يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَوَلَّوْا قَوْماً غَضِبَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ قَدْ يَـئِسُوا مِنَ الْاٰخِرَةِ كَمَا يَـئِسَ الْكُفَّارُ مِنْ اَصْحَابِ الْقُبُورِ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mümtehine Sûresi, 13. Ayet
Daralt
X
-
"Ey iman edenler! Allah’ın kendilerine gazap ettiği, inkârcıların kabirlerde yatanlardan (onların dirileceklerinden) ümit kestikleri gibi âhiretten ümit kesmiş bir topluluğu dost edinmeyin."
Ey iman edenler! Allah’ın kendilerine gazap ettiği kavmi dost edinmeyin. Bu mealdeki âyetin yahudiler hakkında gelmiş olması mümkündür, çünkü Allah Teâlâ, onlara gazap etmişti. Azız ve Celil olan Allah sanki bize, kendisinin gazap ettiği kişilere gazap etmemizi, O’nun düşman olduğu kişilere düşman olmamızı ve O'nun dost olduklarına da dost olmamızı emretmektedir. İnkârcıların kabirlerde yatanlardan (onların dirileceklerinden) ümit kestikleri gibi âhiretten ümit kesmişlerdir, mealindeki beyanın iki yorumu vardır. Biri, yahudiler peygamberimiz Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellemin TevTat’ta haber verilen niteliklerini değiştirmişler ve tahrif etmişlerdi. Cenâb-ı Hak, onların âhirette Allah’ın sevabından ümitlerini kestiklerini Tevrat’ta belirtmişti, tıpkı inkârcıların kabirlerde yatanlardan ümitlerini kestikleri gibi. Yani tekrar dirilmelerinden ümit kestikleri gibi. Diğeri de kabirlerdeki kâfirler Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden ümit kestikleri gibi, onlar da Allah’ın rahmetinden ümit kesmişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
Âmenû (آمَنُوا)
İbn Fâris, "e-m-n" kökünün temelinde güven, korkunun zıttı olan emniyet ve tasdik anlamlarının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "iman"ın kişinin bir gerçeği sarsılmaz bir güvenle benimsemesi ve içsel bir huzura kavuşması olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kur'an'ın anlamsal dünyasında teolojik bir kimlik inşa ettiğini, İslam öncesi dönemdeki "güvenlik" anlamından sıyrılarak Allah'ın mutlak otoritesine duyulan ontolojik bir bağlılığa dönüştüğünü analiz eder. Arthur Jeffery, kelimenin dini bir terim olarak gelişiminde Süryanice ve Habeşçe gibi semitik dillerdeki eşasıllı sözcüklerin etkisini tartışır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin sonundaki bu hitabın, müminlerin siyasi ve dini aidiyetlerini netleştirmeleri gereken bir uyarı mahiyetinde olduğunu belirtir.
Tetevellev (تَتَوَلَّوْا)
İbn Fâris, "v-l-y" kökünün bir şeye bitişik olmak, araya engel girmeden yakınlaşmak ve desteklemek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tevelî" eyleminin birini dost edinmek, onun yönetimini ve otoritesini kabul etmek olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, "velayet" kavramının Kur'an'da inananlar arası sarsılmaz bir sosyal ve dini bağı simgelediğini; ayette ise bu bağın yanlış tarafa (Allah'ın gazabına uğrayanlara) yöneltilmesinin kesinlikle yasaklandığını analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiilin müminin kalbi ve siyasi tercihlerindeki ontolojik sadakatini temsil ettiğini, Allah'ın düşmanlarıyla kurulan yakınlığın bu sadakati zedelediğini vurgular.
Kavmen (قَوْمًا)
İbn Fâris, "k-v-m" kökünün bir yerde ayakta durmak, toplanmak ve bir işi üstlenmek anlamlarını taşıdığını; "kavm" kelimesinin ise ortak bir amaç veya nesep etrafında bir araya gelen topluluğu ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kavramın genellikle bir lidere veya sisteme bağlı sosyal bir bütünlüğü anlattığını söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "kavm" nitelemesinin tarihsel bağlamda özellikle müslümanlara karşı düşmanca tavır alan Medine çevresindeki grupları ve müşrikleri kapsayan genel bir politik tanımlama olduğunu analiz eder.
Gadibe (غَضِبَ)
İbn Fâris, "ğ-d-b" kökünün sertlik, şiddet ve öfke anlamına geldiğini; kökün asıl manasının bir şeyin katılaşması (sinirin kabarması gibi) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah'a nispet edilen gazabın insani bir duygu olan "intikam arzusu" değil, suçluya yönelik "cezalandırma iradesi" ve "hoşnutsuzluk" olduğunu ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ilahi gazabın ayette geçmiş zaman kipiyle (gadibe) kullanılmasının, bu topluluğun sapkınlığının ve hak ettikleri cezanın ilahi bilgide kesinleşmiş bir vakıa olduğunu gösteren retorik bir vurgu taşıdığını analiz eder.
Yeisû (يَئِسُوا)
İbn Fâris, "y-e-s" kökünün bir şeyden ümidi kesmek, mahrum kalmak ve bir şeyin imkansızlığına kanaat getirmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "yeis" kavramının kişinin beklentisinin tamamen tükenmesi olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin ayetteki eskatolojik bağlamda, inkar edenlerin ahiretin varlığına veya oradaki kurtuluşa dair hiçbir içsel umutlarının kalmadığını, manevi bir körlük ve karanlık içinde olduklarını nitelediğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kafirlerin psikolojik durumunu yansıttığını ve onların ahiret gerçeğine karşı sergiledikleri mutlak umutsuzluğun bir tasviri olduğunu belirtir.
El-Âhirati (الْآخِرَةِ)
İbn Fâris, "e-h-r" kökünün bir şeyin sonu, sonrası ve gecikmiş olanı anlamlarına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "ahiret" kelimesinin dünya hayatının (ula) zıttı olarak, insanın varacağı nihai ve ebedi durağı tanımladığını belirtir. Toshihiko Izutsu, bu kavramın Kur'an'ın anlamsal alanında "şimdiki zaman" (dünya) ile "nihai gelecek" arasındaki gerilimi temsil ettiğini ve müminin hayatını şekillendiren temel eskatolojik ufuk olduğunu analiz eder.
El-Küffâru (الْكُفَّارُ)
İbn Fâris, "k-f-r" kökünün temelinde bir şeyi örtmek ve gizlemek anlamının bulunduğunu; hakikatin üzerini örtenlere bu yüzden kâfir dendiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi Allah'ın birliğini ve nimetlerini inkar ederek nankörlük edenleri ifade etmek için kullanır. Toshihiko Izutsu, "küfr" kavramının Kur'an terminolojisinde "iman"ın ontolojik karşıtı olduğunu ve Allah'ın işaretlerine karşı sergilenen aktif ve bilinçli bir reddediş sistemini simgelediğini detaylandırır. Arthur Jeffery, kelimenin teolojik bir terim olarak Süryanice ve Aramice dini literatürle olan kavramsal ilişkisini tartışır.
Ashâbi (أَصْحَابِ)
İbn Fâris, "s-h-b" kökünün bir şeyle sürekli beraber olmak, eşlik etmek ve ondan ayrılmamak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ashab" kelimesinin bir duruma, kişiye veya mekâna uzun süre mülazemet eden, onunla özdeşleşen kimseler olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, buradaki kullanımın hem kabirdekileri (ölüleri) hem de kabre girecek olanları niteleyen, mekânsal ve zamansal bir aidiyeti simgeleyen teknik bir terim olduğunu belirtir.
El-Kubûr (الْقُبُورِ)
İbn Fâris, "k-b-r" kökünün gömmek, gizlemek ve bir şeyi toprağın altına koymak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kabir" kelimesinin ölülerin konulduğu ve bedenlerin saklandığı yer olduğunu ifade eder. Gabriel Said Reynolds, "kabir" tasavvurunun Kur'an'da ahiret ve diriliş süreciyle olan sıkı bağlantısının, Geç Antik Çağ'ın semitik dini geleneklerindeki eskatolojik temalarla paralellik arz ettiğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu kelimeyle bitmesinin, inkar edenlerin ahirete dair umutsuzluklarını kabirdeki ölülerin bir daha dirilmeyeceğine dair duydukları cahiliye inancıyla örneklendiren çarpıcı bir son olduğunu tahlil eder.
Yorum
Yorum