اِذَا جَٓاءَكَ الْمُنَافِقُونَ قَالُوا نَشْهَدُ اِنَّكَ لَرَسُولُ اللّٰهِۢ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ اِنَّكَ لَرَسُولُهُۜ وَاللّٰهُ يَشْهَدُ اِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ لَـكَاذِبُونَۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Münâfikûn Sûresi, 1. Ayet
Daralt
X
-
Münafıklar sana geldiklerinde, 'Tanıklık ederiz ki sen gerçekten Allah'ın elçisisin' derler. Senin hiç kuşkusuz kendi elçisi olduğunu Allah elbette biliyor; ama Allah tanıklık eder ki münafıklar (inandık derken) kesinlikle yalan söylemektedirler.
Münafıklar sana geldiklerinde, ‘Tanıklık ederiz ki sen gerçekten Allah’ın elçisisin’ derler. Buradaki tanıklık ederiz anlamındaki sözcüğün yorumunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları buna “neşhedu” (نشهدُ), yani yemin ederiz anlamını vermiştir. Bazıları da şahitlik yapma mânasını vermiştir. Bu lafzı yemin anlamına yorumlayanlar, “onlar yeminlerini kalkan edindiler” meâlindeki âyeti delil gösterirler. Şahitlik yapmak mânasına hamledenler de âyeti (أَيْمَانَهُمْ) yerine (إِيمَانَهُمْ) şeklindeki kıraati esas almıştır. Buna göre âyetin anlamı onlar imanlarını kalkan edindiler şeklindedir, yani tasdik etmelerini. Bu âyet tek kıraatle değil iki şekilde de okunmuştur. Her iki lafızla kırâat edildiği için iki anlam da mevcuttur. En doğrusunu Allah bilir.
Münafıklar sana geldiklerinde, ‘Tanıklık ederiz ki sen gerçekten Allah’ın elçisisin’ derler. Aslında Resûlullah sallallâhu aleyhi ve selleme münafıkların tamamı değil sadece bir kısmı gelmişti. Tanıklık ederiz anlamındaki lafzı da böyledir; bazı yorumlara göre bu lafız, “nuksimu” (نقسم), yani yemin ederiz demektir. Yemin ise tebaanın ve ayak takımın değil, reislerin ve önderlerin fiilidir. Bu da söz konusu fiili, münafıkların ancak bir kısmının işlediğini gösterir. Ama Cenâb-ı Hak, o bir kısmı, “bütün” konumundaki lafızla ifade etmiştir. Bundan anlaşılmaktadır ki zahirde umûm ifade eden her lafız o isme dâhil olan herkesi kapsamaz. Bu durumda lafzın zâhir ve hakikat anlamına bakılmalıdır; umûmileştirmeyi gerektiriyorsa umûma hamledilir, tahsisi gerektiriyorsa da tahsis edilir. En doğrusunu Allah bilir.
Allah tanıklık eder ki münafıklar (inandık derken) kesinlikle yalan söylemektedirler. Burada şöyle bir problem vardır: Münafıklar sadece tanıklık ederiz ki sen gerçekten Allah’ın elçisisin, demişlerdi; onların bu sözlerinin doğru olduğu bilindiği halde nasıl olur da Allah onların yalancı olduklarına şahitlik yapmaktadır? En doğrusunu Allah bilir ya, bunun sebebi şu olmalıdır: Söz konusu kimseler Resûlullahın (s.a.) bulunmadığı yerlerde kendisini yalanlamışlar ve ona muhalefet etmişlerdir, fakat Resûlullahın (s.a.) onların bu hallerine muttali olduğunu da düşünmüşlerdir. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem’e gelip tanıklık ederiz ki sen Allah’ın elçisisin diyerek özür dilemekte, bizim söylediğimiz sözler konusunda sana gelen haberler doğru değildir, biz öyle bir şey söylemedik demektedirler. İşte Cenâb-ı Hak onların söylemediklerini iddia ettikleri sözlerde yalancı olduklarını haber vermektedir. Cenâb-ı Hakk’m, “Onlar söylemediklerine dair Allah adına yemin ediyorlar. Oysa inkârcılık içeren sözü elbette söylediler” meâlindeki âyetine bakmaz mısın? Âyete şöyle de anlam verilebilir: Onlar, dillerimizle söylediğimiz gibi kalplerimizle de senin Allah’ın resûlü olduğuna şahitlik ederiz demişlerdi. Cenâb-ı Hak da münafıklar kesinlikle yalan söylemektedirler diye buyurarak onların, kalplerindeki imanın varlığına şahitlik etmelerinde yalancı olduklarını haber vermiştir. Tanıklık ederiz anlamındaki sözcük, biz senin peygamberliğini kalben biliyoruz anlamına da gelebilir. Buna göre de, peygamberliğini kalben bildiklerini söyledikleri o söz hakkında Cenâb-ı Hak, Allah tanıklık eder ki münafıklar kesinlikle yalan söylemekte olduklarını haber vermektedir. Konuya âyetler ve deliller açısından bakıldığında, Hz. Peygamberin (s.a.) risâletini elbette onların da bilmeleri gerekirdi. Fakat onlar küçümsemek için ve inat olsun diye bu bilgi yollarına gözlerini kapatmışlardı, böylece söz konusu bilgi, gerçek bir cehâlet haline gelmişti. Bir de onlar içlerinden bunu bildiklerini söylediler, ama Allah, onların Hz. Peygamber’in (s.a.) risâletini bildikleri yönündeki sözlerinde yalancı olduklarını haber vermiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Burada bilinmesi gereken bir şey de, onların, “senin Allah’ın peygamberi olduğuna şahitlik ederiz” demeye neden ihtiyaç duyduklarıdır. Pek çok mümin Resûlullahın (s.a.) yanına gidiyor, ama böyle bir şey demiyordu, münafıklar neden böyle söylemek ihtiyacını duymuştur? En doğrusunu Allah bilir ya, bize göre bunun mânası şudur: Onlar, Allaha ve resulüne karşı hile yapmaya alışkındı, Cenâb-ı Hak bu sözle onları imtihan etmiştir. Muhtemeldir ki onlar alışkanlıklarına uygun davrandılar. Kendilerinin âdeti şöyleydi: Müslümanlarla karşılaştıklarında, “Biz de sizin gibi iman ettik” diyorlardı, müşriklerle karşılaşınca da, “Biz sizinle beraberiz, onlarla sadece alay ediyoruz” derlerdi. Resûlullah (s.a.) ile karşılaştıklarında da, her ortamda karakterlerine ve huylarına uygun olan mûtat tabiatlarını sergileyerek, “Tanıklık ederiz ki sen Allah’ın elçisisin” diyorlardı. En doğrusunu Allah bilir. Muhalefetlerinin ve yalanlamalarının Resûlullaha (s.a.) ulaşmış olmasından korktukları için, kendisiyle karşılaştıklarında, eğer muhalefetleri kendisine ulaşmış ise özür dileme anlamında; şahitlik ederiz ki sen Allah’ın elçisisin demiş olmaları da mümkündür. Yüce Mevla’nın “onlar her gürültüyü kendilerine yönelik sanırlar” buyurduğuna bakmaz mısın? Onlar kalplerinde gizledikleri nifaktan dolayı, Resûlullah (s.a.) ile konuşan herkesin kendileri hakkında konuştuklarını zannediyorlardı. İşte yukarıdaki âyet de bu anlamdadır. En doğrusunu Allah bilir.
Sonra, bu şahitlik lafzı yemin mânasına geldiğine göre, âyette “neşhedu billâhi” (نشهد بالله), yani Allah adına yemin ederiz, demeyip sadece (نشهد), yani yemin ederiz dediler. Alışılmış olan, bir müminin yemin ettiği zaman Cenâb-ı Hak adına yemin etmesidir. Burada ise sadece yemin ederiz anlamında “neşhedu” (نشهد) demekle yetinilmiştir. Bu husus, “neşhedu” sözü burada, kendisine işaret edilen mânadan dolayı yemin mânasına gelir diyen mezhebimizin delilidir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
Münâfikûn (المنافقون)
İbn Fâris, n-f-k kökünün temel olarak bir tarla faresinin (yerboğa) yuvasından çıkış deliği (nâfika) ile ilgili olduğunu belirterek, bu kelimenin bir yönü gösterip diğerini gizleme eylemini temsil ettiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî bu görüşü destekleyerek nifakın dine bir kapıdan girip diğerinden çıkmak anlamına geldiğini, bu ayetin bağlamında ise dışarıdan inancı sergilerken içeride inançsızlığı gizlemeye işaret ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kur'an'ın dünya görüşünde salt kabilevi bir ihanetten derin bir dini ikiyüzlülüğe doğru karmaşık bir kavramsal değişimi temsil ettiğini, ayette geçen dışsal sözlü tanıklığın içsel durumla doğrudan çeliştiğini vurgular. Arthur Jeffery, terimin kökenini araştırırken bunun tamamen Arapça bir gelişim mi olduğu yoksa Habeşçe "nafaqa" (bölünmek, ayrılmak veya şüphe duymak) kelimesinden mi etkilendiğini tartışır ve özellikle Medine'de bu spesifik grubun ortaya çıktığı sosyopolitik bağlam göz önüne alındığında, kelimenin dini ikiyüzlülük anlamının Habeş Hristiyan kullanımından renk almış olabileceğini belirtir. Theodor Nöldeke de Habeşçe bağlantısına değinerek, dini şüpheci veya ikiyüzlü şeklindeki özel dini anlamın bu dilden Arapçaya uyarlandığını öne sürer. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, terimin spesifik olarak Medine dönemindeki sosyopolitik bir kimliğe işaret ettiğini, münafıkların inanç beyanını yalnızca statülerini güvence altına almak için siyasi bir kalkan olarak kullandıklarını ve eylemlerinin teolojik bir şüpheden ziyade sosyopolitik bir pragmatizm biçimi olduğunu vurgular.
Neşhedü (نشهد)
İbn Fâris, ş-h-d kökünün temel olarak hazır bulunmayı, bilmeyi ve kişinin doğru olduğunu bildiği şeyi beyan etmesini ifade ettiğini, tanıklığın mutlak kesinlik gerektirdiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "şehâdet" kavramının gözle görmeyi veya basiretle algılamayı içerdiğini, bu ayetin bağlamında münafıkların gerekli içsel inançtan yoksun bir şekilde yalnızca sözlü bir tanıklık beyanında bulunduklarını detaylandırır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal alanında "şehâdet" kavramını inancın ve bağlılığın nihai ifadesi olarak analiz eder; ancak bu ayette "tanıklık etme" eyleminin dini özünden boşaltıldığını ve bir aldatma aracı olarak silah haline getirildiğini, böylece tanıklık etmenin dilbilimsel eylemi ile konuşanın psikolojik gerçekliği arasında keskin bir zıtlık yaratıldığını belirtir.
Resûl (رسول)
İbn Fâris, r-s-l kökünün temel anlamının akış, ardışıklık ve bir şeyi nazikçe göndermekle ilgili olduğunu, bunun zamanla bir mesaj veya elçi göndermek anlamında evrildiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "resûl" kelimesini belirli bir ilahi görev ve mesajla gönderilen, itaat gerektiren bir otorite taşıyan kişi olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, terimi Tanrı ve insanlık arasındaki ilişkisel yapı içinde ele alarak, "resûl"ün ilahi iradenin merkezi iletişim kanalı olduğunu; ayette münafıkların bu unvanı dışsal olarak kabul etmelerinin, bu otoritenin teolojik sonuçlarını reddetseler bile, Medine'deki nihai sosyopolitik otorite kaynağıyla kendilerini hizalamaya yönelik hesaplı bir girişim olduğunu tartışır.
Allâh (الله)
İbn Fâris, e-l-h kökünün ibadet etme, sevgi veya korkuyla birine yönelme ya da büyüklük karşısında şaşkına dönme/kamaşma anlamlarını içerdiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin tüm ilahi sıfatları kapsayan Gerçek Yaratıcı'nın özel ismi olduğunu ifade eder. Celaleddin el-Suyuti, ismin "el-ilah"tan türeyip türemediği veya Süryanice/Aramice kökenli olup olmadığına dair tartışmalara değinmekle birlikte, geleneksel olarak özel bir Arapça isim olarak kabul edildiğini kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice ve Süryanice (Alaha) bağlantılarını inceleyerek ismin İslam öncesi Arabistan'da bilindiğini ancak Kur'an'da şirk çağrışımlarından arındırıldığını; bu ayetin bağlamında münafıkların, yalan yere yaptıkları tanıklığı meşrulaştırmak ve aldatmacalarını maskelemek için en yüksek otoriteyi yardıma çağırarak Tanrı'nın adını kullandıklarını belirtir. Theodor Nöldeke, Aramice alıntı görüşüne katılarak, bölgedeki Yüce Varlık kavramsal evriminin, Kur'an metninde bulunan spesifik monoteistik ifadeyi güçlü bir şekilde etkilediğini öne sürer.
Ya'lemu (يعلم)
İbn Fâris, a-l-m kökünün bir şeyin kendisiyle ayırt edildiği ve bilindiği bir iz, işaret veya alamet anlamına geldiğini tanımlar. Râgıb el-İsfahânî, "ilim" kavramını bir şeyin gerçek özünü algılamak olarak tanımlar ve kazanılmış olan insan bilgisi ile gizli ve açık her şeyi kuşatan ilahi bilgi arasındaki farkı ortaya koyar. Toshihiko Izutsu, bu ayette Tanrı'nın bilgisinin mutlak ve nüfuz edici doğasını (ilim), münafıkların yüzeysel ve aldatıcı sözlü beyanlarıyla karşılaştırarak analiz eder; ilahi bilginin, gizli psikolojik durumların nihai ortaya çıkarıcısı olarak işlev gördüğünü ve münafıkların siyasi manevralarını Tanrı katında tamamen yararsız kıldığını gösterir.
Kâzibûn (كاذبون)
İbn Fâris, k-z-b kökünün temel olarak gerçekten sapmak, bir şeyin gerçekliğini söz veya eylemle değiştirmek anlamına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "kizb" kelimesinin, bilerek veya cehaletten dolayı, bir şey hakkında gerçekte olduğunun aksine bilgi vermek olduğunu, ancak bu bağlamda münafıkların sözlerinin inançlarıyla uyuşmadığı kasıtlı bir aldatmaca olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, "kizb"i Kur'an'ın inançsızlık kelime dağarcığındaki temel bir terim olarak analiz eder ve bunun yalnızca olgusal bir yanlışlığı değil, derin bir ahlaki ve ruhsal yalanı temsil ettiğini açıklar; ayette Tanrı'nın onların ifadesinin olgusal gerçekliğini (Muhammed'in gerçekten Elçi olduğunu) onaylarken aynı anda onları "yalancı" ilan etmesindeki anlamsal gerilime dikkat çeker, zira yalan önermenin nesnel gerçeğinde değil, onların içsel durumunda ve tanıklıklarının arkasındaki sahte niyette yatmaktadır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki yalan söyleme suçlamasının Medine toplumundaki derin sosyolojik çatlağı ortaya çıkardığını, dilbilimsel hakikatin nasıl yalan için manipüle edilebileceğini gösterdiğini ve dini fırsatçı amaçlar için kullananlarla samimi inananlar arasına net bir sınır çektiğini belirtir.
Yorum
Yorum