Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Münâfikûn Sûresi, 11. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Münâfikûn Sûresi, 11. Ayet

    وَلَنْ يُؤَخِّرَ اللّٰهُ نَفْساً اِذَا جَٓاءَ اَجَلُهَاۜ وَاللّٰهُ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velen yu-aḣḣira(A)llâhu nefsen iżâ câe eceluhâ(c) va(A)llâhu ḣabîrun bimâ ta’melûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Allah, eceli gelince hiç kimsenin ölümünü ertelemez. Allah yapıp ettiklerinizden tamamen haberdardır.

      Allah, eceli gelince hiç kim senin ölümünü ertelemez. İnsanın ecel vakti geldiğinde, Cenâb-ı Hakk’ın onu erteleme ihtimali yoktur. Çünkü erteleyecek olsa Allah’ın sonradan hatırına gelmesi durumu ortaya çıkar. Olayların seyri konusunda bazı şeyleri sonradan hatırlayan onların câhili demektir. Âlemlerin Rabb’i böyle bir şeyle nitelendirilemez. Allah yapıp ettiklerinizden tamamen haberdardır. Yani gizli ve açık yaptığınız hiçbir şey O’na gizli kalmaz. Kastettiği şeyin gerçeğini en iyi bilen Allah'tır ve başarı sadece O'ndandır.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yu'ahhira (يُؤَخِّرَ)

        İbn Fâris, e-h-r kökünün temel olarak bir şeyin arkası, sonu ve bir şeyi ötelemek, geriye bırakmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "te’hîr" kavramının bir eylemin vaktini belirlenen zamandan sonraya bırakmak olduğunu; ayette ise bu fiilin olumsuzlanarak (len yu’ahhira), ilahi takdirle belirlenen son vaktin hiçbir şekilde esnetilemeyeceğini, yani ölümün kesin bir durdurulamazlık içerdiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu fiilin Kur'an'ın zaman algısındaki "nihailik" ilkesini temsil ettiğini; insan hayatının ilahi bir "limit" ile çevrili olduğunu ve bu limit dolduğunda zamanın akışının o kişi için ontolojik olarak durdurulduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki ertelememe vurgusunun, münafıkların 10. ayetteki "bizi biraz daha ertele" şeklindeki nafile yalvarmalarına karşı kesin bir hukuki ve teolojik yanıt olduğunu, ilahi yasada (sünnetullah) istisnai bir ek sürenin bulunmadığını belirtir.

        Allâh (اللَّهُ)

        İbn Fâris, e-l-h kökünün ibadet edilen, sığınılan ve azameti karşısında hayranlık duyulan tek yüce varlık anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ismin tüm ilahi nitelikleri kendisinde toplayan ve her türlü oluşun mutlak faili olan Yaratıcı'nın özel ismi olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenlerinin yanı sıra semitik dillerdeki (Aramice ve Süryanice) paralelliklerini inceleyerek, Kur'an'ın bu ismi mutlak monoteizmin ve evrensel hükümranlığın merkezi olarak konumlandırdığını belirtir; bu ayette "ertelemez" fiilinin faili olarak zikredilmesi, hayat ve ölüm üzerindeki tek yetkin gücün O olduğunu vurgular. Theodor Nöldeke, ismin monoteistik evriminde bölgedeki dini geleneğin etkilerini tartışırken, Kur'an metninde ismin her türlü eksiklikten münezzeh, mutlak irade sahibi bir otoriteyi temsil ettiğini açıklar.

        Nefsen (نَفْسًا)

        İbn Fâris, n-f-s kökünün temel olarak nefes almak, bir şeyin çıkışı, ruh ve kişinin özü (zât) anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nefs" kelimesinin burada her bir bireyi, yani canlılık özelliğine sahip olan her bir insan tekinin şahsiyetini temsil ettiğini ifade eder; ayetteki nekira (belirsiz) kullanımın "hiçbir can, hiçbir kimse" anlamında genel bir kapsayıcılık bildirdiğini, ölüm kanununun sınıfsal veya inançsal bir ayrım gözetmeksizin her birey için geçerli olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, nefs kavramını Kur'an'ın insan tasavvurunda irade ve sorumluluk yüklenen "benlik" olarak analiz eder; burada nefsin ölümle karşılaşması, dünyevi sorumluluk süresinin dolması ve bireysel varoluşun yeni bir aşamaya geçişi olarak nitelendirilir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), nefsin burada biyolojik bir canlılıktan öte, Allah katında muhatap alınan hukuki ve ahlaki bir özne olduğunu vurgular.

        Câe (جَاءَ)

        İbn Fâris, c-y-e kökünün bir şeyin bir yerden gelmesi, ulaşması ve ortaya çıkması anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ityân" kelimesinden farklı olarak "meî'" (gelmek) eyleminin genellikle önemli, büyük ve bazen de zorlu durumların vuku bulması için kullanıldığını; ölüm vaktinin gelmesinin (câe) kaçınılmaz ve sarsıcı bir "varış" olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu fiilin ayette zamanın bir sınır noktasına çarpmasını simgelediğini, beklenen o "an"ın (ecel) artık bir potansiyel olmaktan çıkıp gerçekleşen bir hakikate dönüşmesini temsil ettiğini analiz eder.

        Eceluhâ (أَجَلُهَا)

        İbn Fâris, e-c-l kökünün bir şey için belirlenmiş vakit, süre ve mühlet anlamına geldiğini, bir şeyin gecikmeksizin sona ereceği noktayı temsil ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ecelin her varlık için takdir edilmiş olan değişmez yaşam süresi ve bu sürenin bitiş anı olduğunu ifade eder; ayetteki tamlama (onun eceli), her nefsin kendine özel bir süresi olduğunu ve bu sürenin ilahi bir plan dahilinde sabitlendiğini gösterir. Toshihiko Izutsu, ecel kavramının Kur'an'ın zaman kozmolojisinde "belirlenmiş son" (terminum) anlamına geldiğini; insanın bu sınırı geçme veya geriye çekme yetkisinin olmadığını, ecelin gelmesinin bir "vade dolumu" olarak ontolojik bir kesinlik taşıdığını vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ecelin bu bağlamda münafıkların dünyevi hırslarına ve erteleme taleplerine karşı çekilmiş en keskin sınır olduğunu belirtir.

        Habîrun (خَبِيرٌ)

        İbn Fâris, h-b-r kökünün bir şeyin iç yüzünü bilmek, derinlemesine bilgi sahibi olmak ve tecrübe etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "habîr" isminin sadece zahiri (dış) bilgiyi değil, bir şeyin gizli kalan kısımlarından, inceliklerinden ve ruhundan haberdar olmayı ifade ettiğini; Allah'ın bu sıfatla zikredilmesinin, münafıkların gizli niyetlerini, sakladıkları nifakı ve amellerinin arkasındaki sahtekarlığı en ince detayına kadar bildiğini vurguladığını açıklar. Toshihiko Izutsu, bu terimi Allah'ın "Alîm" (bilen) sıfatından daha spesifik bir derinlikte, özellikle ahlaki eylemlerin içsel niyetlerini süzebilen bir "uzman bilgi" (expert knowledge) olarak analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, habîr sıfatının burada bir tehdit ve uyarı tonu taşıdığını, ölüm anında insanın mazeretlerinin bu mutlak bilgi karşısında hiçbir geçerliliğinin olmayacağını ifade eder.

        Ta'melûn (تَعْمَلُونَ)

        İbn Fâris, a-m-l kökünün temel olarak bir şeyi niyetle, bilinçle ve amaçlı bir şekilde yapmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "amel" kavramını rastgele yapılan hareketlerden (fiil) ayırarak, bir iradeye dayalı olan her türlü eylem olarak tanımlar; ayetin sonunda geçmesi, insanın eceline kadar yaptığı tüm o iradi davranışların (nifak, yalan, infak veya engelleme) ilahi bir kayda tabi olduğunu gösterir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'da amelin imanın veya küfrün pratik bir aynası olduğunu, özellikle münafıkların dillerindeki "iman" iddiası ile ellerindeki "amel" (ikiyüzlülük) arasındaki çelişkinin Allah katındaki habîr sıfatıyla deşifre edildiğini analiz eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu eylemlerin (amel) ahiret bilançosunun temelini oluşturduğunu ve münafıkların tüm sinsi planlarının bu ilahi denetime dahil olduğunu vurgular.

        Yorum

        İşleniyor...
        X