısında bu vakti biraz öne veya biraz ileri de alabilirsin” emrine benzemektedir.

      Âyetin metninde geçen “nısfehû” kelimesi, “en” (أَنْ) harfi dolayısıyla mansup okunmuştur. O da “enneke” (أَنَّكَ) kelimesidir. Bu takdirde “enneke tekûmu ednâ min sülüseyi’l-leyli ve nısfehû ve sülüsehû” (أَنَّكَ تَقُومُ أَدْنَى مِنْ ثُلُثَيِ اللَّيْلِ وَنِصْفَهُ وَثُلُثَهُ) cümlesi, senin ve bir grubun üçte ikiden daha az bir sürede, yarısında ve üçte birinde namaz kıldığını bilir anlamına gelir. Şöyle de denilmiştir: Yüce Allah, hem Resûlullah’a (s.a.) ve hem de ümmetine gece namazını farz kılmıştı. Bunun üzerine ashâbı namaza durmuş, ayakları şişmiş ve yorulmuşlardı. Namazın ne kadarının geçtiğini bilemiyorlar ve ihtiyatlı davranarak gecenin tümünü namazla geçiriyorlardı. Allah Teâlâ onlara rahmet ederek bu âyeti indirdi ve üzerlerinden gece namazı farizasını kaldırdı. Sadece Hz. Peygambere (a.s.) farz olarak kaldı.

      Rabb’in elbette bilir” ifadesinin “nısfehû” kelimesinin “nısfıhî” şeklinde de okunması mümkün olur. Çünkü her iki durumda da Allah Teâlâ tarafından bir bilme söz konusu olur. Hz. Mûsa’ya (a.s.) verilen dokuz mûcize hakkında da “lekad alimte” (لَقَدْ عَلِمْتَ) “andolsun sen bildin” ve “lekad alimtu” (لَقَدْ عَلِمْتُ) “andolsun ben bildim” diye iki okunuş şekli vardır. İkisi de doğrudur. “Rabbena bâid” (رَبَّنَا بَاعِدْ) “Rabbimiz uzaklaştır” ve “Rabbüna bâade” (رَبُّنَا بَاعَدَ) “Rabbimiz uzaklaştırdı” şeklinde de okunmuştur. İki durumdan maksat, hem Hz. Musa'nın (a.s.) hem de Firavunun Musa'nın elinde gerçekleşen mûcizeleri bilmeleridir. Aynı durum Sebe sûresinde de söz konusudur. “Rabbenâ ba id beyne esfârinâ” (رَبَّنَا بَاعِدْ بَيْنَ أَسْفَارِنَا), yani “Rabb’imiz! Konak yerlerimizin arasını uzaklaştır”. İki durum, yani dua ve duaya icabet söz konusu olduğu için aynı âyet, “Rabbunâ baade beyna esfârinâ”, yani “Rabb’imiz konak yerlerimizin arasını uzaklaştırdı” diye de okunmuştur. Buna göre “Rabbenâ ba id” (Rabb’imiz uzaklaştır) dua, “rabbunâ baade” (Rabb’imiz uzaklaştırdı) duaya icabettir. Bu iki ihtimal, okunma şekli (irap) ile birbirinden ayrılmıştır. Söz konusu durum tefsirini yapmakta olduğumuz âyet açısından da geçerlidir. Resûlullah (a.s.) bakımından her iki durum geçerli olduğu için âyetteki kelimenin “nısfehû” ve “nısfihî” şeklinde mansup ve mecrur okunması yanlış olmaz. Ve her iki durum birbirinden okuyuş şekli (irap) ile ayrılmıştır. En doğrusunu Allah bilir.

      Öte yandan gece ibadetinin farz olan lusmınm gecenin üçte biri, bundan sonrasının da nafile olması mümkündür. Gecenin üçte biri ile yetinmek mümkün olmakla birlikte ne kadar uzun olursa olsun üçte biri, yarısı ve üçte ikisini bile aşsa tamamının ibadetle geçirilmesinin farz olması da mümkündür. Rükû ve secde farizası söylediğimizi anlamaya yardımcı olur. Bu iki fariza bir parçasının edası ile ifa edilmiş olur. Gece ibadeti de tıpb onlar gibi gecenin bir kısmında yapılmakla eda edilmiş olur. Öte yandan rükû, uzun yapılsa da başından sonuna kadar farzdır. Hatta namaza duran kimse imamın rükûsuna başından itibaren katılsa sonra imamla birlikte rükûdan doğrulsa, bir üçüncü şahıs da rükûun sonunda namaza yetişse de sonra imamla birlikte rükûdan doğrulsa bunların tümü rükû farizasına yetişmiş olurlar. İmam rükûun bir parçası ile yetinse bile farz olarak bu ona yeter. Farz da böyledir. Söz konusu olan gece namazı farizası olduğunda ne kadar uzun olursa olsun gece yapılan ibadetin tümü farz olur. Gecenin bir kısmında ibadetle meşgul olmak yeterli olsa da bu böyledir.

      Ey örtüsüne bürünen” hitabı her ne kadar Resûl-i Ekrem’e yönelik ise de bu âyette geçen Beraberinde bulunanlardan bir grubun da meâlindeki cümle ile sizi bağışlamıştır anlamındaki cümle, gece namazlarını hem ona ve hem de ümmetine farz kılındığını gösterir. “Ey örtüsüne bürünen! Geceleyin -birazı dışında- namaza kalk!” meâlindeki âyetler, gece namazını emretmektedir.

      Gece ve gündüzü belirleyen ancak Allah’tır. Allah Teâlâ, âdeta şöyle demektedir: Sizler gece ve gündüzün ne kadar olduğunu bilemezsiniz. Ancak bunu Allah bilir. Sizlere gece ibadetini farz kılınca, onu tam olarak eda edememekten korktunuz. Allah da üzerinizden bu yükümlülüğü kaldırdı ve işi kolayınıza gelecek bir şekilde yapmanıza izin verdi.

      O, sizin (istenen) vakti tesbit edemeyeceğinizi bilmektedir. Yani gücünüzün yetmeyeceğini bilmektedir. Bu cümle şu İlâhî beyana benzemektedir: “Allah kişiye ancak gücünün yettiği kadar yükler”. Bu beyanın mânası, Allah Teâlâ’nın kimseyi takati dışındaki bir fiille yükümlü kılmayacağı, anlamında değildir. Çünkü yüce Allah, hiçbir kimseyi takati dışında bir fiille yükümlü tutmaz. Allah Teâlâ’nın kullarından hiçbir kimseyi takati dışında bir fiille yükümlü tutmayacağı hem akıl ve hem de nakille sabittir. Bu yüzden âyetin tefsirini, Allah Teâlâ’nın kullarına takatleri dışındaki bir fiili yükümlü tutmayacağı şeklinde yapmak doğru olmaz. Cenâb-ı Hakk’ın “Rabb’imiz! Bize gücümüzün yetmeyeceği yükü yükleme” meâlindeki beyanı, daha önce belirttiğimiz hususu, yani Allah Teâlâ’nın kullarına takatleri dışındaki bir fiili yükümlü kılmayacağı gerçeğini çürütmez. Çünkü müminler bu duayı yaparken Allah’ın kendilerine tahammül edemeyecekleri bir yükümlülüğü boyunlarına borç kılacağı endişesi taşımıyorlardı. Bu durumda “O, sizin (istenen) vakti tespit edemeyeceğinizi bilmektedir” meâlindeki âyetin yorumu, eğer “asla tahammül edemeyeceğinizi bilmektedir” şeklinde olursa işaret ettiğimiz gibi olmuş olur. En doğrusunu Allah bilir. “Üstesinden gelemeyeceğimiz yükümlülükleri” meâlindeki beyanın, taşımaya güç yetiremeyecekleri yükümlülüklerin yüklenmesi anlamında değil de, “Bize takatimizi bitirecek yükümlülükler yükleme” mânasında olması da mümkündür. İnsanın ölüme tahammül etmesi, fakat öldürülmesinin takatim bitirmesi gerçeği de bunu doğrular. “Üstesinden gelemeyeceğimiz yükümlülükleri boynumuza borç kılma!” meâlindeki âyetin yorumu, bizleri şehvetlerden ve lezzetlerden koru ki onları tercih etmeyelim. Eğer tercih edersek varlığı ile bizi mükellef kıldığın fiil gücünü (irademizi) kaybederiz ve onu yapamayız. Sözünü ettiğimiz güç, fiilden ayrı değil onunla birlikte olan kuvvettir. İnsanın gücü ve takati dışında olan fiil ile mükellefiyet olmaz.

      O, sizin (istenen) vakti tespit edemeyeceğinizi bilmektedir. Bu beyanın mânası, gecenin üçte biri, yarısı gibi bir süre belirlense büyük bir çaba harcamadıkça size emrettiği o süreyi tespit edemezsiniz. Dolayısıyla size gecenin üçte birini namazla geçirmenizi farz kıldı ama bu miktarın üzerine çıkma imkânı da verdi ki gecenin üçte birini tam olarak namazla geçirmemeniz halinde ibadetiniz boşa gitmesin. Eğer bu fariza belli bir süre ile kısıtlanmış olsaydı büyük bir çaba harcamadıkça ve sıkıntıya girmedikçe o süreye riayet edemezdiniz. Böylesine kesin bir süre belirlemede sizin için büyük bir külfet vardır. Yaptığımız bu yorumu destekleyen ve müfessirlerce yapılan şu tevil de desteklemektedir: O, sizin (istenen) vakti tespit edemeyeceğinizi bilmektedir. Bu durumda “takat’’, zorlaştırma ve durumun şiddetlenmesinden ibaret olur.

      İstihsan Delili

      Bu âyette, istihsana göre hüküm vermenin mümkün olduğuna dair delil vardır. Çünkü yüce Allah, onlara gecenin üçte birini namazla geçirmelerini farz kıldı. Mükelleflerin bu süreyi tam olarak tespit edip ibadetle geçirmeleri mümkün değildir. Sadece zann-ı galibe göre mümkündür. Sonuç olarak anlaşılmış oldu ki şer‘î hükmü kalpte ağır basan ihtimale ve zann-ı galibe göre belirlemek mümkündür. İstihsan ise, hükmün kalpte ağır basan ihtimale göre verilmesinden başka bir şey değildir. Hükmün, belirttiğimiz şeklide istihsan delili sayesinde bağlayıcı olduğunu gösteren delil şudur: Yüce Allah, iffete iftira atana ve zina edene şer‘î ceza, yani sopa cezası (had) getirmiştir. Fakat dövmenin hangi şiddette ve ne ile uygulanacağını belirtmemiştir. Söz konusu cezanın uygulanması, hükmü veren hâkimin görüşüne ve içtihadına bırakılmıştır. Yaralarda diyet miktarı belli olmayan suçlar (hükûmâtü’l-udûl) ve yaraların diyeti (erş) de böyledir. Bütün bunların miktarları, hâkimin içtihadına bırakılmıştır. Allah Teâlâ, hırsızlık suçuna el kesme cezası getirmiştir. Ama elin hangi aletle kesileceği ve bu konuda hangi şiddet derecesinin esas alınacağı belirtilmemiştir. Aynı şekilde düşmanla savaşmak ve onlara karşı hazırlıklı bulunmak da emredilmiştir. Savaşın hangi şekilde yapılacağı ve nasıl bir hazırlık yapılacağı belirtilmemiştir. Ancak savaşın şekli, İslâm’ı savunanların görüşlerine bırakılmıştır. Savaşta düşmana karşı nasıl bir hazırlık yapacaklarını onlar belirleyeceklerdir. Bu örneklerden her birinde istihsana göre hüküm verme söz konusudur. En doğrusunu Allah bilir.

      O, sizin (istenen) vakti tespit edemeyeceğinizi bilmektedir. Bu beyanın şu anlama gelmesi muhtemeldir: Yüce Allah, onlara gece namazını farz kılınca ashâb-ı kiram, gecenin ne kadar geçtiğini bilemediler ve sabaha kadar namaz kıldılar. Ayakları şişti. Cenâb-ı Hak onlara rahmet ederek şöyle buyurmuştur: “Şimdi Allah, yükünüzü hafifletti; sizde zayıflık olduğunu bildi”. Bu yüzden de üzerlerinden farzı kaldırdı. Sadece kolaylarına geleni okumalarını emretti.

      Bu yüzden dc sizi bağışlamıştır. Muhtemelen onlardan bir zümre gece namazı kılmaktan kaçınmıştı. Dolayısıyla tövbenin kabulü onlara yönelik olabilir. Senin, gecenin üçte ikisine yakın kısmını, yarısını, üçle birini namazla geçirdiğini ve beraberinde bulunanlardan bir grubun da (böyle yaptığını) Rabb’in elbette bilir meâlindeki beyan, onların tümünün Hz. Peygamber ile birlikte gece namazı kılmadıklarını, ancak bir zümrenin kıldığını belirtiyor. Dolayısıyla tövbenin kabulü, gece namazı kılmaktan kaçınanlarla ilgili olur. Tövbenin kabulünün hem onlara ve hem de Resûl-i Ekrem ile (a.s.) birlikte ibadet edenlere yönelik olması da mümkündür. Bu durumda Resûlullah (a.s.) ile birlikte gece namazı kılanlar, kendilerine şart koşulan süreye uyma konusunda kusur etmiş ve kılmayanlar nasıl tövbeye muhtaç olmuşlarsa onlar da böyle bir ihtiyaç içine girmiş, yüce Allah da onların tümünün tövbesini kabul etmiş olabilir. En doğrusunu Allah bilir.

      O halde Kur’ân’dan kolayınıza geleni okuyun. Bazıları gece namazı kılma emrinin bu âyetle neshedildiğini söylemişlerdir. Bazıları neshin sadece namazı kılın emri ile gerçekleştiğini ve bu namazın farz namaz olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bize göre ikisi arasında herhangi bir fark yoktur. Geceleri ibadetle geçirme emri, her ild âyetle birlikte neshedimiştir. Nesih şu açıdandır: Gece namazı farizası neshedilmemiş olsaydı Kurandan kolaylarına geleni okumakla yetinmezlerdi. Çünkü onlar gecenin üçte birine kadar namaz kıldıkları zaman kırâati kendilerine zor ve meşakkatli olan bir sınıra kadar ulaştırmaları gerekirdi. Kırâati kolaylarına gelen bir miktarla kısıtlamalarına izin verildiği takdirde üzerlerinden gecenin üçte birini namazla geçirme yükümlülüğü düşmüş olur. Sonra kişi akşam ve yatsı namazlarını kıldığı zaman Kur’ândan kolayına geleni okumuş ve Kur’ân’dan kolayınıza geleni okuyun emrinin gereğini yerine getirmiş olur. İşte bu açıdan gece namazı kılma hükmünün neshedildiği sonucunu çıkarmışlardır. Öte yandan mümin bu kırâati namazda yapar. Dolayısıyla nesh, her İlcisi ile birlikte (namaz ve bu âyet) gerçekleşmiş olur.

      Bazıları ise gece namazı kılma yükümlülüğünün hem Hz. Peygamber ve hem de ümmetinden düşmüş olduğunu iddia etmişler ve buna delil olarak da şu İlâhî beyanı delil getirmişler ve gece namazının farz oluşu devam etseydi teheccüd namazı nafile namaz olmazdı demişlerdir. “Gecenin bir vaktinde kendine mahsus nafile bir ibadet olarak namaz kıl”. Bazıları da gece namazının Hz. Peygamber’e (a.s.) farz olduğunu ve ondan bu farzın sakıt olmadığını, aksine hayatının sonuna kadar devam ettiğini ileri sürmüşlerdir. Buna da Resûl-i Ekrem’in (a.s.) ayakları çatlayıncaya kadar (namazda) ayakta durduğunu nakleden hadisi delil getirmişlerdir. Oysa ki gece namazı nafile namaz olsaydı Resûlullah (a.s.) ayakları çatlayıncaya kadar namazda ayakta durmazdı. Çünkü nafile ibadetlerde kendini aşırı derecede zorlamak mekruhtur.

      Namazı kılın, zekâtı ödeyin. Yüce Allah, onlara farz olan beş vakit namazı emretmektedir. Daha önce belirttiğimiz gibi bu emirle birlikte gece namazı farizası neshedilmiştir. Bu farz namazlar, gündüzün iki ucunda ve gecenin gündüze yakın zamanlarında kılınan namazlardır.

      Allah bilmektedir ki içinizde hastalar bulunacak, bir kısmınız Allah'ın lütfundan rızık aramak üzere yeryüzünde yol tepecek, diğerleri dc Allah yolunda çarpışacaktır. Bazıları bu sûrenin baştan sona Mekke’de nazil olduğunu söylerken, bazıları da baş tarafının Mekke’de, son kısmının da Medine’de indiğini iddia etmişlerdir. Bu ikinci görüşü savunanlar şu İlâhî beyanları delil olarak göstermektedir: “Bir kısmınız Allah’ın lütfundan rızık aramak üzere yeryüzünde yol tepecek”, “diğerleri de Allah yolunda çarpışacaktır”. Çıkardıkları bu sonucu, cihadın müslümanlara hicretten sonra Medine’de farz kılınmış olmasına ve Mekke’de iken yeryüzünde dolaşmamaya dayandırmışlardır. Bu âyet, bir zümrenin cihat ettiğini ve bazılarının da yeryüzünde dolaştığını haber vermektedir. Anlaşılmış oldu ki bu âyetler Medine’de inmiştir. İkinci görüşü savunanların bir başka delilleri ise “Namazı kılın, zekâtı ödeyin” meâlindeki beyandır. Söz konusu âyetlerin Medine’de inmiş olduğunu savunanlar, zekâtın müslümanlara Medine’ye hicretten sonra farz kılındığını, âyetin zekâtı vermeyi emrettiğini ifade ederler ve netice olarak bu âyetlerin Medine’de nazil olduğunun ortaya çıktığını belirtirler. Sûrenin baş tarafı ise müşriklerle tartışma konusundadır. Medine’de ise müşrik yoktu, onlar Ehl-i Kitap’tı. Sûrenin baştan sona Mekke inişli olduğunu söyleyenler, “bir kısmınız Allah’ın lütfundan rızık aramak üzere yeryüzünde yol tepecek, diğerleri de Allah yolunda çarpışacaktır” meâlindeki beyanları farz kılma ve vücûb (farziyet) olarak değil de vâd ve müjde olarak yorumlamışlardır. Allah bilmektedir ki içinizde hastalar bulunacak meâlindeki âyete bakalım. Allah Teâlâ, o esnada hasta olduklarını değil, aralarında ileride hastalar bulunacağını haber veriyor. Dolayısıyla söz konusu ifadede âyetin Medine’de indiğine işaret eden bir husus yoktur. Öte yandan âyetin vâdolması şundandır: Müslümanlar o zamanlar geçim darlığı içindeydiler ve müşriklerden korkuyorlardı. Dolayısıyla âyetin muhtevası, yeryüzünde dolaşarak bu darlığın üzerlerinden kalkacağı, geçimlerinin genişleyeceği, fetihler nasip olacağı, taraftarlarının çoğalarak düşmanları yenecekleri ve güven içinde olacakları müjdesini taşımaktadır. Ve vâdedilenler de onlara müjdelendiği gibi gerçekleşmiştir. Bu âyet Resûlullah’ın (a.s.) gerçek peygamber olduğuna dair bir delildir. Çünkü Resûl-i Ekrem (a.s.) onlara gayba dair bilgi vermiş ve sonuç da aynen haber verdiği gibi çıkmıştır.

      Allah bilmektedir ki içinizde hastalar bulunacak. Bu beyan mazereti kabul sadedinde gelmiştir. Yüce Allah’ın belirttiği hastalık, yeryüzünde dolaşma ve Allah yolunda cihat etme gibi mazeretlerle onların yükünü hafifletmiştir. [Burada şöyle bir soru akla takılabilir]: Hafifletme, bir mazeret neticesi gerekli hale gelirse mazeret durumu, yapılacak fiil esnasında ortaya çıkmadığı takdirde nasıl olur da hafifletme söz konusu olabilir? Buna şöyle cevap verilir: Allah Teâlâ, onların nezdinde bu mazeretlerin var olacağını bildiği için farzı onlardan kaldırmıştır. Onlar da bilmektedirler ki mazeretleri olduğu zaman farz onlardan kalkar. Bu konuda içtihat yapmazlar ve kendilerini zorlamazlar. Aksine onlar mazeretleri olduğu zaman farzın kalktığını bilirler. Bu durum, hâkimin verdiği hüküm gibidir. O, kendisine bir olay arz edilmeden hüküm veremez.

      Allah'a Borç Verme

      Allah’a güzel bir borç verin. Bununla farz zekâtın kastedilmiş olması mümkündür. Çünkü zekât farzdır. Farz olan her şey de bir borçtur. Farz olan zekâtın borç olması mümkündür. Söz konusu borcun, farz zekât dışında nafile sadaka olması da mümkündür. Cenâb-ı Hak onlara farzları emredince ardından nafileleri de emretmiş olabilir. Böylece iyilikleri artsın ve Rab’leri katında dereceleri yükselsin. Yüce Allah, farzların dışında onlara nafile ibadetler de yüklemiştir. “Karz-ı hasen”, yani güzel borç, kişinin sadece Allah rızası için verdiği maldan herhangi bir dünyalık menfaat beklemeden verdiği borçtur. Bir de verdiği borcu başa kakmamak, eziyet etmemek ve riyadan uzak durmaktır. Fakir, verilen borçtan dolayı minnet altında kalmasın ve borç veren de başa kakmasın diye Allah Teâlâ, btınıı kendine borç verme olarak ifade etmiştir. Çünkü borç verme, kişi ile Rabb’i arasında meydana gelmiş olduğundan fakir bu ibadetle ona yardımcı olmuş olur. Çünkü kişi, bu dünyada ancak ihtiyaç fazlasını verir ve onu ihtiyaç duyduğu anda geri almak için güvendiği kimseye verir. Sadaka (zekât) da böyledir; ihtiyaç fazlası malda farz kılınmıştır. Kişi sadakasını Allah Teâlâ'ya verir ve verdiğini de ihtiyaç duyduğu anda hazır olarak bulur.

      Öle yandan kişinin sadaka diye fakire verdiği mal, Cenâb-ı Hakk’ın malıdır. Sonra Allah Teâlâ onu kendisinden yine kendisine borç verme olarak değerlendirir ve kendi zatına nispet eder. Cenâb-ı Hakk’ın kulun verdiği borcu kendi zatına nispet etmesinin faydası, yaptığı fiilin faziletli olduğunu sahibine vurgulamaktır. Allah Teâlâ, böyle bir ifadeyi kişiyi kendi kalından bir lütuf olarak bu gibi fiillere teşvik etmek için kullanır. Cenâb-ı Hakk’ın fakire borç vermeye “Allah’a borç verme” demesi, kullarına lütfettiği sevaba “ecir” demesine benzer. Allah Teâlâ, “İyi işler yapan kendisi için yapmıştır” der. Kendisi için iş yapan kimse başkasından ecir hak etmez. Şehit olarak ölene de canını feda etmenin faziletli olduğunu vurgulamak ve kulları bu gibi fiillere teşvik etmek için “canını Allah’a satan” denilmiştir. Şöyle buyurulmuştur: “Allah, kendi yolunda çarpışırken öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığında cennet vermek üzere satın almıştır”.

      Kendiniz için önceden ne iyilik hazırlarsanız Allah katında onu bulursunuz. Yani önceden hazırladığınızı sizin adınıza gerçekleşmiş olarak bulursunuz. Yoksa elbetteki insanlar önceden gönderdikleri tüm hayır veya şerleri o gün hazır bulacaklardır. Fakat şer, onların aleyhinedir. Allah Teâlâ, meâlen şöyle buyurmuştur: “Herkesin yaptığı iyiliği de işlediği kötülüğü de önüne konmuş olarak bulacağı gün, (insan) ister ki kendisi ile kötülükleri arasında uzun bir mesafe bulunsun”. Bir başka âyette ise meâlen şöyle buyurmuştur: “Küçük-büyük hiçbir şey bırakmaksızın hepsini sayıp dökmüş!”. Hem de daha iyi ve mükâfatça daha büyük olmak üzere. Aslında âyette “huve hayran” (هُوَ خَيْرًا) değil de “huve hayrun” (هُوَ خَيْرٌ) demek gerekirdi. Çünkü “huve” “mübtedâ” (özne) ve sonrası merfû olarak “haber” (yüklem) olur. Fakat bu âyette “huve” “fasıl zamiri” gibidir, konumu cümleden kaldırılmaktır. Bu zamir kaldırıldığı zaman geri kalan kelime mansup olur. Çünkü cümlenin mânası şöyledir: Allah katında bulduğunuzu, sizin için geride bıraktığınızdan daha hayırlı bulursunuz. Ve o yapılmış bir hayır olur.

      Hem de daha iyi ve mükâfatça daha büyük meâlindeki beyanın birkaç mânaya gelmesi muhtemeldir. Birincisi, kendiniz için önceden gönderdiğiniz iyilikler, sizin için vârislerinize bıraktığınızdan daha hayırlı ve ecri daha büyüktür. Dolayısıyla kişinin vârisleri için bıraktığı mallar, kendisi için hayırlıdır, fakat âhireti için gönderdikleri onun açısından daha hayırlıdır. Kişinin vârislerine bıraktığı malın hayırlı olduğunu gösteren bir delil, Hz. Peygamber in şu hadisidir: “Mirasçılarını zengin bırakman, onları insanlara avuç açarak dilenen fakirler halinde bırakmandan daha hayırlıdır”. İkincisi, kişi bu dünya hayatında yüksek mertebede bulunanlara mal vererek cömertlik yapar. Çünkü onlardan acil karşılık bekler. Bu durumda Hem de daha iyi ve mükâfatça daha büyük cümlesi, Allah için mal vermeye kulları teşvik mahiyetindedir. Çünkü kulların nefisleri, yüksek mertebe sahiplerine menfaat elde etmek amacıyla mal verme arzusu içinde olduğuna göre Allah için mal vermenin ecri daha büyük ve bu sebeple istek duymaya daha lâyıktır. Çünkü insan nefsi bu dünyada ileride umduğu menfaatler için birçok sıkıntıya katlanır. Allah için verdiği mallar karşılığında bol sevap ve büyük bir ecir umduğu zaman malları vermekten ötürü karşılaştığı sıkıntılara katlanmak ona hafif gelir. Âyet metnindeki “a‘zam” (أَعْظَمَ) kelimesi, “azume” (عَظُمَ), yani büyük oldu mânasınadır. Çünkü bazan “ekberu” (أَكْبَرُ) nun “kebîr” (كَبِير) mânasına da olduğu gibi “if al” (إِفْعَل) babı zaman zaman sülâsî (üç harfli) fiil yerinde kullanılır. En doğrusunu Allah bilir.

      İstiğfar Kavramı

      Allah’tan bağışlanmayı dileyin. “İstiğfar” (اسْتِغْفَار) kelimesi, mağfiret talep etmek demektir. Bu talep, bazan dille bazan da fiille olur. Bağışlanma talebinin fiilen olması, kişinin cezayı hak eden fiili işlemekten vazgeçmesi ve kendisine yapılan çağrıya icabet etmesidir. Cenâb-ı Hak, meâlen şöyle buyurmuştur: “İnkâr edenlere söyle, eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır”. Bu âyette küfre son vermeleri ve İslâm’a girmeleri, bağışlanmalarının sebebi olarak gösterilmektedir. Allah Teâlâ bir başka âyette meâlen şöyle buyurmuştur: “Dedim ki: ‘Rabb’inizden bağışlanmanızı dileyin; O, çok bağışlayıcıdır’”. Bağışlanmayı dilemeleri, dilleriyle “Allahım! Bizleri bağışla” diye söylemek değildir. Tam aksine, bulunduğunuz küfür haline son verin ve Rabb’inizin davetine icabet edin demektir. Fiilî istiğfar, işte budur. Dil ile yapılan istiğfara gelince; o bağışlanma talep etmektir. Bu da iki şekilde olur. Birincisi, kulun Rabb’inden günahlarını bağışlamasını dilemesidir. İkincisi ise kulun, sarıldığında bağışlanmaya lâyık olacağı vesileye erişmeye muvaffak olması talebinde bulunmasıdır. Hz. İbrahim’in (a.s.) babası için bağışlanma talep etmesi bu tevil doğrultusunda yorumlanır. Hz. İbrahim (a.s.) Rabb’inden babasını kurtuluşuna vesile olacak fiile, yani İslâm’a girmeye muvaffak kılmasını talep etmiştir. Yoksa küfür üzere devam ettiği halde onu bağışlamasını dilememiştir. Babasının yüce Allah’a düşmanlığı kendi nezdinde ortaya çıkınca onun bağışlanmasını dilemekten kaçınmış olması, bu açıklamamızı teyit etmektedir. Buradan anlaşılıyor ki Hz. İbrahim’in (a.s.) babası bağışlanmasını gerekli kılacak vesileyi elde etmeye muvaffak kılınmamıştır. Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmuştur: “Ama onun bir Allah düşmanı olduğu kendisine belli olunca ondan uzaklaştı”. Anlaşılmış oldu ki Hz. İbrahim’in (a.s.), küfür üzere devam ettiği halde yüce Allah’tan babası için bağışlanma dilememiş ve sözünü ettiğimiz açıdan dilemiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Rab (رَبُّكَ)

        Kelimenin kökeni, Arapçada beslemek, büyütmek, bir şeyi kemaline ulaştırmak ve sahiplik etmek anlamlarına gelen r-b-b köküne dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyi ıslah etmek ve üzerinde mutlak tasarruf sahibi olmak manasının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Rab" kavramının bir varlığı başlangıç noktasından alıp kademeli bir şekilde olgunluğa eriştiren eşsiz bir "terbiye" edici olduğunu vurgular; ayetteki kullanımın peygamberin gece boyu süren manevi eğitimindeki ilahi nezareti temsil ettiğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki izini sürerek Süryanice ve Aramicede "büyük, usta, efendi" manasındaki rabb formuyla olan tarihsel bağını inceler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "Rabbin" (Rabbeke) hitabının, peygamberin gece ibadetindeki ağır yükünü ve sadakatini gören, onu himaye eden şefkatli bir otorite vurgusu taşıdığını yorumlar.

        Ya’lemu (يَعْلَمُ)

        Arapçada bir şeyi nişan ve alametle tanımak, idrak etmek ve gerçekliğine vakıf olmak manasındaki a-l-m kökünden türemiştir. İbn Fâris, kökün özünde bir şeyi diğerlerinden ayıran belirgin bir "iz" (alamet) bırakmak anlamının bulunduğunu, bilginin de zihinde böyle bir iz bıraktığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ilahi "ilim" kavramının zamandan ve mekandan azade olarak eşyanın hakikatini kuşatmak olduğunu; burada Allah'ın peygamberin ve ashabının her anını, her çabasını doğrudan müşahede ettiğini simgelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal dünyasında ilmin sadece bilişsel bir süreç değil, Allah ile insan arasındaki aktif ve dinamik bir farkındalık zemini olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu bilme eyleminin insanın samimiyetini tescil eden ontolojik bir onaylama olduğunu ifade eder.

        Tekûmu (تَقُومُ)

        Arapçada ayağa kalkmak, dikilmek, bir işe azimle girişmek ve sarsılmaz bir duruş sergilemek manasındaki k-v-m köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyin tam ortada, sapağlam ve dik durması manasının yattığını kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, fiziksel ayağa kalkışın ötesinde bu kelimenin gece ibadetine (teheccüd) odaklanmak için gösterilen iradi kararlılığı temsil ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, "kıyam" eylemini pasiflikten kurtulup ilahi mesajın ağırlığını omuzlamak için sergilenen varoluşsal bir uyanış olarak yorumlar. Angelika Neuwirth, kavramın Geç Antik Çağ'daki litürjik gece nöbeti pratikleriyle yapısal benzerliğini, ancak Kur'an'ın bu duruşu doğrudan peygamberlik misyonunun inşasıyla ilişkilendirdiğini ifade eder.

        Ednâ (أَدْنَىٰ)

        Arapçada yaklaşmak, alçalmak ve miktar olarak daha az/aşağıda olmak anlamlarına gelen d-n-v kökünden türemiş bir ism-i tafdildir. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyin aslına veya hedefine doğru meyl etmesi, mesafenin daralması manasının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayetteki "ednâ min sulusey" (üçte ikiden daha az) ifadesinde kelimenin miktar ve zaman sınırlamasını nitelediğini, ilahi emrin matematiksel kesinlikten ziyade insan kapasitesine uygun bir esneklik payı bıraktığını açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin gece ibadetindeki süreyi esneten ve "daha az" olanı da makbul sayan bir kolaylaştırma (ruhsat) zemini oluşturduğunu yorumlar.

        Suluseyi (ثُلُثَيِ) / Sulusehû (ثُلُثَهُ)

        Arapçada üç sayısını ve bir bütünü üç eşit parçaya bölmeyi ifade eden s-l-s kökünden türemiştir. İbn Fâris, kökün doğrudan "üçleme" ve parçalama manasına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, gecenin bu şekilde matematiksel dilimlere (üçte ikisi, yarısı, üçte biri) ayrılmasının, ibadet planlamasında ciddiyeti ve intizamı sağlayan sistemli bir taksimat olduğunu belirtir. Theodor Nöldeke, zamanın bu tür bölümlenmesinin kadim dini geleneklerdeki dua saatleriyle (canonical hours) paralellik gösterdiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu sayısal ifadelerin peygamberin ve ashabının gece boyu ne kadar yoğun ve sistemli bir manevi disiplin içinde olduklarını somutlaştırdığını vurgular.

        Tâifetun (طَائِفَةٌ)

        Arapçada bir şeyin etrafında dönmek, dolaşmak ve bir bütünden ayrılan küçük bir grup manasındaki t-v-f kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temelinde dairesel hareket ve kuşatma manasının yattığını, bir grup insanın da ortak bir amaç etrafında toplandığı için bu ismi aldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "taife"nin bir bütünün parçası olan ancak o bütünü temsil eden aktif bir topluluk olduğunu; ayette peygamberle birlikte gece ibadetine kenetlenen o "çekirdek kadronun" (sahabenin) ruhsal birliğini simgelediğini açıklar. Angelika Neuwirth, bu kelimenin erken dönem İslam toplumunun cemaatleşme ve kimlik inşası sürecindeki kurucu halkalardan biri olduğuna dikkat çeker.

        Allah (اللَّهُ)

        Kelimenin kökeni, Arapçada ibadet edilmek, sığınılmak ve hayretle yönelmek anlamlarına gelen e-l-h (veya v-l-h) köküne dayanmaktadır. İbn Fâris, kökün temelinde bir varlığın mutlak otorite ve yücelik sahibi olması manasının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu ismin hakikati ancak kendisi tarafından bilinen, her türlü noksanlıktan münezzeh ve mutlak ibadete layık yegane Zat'ı temsil eden özel isim olduğunu açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki El veya Süryanicedeki Alaha ile olan tarihsel ve teolojik sürekliliğini inceler. Gabriel Said Reynolds, "Allah" isminin Kur'an'da yerel putlardan kesin olarak ayrılarak evrensel ve mutlak bir Tevhid merkezine dönüştüğünü vurgular.

        Yukaddiru (يُقَدِّرُ)

        Arapçada ölçmek, biçmek, bir şeyin sınırlarını ve miktarını belirlemek manasındaki k-d-r kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyin tam dengesini bulması ve ona uygun bir miktar tayin edilmesi manasının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "takdir" eyleminin Allah'a nispet edildiğinde eşyanın varlık yasalarını, zamanını ve niteliğini hikmetle belirlemek anlamına geldiğini; ayette ise gece ve gündüzün sürelerini saniyesi saniyesine ayarlayan ilahi mühendisliğe işaret ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kavramın evrendeki kozmik düzenin (order) ilahi irade altındaki sarsılmaz matematiksel altyapısını temsil ettiğini yorumlar.

        Tuhsûhu (تُحْصُوهُ)

        Arapçada küçük taşlarla saymak, kuşatmak ve kesin bir hesaba bağlamak manasındaki h-s-y köküne dayanır. İbn Fâris, kökün özünde "çakıl taşı" (husa) anlamının bulunduğunu, kadim Arapların sayma işlemini taşlarla yapmasından dolayı bu eylemin "kesin hesaplama" manasına evrildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın gece vakitlerini milimetrik olarak takip etmedeki ve ibadet süresini tam tutmadaki acziyetini ifade ettiğini; Allah'ın bu "ihsa" (kuşatıcı hesap) yükünü kullarının üzerinden aldığını açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin muhatabı rahatlatan bir işlevi olduğunu, ilahi iradenin insanın şekli kusurlarından ziyade niyetindeki samimiyete baktığını gösterdiğini vurgular.

        İkraû (اقْرَءُوا)

        Arapçada okumak, bir araya getirmek, harfleri ve kelimeleri düzenli bir bütün oluşturacak şekilde toplamak manasındaki k-r-e kökünden türemiş bir emir fiilidir. İbn Fâris, kökün temel manasının "toplamak" (cem) olduğunu, okumanın da harfleri ses olarak bir araya getirmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu emrin gece ibadetindeki zihinsel yoğunlaşmayı ve vahyedilen ayetlerin tefekkür edilerek seslendirilmesini (kıraat) ifade ettiğini açıklar. Theodor Nöldeke, bu eylemin litürjik bir metin okuma pratiği olarak İslam'ın ilk yıllarındaki en temel dini sorumluluk olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu emrin ibadetin zorluğunu hafifleten, kişinin kapasitesine uygun olanı okumasını öngören bir "pedagojik kolaylık" sunduğunu vurgular.

        Kur'ân (الْقُرْآنِ)

        (İkraû kelimesiyle aynı kökten türemiş bir isimdir). Arthur Jeffery, kelimenin Süryanice keryana (ayinlerde okunan kutsal metin parçası) kelimesiyle olan tarihsel akrabalığını ve Arapça içindeki "kıraet" (okuma/toplama) mastarından türeyişini inceler. Christoph Luxenberg, kelimenin kökeninde Süryani Hristiyan litürjisindeki "lectionary" (okuma kitabı) kavramının bulunduğunu iddia eder. Angelika Neuwirth, Kur'an'ın bu bağlamda henüz kitaplaşmış bir yapı değil, gece ibadetlerinde tane tane okunan, zihne ve kalbe nakşedilen canlı ilahi hitap parçaları olduğunu ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin i'caz boyutuna değinerek, onun insan sözünü aciz bırakan eşsiz bir ses ve mana bütünlüğü olduğunu vurgular.

        Merdâ (مَرْضَىٰ)

        Arapçada zayıflamak, doğal halden sapmak ve fiziksel/ruhi rahatsızlık yaşamak manasındaki m-r-z kökünden türemiş olan "mariz" kelimesinin çoğuludur. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyin tamlığının bozulması ve gevşemesi manasının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "maraz"ın bedenin fonksiyonlarını yerine getirememesi hali olduğunu, ayette ise gece kıyamı emrinin neden hafifletildiğine dair insani gerekçelerden (meşakkat) biri olarak sunulduğunu açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, İslam fıkhındaki "meşakkat teysiri celbeder" (zorluk kolaylığı getirir) ilkesinin bu kelime üzerinden ayette temellendirildiğini ifade eder.

        Yadribûne (يَضْرِبُونَ)

        Arapçada vurmak, çarpmak ve bir yeri terk edip yola çıkmak (seyahat etmek) manasındaki d-r-b kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temel manasının bir şeyi diğerine sertçe temas ettirmek olduğunu, ayakların yere vurulmasıyla gerçekleşen yürüyüşün de bu sebeple "darb" olarak anıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "darb fil ard" tabirinin rızık aramak, ticaret yapmak veya tebliğ için yollara düşmek anlamına geldiğini; ayette hayatın içine karışan, çalışan insanın gece ibadetindeki yükünün hafifletilmesinin gerekçesi olarak sunulduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, bu fiilin İslam'ın dünyevi çalışmayı ve rızık arayışını kutsal bir çaba (fazl-ı ilahi arayışı) olarak konumlandırmasındaki önemine dikkat çeker.

        Yebteğûne (يَبْتَغُونَ)

        Arapçada aramak, istemek, bir şeyi elde etmek için çabalamak ve sınırları aşarak talep etmek manasındaki b-ğ-y kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir yöne doğru şiddetli meyil ve arzu manasının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ibtiga" kavramının hedeflenen şeye ulaşmak için gösterilen azimli gayret anlamına geldiğini, ayette ise Allah'ın lütfunu (rızkını) helal yollardan arayan müminlerin bu meşru çabalarının gece ibadetiyle dengelendiğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemin insanın hem dünyevi hem de uhrevi kazanç için sergilediği iradi yönelişi simgelediğini yorumlar.

        Fadli (فَضْلِ)

        Arapçada artmak, fazlalaşmak, bir şeyin aslından geriye kalan bolluk ve lütuf manasındaki f-z-l köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün özünde eksikliğin zıddı olarak "artıklık" ve "üstünlük" manasının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "fazl"ın Allah'ın kullarına borçlu olmadığı halde onlara bahşettiği ihsan ve bereket olduğunu; ayette rızık aramanın "Allah'ın fazlından istemek" olarak nitelenerek ticari hayatın ahlaki bir zemine oturtulduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, fazl kavramının Kur'an'ın "cömertlik-lütuf" semantik alanının kilit taşı olduğunu, rızkın sadece bir alın teri değil ilahi bir ikram olarak görüldüğünü vurgular.

        Yukâtilûne (يُقَاتِلُونَ)

        Arapçada öldürmek, çarpışmak ve birine karşı şiddetli direnç göstermek manasındaki k-t-l kökünden türemiş, müfâale babında bir fiildir. İbn Fâris, kökün temelinde ruhun bedenden ayrılmasına sebep olan darbe ve şiddet manasının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu formun (mukatele) iki tarafın birbiriyle savaşmasını ifade ettiğini; ayette Allah yolunda sergilenen bu en ağır fedakarlığın, gece ibadetindeki zorunluluğu kaldıran en zirve "meşakkat" hali olarak zikredildiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin bu bölümünün (savaş vurgusu) Medine döneminde nazil olduğu veya Mekke sonlarında bir ön hazırlık olarak verildiği yönündeki tartışmalara değinerek; cihadın ve savunmanın manevi eğitim kadar hayati bir sorumluluk olarak sunulduğunu ifade eder.

        Salâte (الصَّلَاةَ)

        Arapçada dua etmek, yönelmek, bir şeyi bükmek ve ateşe arz etmek gibi anlamları barındıran s-l-v köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün temelinde bedenin bir şeye uyum sağlaması ve yönelmesi manasının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "salat"ın özel bir formla yapılan ibadet olduğunu, insanın Allah ile kurduğu en sistemli "bağlantı" (sıla) anlamına geldiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice slotha ve Süryanice slotha (dua/namaz) kelimeleriyle olan tarihsel ve semantik akrabalığını inceler. Toshihiko Izutsu, salatın İslam'ın etik yapısında ferdin sosyal hayattan kopmadan mutlak kudretle kurduğu sürekli disiplin hattı olduğunu vurgular.

        Zekâte (الزَّكَاةَ)

        Arapçada artmak, temizlenmek, arınmak ve bereketlenmek manasındaki z-k-v kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün özünde "temizlik" ve "gelişme" anlamlarının bir arada bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zekatın malın bir kısmını vererek geri kalanını manevi kirlerden arındırmak ve bereketi (artışı) çekmek olduğunu açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin İbranice ve Aramicedeki zakut (doğruluk/arınma) kavramıyla olan ilişkisine değinerek, Kur'an'ın bu kadim kavramı sosyal adaletin ve malî arınmanın temel taşı olarak yeniden kurguladığını ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, zekatın namazla (salat) peş peşe zikredilmesinin, bireysel maneviyat ile sosyal sorumluluk arasındaki sarsılmaz bütünlüğü simgelediğini yorumlar.

        Akridû (أَقْرِضُوا) / Kardan (قَرْضًا)

        Arapçada kesmek, koparmak ve makasla bir parçayı ayırmak manasındaki k-r-z köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının bir şeyi bütünden koparıp almak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "karz" (ödünç) kavramının, kişinin malından bir parçayı geri almak üzere "kesip vermesi" anlamına geldiğini; Allah'ın bunu kendisine verilmiş bir ödünç gibi niteleyerek (karz-ı hasen) kullarını cömertliğe ve sosyal yardımlaşmaya teşvik ettiğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin Allah'ın insana verdiği değeri gösterdiğini; mülkün asıl sahibi olmasına rağmen kulunun bağışını bir "borç" olarak kabul etmesinin eşsiz bir ilahi tevazu ve pedagoji örneği olduğunu vurgular.

        Hasenen (حَسَنًا)

        Arapçada güzel olmak, dengeli olmak, hoşa gitmek ve iyilik etmek manasındaki h-s-n kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temelinde hem dış görünüşün (estetik) hem de özün (ahlak) tam ve pürüzsüz olması manasının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hüsn"ün akıl, duyu ve nefis tarafından beğenilen her şeyi kapsadığını; "karz-ı hasen" tamlamasında ise bu bağışın riyadan uzak, sadece Allah rızası için ve en kaliteli olandan verilmesi gerektiğini ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin barındırdığı "denge" vurgusunun, verilen sadakanın muhatabı incitmeden ve en asil şekilde sunulması gerekliliğini yansıttığını yorumlar.

        Hayrin (خَيْرٍ)

        Arapçada seçmek, üstün tutmak, tercih etmek ve iyilik manasındaki h-y-r köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün özünde iki şeyden daha iyi olanı "seçme" (ihtiyar) yetisi ve mutlak iyilik anlamının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hayır"ın herkesin rağbet ettiği, faydası olan ve hikmete uygun her şeyi tanımladığını; ayette peşinen gönderilen her salih amelin bu kapsamda olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, hayır kavramının İslam ahlak felsefesinde dünyevi menfaati aşan, kalıcı ve aşkın olan "iyi"yi temsil ettiğini vurgular.

        Ecran (أَجْرًا)

        Arapçada kırılan bir kemiğin iyileşmesi (kaynaması), bir işin karşılığını vermek ve ücret manasındaki e-c-r kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir eksikliğin telafi edilmesi ve yapılan hizmetin tam bedelinin ödenmesi manasının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ecir"in özellikle yapılan hayırlı işlerin sonucunda Allah tarafından verilen manevi ve kalıcı karşılık olduğunu açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki (Süryanice/Aramice) işçiye ödenen ücret manasındaki agra ile olan bağını inceler. Prof. Dr. Sadık Kılıç, Allah'ın kullarının emeğini "ecir" olarak nitelemesinin, amellerin asla karşılıksız kalmayacağına dair mutlak bir adalet ve vefa garantisi olduğunu yorumlar.

        İstağfirû (اسْتَغْفِرُوا) / Gafûrun (غَفُورٌ)

        Arapçada örtmek, gizlemek, korumak ve bir şeyi kirden/zarardan muhafaza etmek manasındaki ğ-f-r köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün temelinde başı koruyan miğfer (mığfer) manasının yattığını; bağışlanmanın da günahın utancını ve cezasını "örtmek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "istiğfar"ın bu korumayı ve örtülmeyi talep etmek olduğunu; "Gafûr" isminin ise Allah'ın kullarının kusurlarını tekrar tekrar, sonsuz bir şefkatle örten sıfatı olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kavramın Allah-insan ilişkisinde insanın acziyetini kabul edip ilahi koruma kalkanına sığınmasını temsil eden en temel ahlaki duruşlardan biri olduğunu vurgular.

        Rahîmun (رَحِيمٌ)

        Arapçada merhamet etmek, acımak, şefkat göstermek ve ana rahmi manasındaki r-h-m kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün özünde incelik, acıma ve bir varlığı koruyup besleme duygusunun bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Rahîm" sıfatının Allah'ın mümin kullarına yönelik özel, sürekli ve merhametiyle muamele eden yönünü temsil ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki köklerine değinerek, Kur'an'ın bu kavramı sadece bir "duygu" olmaktan çıkarıp evrensel bir "varoluş yasası" haline getirdiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, surenin bu kadar şefkatli, bağışlayıcı ve kolaylaştırıcı iki isimle (Gafûr ve Rahîm) bitmesinin; gece boyu yorulan, rızık peşinde koşan ve savaşan müminlere sunulan en büyük ilahi müjde ve psikolojik teselli olduğunu vurgular.

        Yorum

        İşleniyor...
        X