Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mücâdele Sûresi, 22. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mücâdele Sûresi, 22. Ayet

    لَا تَجِدُ قَوْماً يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ يُوَٓادُّونَ مَنْ حَٓادَّ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَلَوْ كَانُٓوا اٰبَٓاءَهُمْ اَوْ اَبْنَٓاءَهُمْ اَوْ اِخْوَانَهُمْ اَوْ عَش۪يرَتَهُمْۜ اُو۬لٰٓئِكَ كَتَبَ ف۪ي قُلُوبِهِمُ الْا۪يمَانَ وَاَيَّدَهُمْ بِرُوحٍ مِنْهُۜ وَيُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُۜ اُو۬لٰٓئِكَ حِزْبُ اللّٰهِۜ اَلَٓا اِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْمُفْلِحُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Lâ tecidu kavmen yu/minûne bi(A)llâhi velyevmi-l-âḣiri yuvâddûne men hâdda(A)llâhe ve rasûlehu velev kânû âbâehum ev ebnâehum ev iḣvânehum ev ‘aşîratehum(c) ulâ-ike ketebe fî kulûbihimu-l-îmâne ve eyyedehum birûhin minh(u)(s) ve yudḣiluhum cennâtin tecrî min tahtihâ-l-enhâru ḣâlidîne fîhâ(c) radiya(A)llâhu ‘anhum ve radû ‘anh(u)(c) ulâ-ike hizbu(A)llâh(i)(c) elâ inne hizba(A)llâhi humu-lmuflihûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Allah'a ve âhiret gününe iman eden bir topluluğun, Allah'a ve peygamberine düşmanlık eden kimselere -babaları, oğulları, kardeşleri yahut diğer akrabaları da olsa- sevgiyle bağlandıklarını göremezsin. İşte Allah bu müminlerin kalplerine imanı nakşetmiş ve onları katından bir ruh ile desteklemiştir. Onları -orada ebedi kalmak üzere- altından ırmaklar akan cennetlere yerleştirecektir. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar Allah'tan yanadırlar; iyi bilinmeli ki kurtuluşa erecek olanlar da Allah'tan yana olanlardır!"

      Allah ve Peygamber Düşmanlarına Dostluk Göstermek

      Allah'a ve âhiret gününe iman eden bir topluluğun, Allah'a ve Peygamber'ine düşmanlık eden kimselere sevgiyle bağlandıklarını göremezsin. Tefsîrcilerin tamamı bu âyetin Hâtıb b. Ebû Beltea hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir. Çünkü o, 'Hz. Peygamber size saldırmak için hazırlık yapıyor, hemen tedbirinizi alım, diye Mekkelilere bir mektup yazmıştı. Onun Mekke'de yaşayan yakınları vardı, bu mektubu da Mekkeliler nezdinde bir itibarının bulunması arzusuyla yazımıştı. Resûl-i Ekrem (s.a.) duruma muttali olunca, "neden böyle bir şey yaptın?" diye sormuş, o da az önce kaydettiğimiz gerekçesini söylemişti. İşte âyet, bunun üzerine nazil olmuştur. Ayet, müfessirlerin belirttiği gibi bu olay üzerine nazil olmuşsa, iki yönden Hâtıbın berâatine işaret etmiş olmaktadır. Birincisi o, inanmaktan ve Resûlullah'ı (s.a.) tasdik etmekten vazgeçmiş değildir, ondan sonra da asla böyle bir şeye yanaşmamıştır. İkincisi, onun maksadı Mekkelilere dost olmak değildi, onların kalplerine dost olduğu fikrini yerleştirmekti. Aslında o, sadece dostluk fikrini ilka ediyordu. "Onlara sevgi göstererek dost edinmeyin" âyetinde de işaret edildiği üzere, bazan böyle şeyler olur. En doğrusunu Allah bilir. Şayet âyet-i kerîme Hâtıb'tan başka kişiler hakkında nazil olduğu söylenecek olursa, o zaman Cenâb- Hakk'a gerçek anlamda iman eden ve imanlarında sebat gösteren müminler hakkında nåzil olmuştur. Zira iman ehli üç gruptur: Birinci grup, imanlarını haykıran ve düşmanlarına karşı savaş meydanlarında vuruşanlardır. İkinci grup, bunu açıklamaya cesaret edemeyen, er meydanına çıkamayan, fakat kendilerinden güçlü olanlara sığınanlardır. Üçüncü grup, mütereddit olanlardır; gizlice kâfirlere dostluk gösteren, ancak açıktan müminlere uyanlardır. Bu durumda Allah'a iman eden bir topluluğu bulamazsın cümlesinin, Cenâb- Hakk'a ve âhiret gününe gerçek anlamda iman eden insanların, Allah'a ve resûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin, anlamına gelmesi muhtemeldir. Onlara ancak hakiki imana sahip olmayanlar dost olabilir. Bu durumda âyet, Allah müminlerin kalplerine imanı nakşetmiştir meâlindeki cümlede de ifade edildiği üzere, onların kalplerindeki imanın varlığını haber vermektedir. Yani Allah onların kalplerine imanı yerleştirmiştir, onlar da bundan geri dönmezler, demektir. Bu ifade, imanın mekânının kalp olduğunu da göstermektedir. İbn Mesûd (r.a.) da âyeti, Allah'a ve âhiret gününe iman eden insanlar, Allah'a düşman olanlara dost olmazlar, diye yorumlamıştır.

      Allah, katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Denilmiştir ki Allah onları, kalplerine yerleştirdiği iman nûru ile desteklemiştir. Azîz ve Celîl olan Allah, müminleri imanda sabit kıldı; O, şöyle buyurdu: "Allah sağlam sözle iman edenleri sağlam tutar". "Güzel bir ağaca benzeyen güzel bir söz..." Allah, katından bir ruh ile onları desteklemiştir, meâlindeki cümleye, katından bir rahmetle desteklemiştir, anlamı da verilmiştir. Sonra Cenâb-ı Hak o insanları tavsif ediyor ve âhirette alacakları sevabı şöyle beyan ediyor: Onları -orada ebedî kalmak üzere- altından ırmaklar akan cennetlere yerleştirecektir. Allah onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah'tan yanadırlar. Yani daha önce de belirttiğimiz gibi onlar, Allah'ın ordusudur, O'nun emriyle hareket ederler, O'nun düşmanlarına karşı savaşırlar, O'nun dostlarıyla dost olurlar. İşte bu şekilde onlar Allah'ın askerleri olduklarını gösterirler. İyi bilinmeli ki, kurtuluşa erecek olanlar da Allah'tan yana olanlardır. Denilmiştir ki onlar kurtuluşa ermiş kişilerdir. Bu âyete, onlar Allah'ın nimetleri içinde devamlı kalacaklardır, anlamı da verilmiştir. En doğrusunu Allah bilir, dönüş O'nadır, varılacak yer sadece O'nun yanıdır.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Tecidü (تَجِدُ)

        İbn Fâris, v-c-d kökünün bir şeyi bulmak, ona ulaşmak, hissetmek ve bir duruma tanıklık etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "vicdân" ve "vücûd" kavramlarıyla da bağlantılı olan bu fiilin, burada sadece fiziksel bir arayış ve bulmayı değil, akli ve kalbi bir tespiti, bir hakikati kavrama halini ifade ettiğini açıklar. Ayetin bağlamında bu fiil, Allah'a iman ile O'nun düşmanlarına muhabbet beslemenin aynı kalpte "bulunamayacağı" gerçeğine yönelik kesin bir tespiti yansıtır.

        Yü'minûne (يُؤْمِنُونَ)

        İbn Fâris, e-m-n kökünün korkunun zıddı olarak güven duymak, emin olmak ve iç huzuruyla tasdik etmek manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, imanın salt dille edilen bir ikrardan ziyade, nefsin ve kalbin ilahi hakikate bütünüyle teslim olup şüphelerden arınmış bir güven (emniyet) haline girmesi olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kur'an'ın etik ve ontolojik merkezinde yer aldığını, inananların sadece teorik bir kabule değil, Allah'a duyulan mutlak bir sadakat ve varoluşsal bir güvene sahip olduklarını analiz eder.

        Yüvâddûne (يُوَادُّونَ)

        İbn Fâris, v-d-d kökünün bir şeyi arzulamak, ona sevgi beslemek ve içten içe meyletmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "meveddet" kelimesinin derin ve samimi bir sevgiyi ifade ettiğini, buradaki eylemin mümin kalplere yerleşmemesi gereken, ilahi otoriteye isyan edenlere yönelik muhabbet olduğunu açıklar. Aisha Abdurrahman, fiildeki "müfâale" (karşılıklılık) vezninin, bu sevginin tek taraflı bir duygudan ziyade, karşılıklı bir dayanışma, sosyal bir ittifak ve aktif bir dostluk ilişkisi kurmak anlamına geldiğini vurgular.

        Hâdde (حَادَّ)

        İbn Fâris, h-d-d kökünün iki şey arasındaki engel, ayırıcı sınır ve son nokta manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "muhâdde" kavramının, bir tarafın kendi sınırını çizerek karşı tarafın sınırını ihlal etmesi veya ona kasten cephe alması olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiilin sıradan bir itaatsizliği değil, Allah'ın ve elçisinin çizdiği hukuki ve ahlaki sınırlara (hududullah) karşı örgütlü, kibirli ve aktif bir başkaldırıyı sembolize ettiğini analiz eder.

        Aşîratehüm (عَشِيرَتَهُمْ)

        İbn Fâris, a-ş-r kökünün on sayısı ve bir araya gelip kaynaşmış topluluk anlamlarına geldiğini, insanın yakın çevresine ve akrabalarına bu ismin verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "aşîret"in kişinin birlikte yaşadığı, kan bağıyla bağlı olduğu ve dayanışma içinde bulunduğu geniş ailesi, kabilesi veya soyu olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin cahiliye döneminin temel sosyal tutkalı olan "asabiyet" (kabilecilik) ruhunu temsil ettiğini; ayetin ise kan bağına dayalı bu kadim dayanışmanın yerine inanç eksenli yeni bir aidiyet sistemini (İslam kardeşliğini) ikame ettiğini analiz eder.

        Ketebe (كَتَبَ)

        İbn Fâris, k-t-b kökünün dağınık şeyleri bir araya toplamak ve dikiş dikmek, oradan mecazla harfleri yan yana getirerek yazmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, yazma eyleminin Kur'an'da Allah'a nispet edildiğinde sıradan bir kayıt işleminden ziyade, mutlak ve değişmez bir ilahi hükmü, kaza ve kaderi veya bir şeyi kalıcı olarak yerleştirmeyi ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin müminlerin kalbine imanın bir daha silinmemecesine nakşedilmesini, ilahi bir tescili ve sarsılmaz bir manevi sabitlemeyi temsil ettiğini analiz eder.

        Kulûbihim (قُلُوبِهِمُ)

        İbn Fâris, k-l-b kökünün bir şeyi döndürmek, çevirmek ve içini dışına çıkarmak manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kalbe bu ismin verilmesinin sebebinin, onun düşünceler, duygular ve niyetler arasında sürekli değişen, halden hale giren (inkılap eden) çok dinamik bir yapıya sahip olmasından kaynaklandığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın psikolojik ve antropolojik yapısında kalbin salt bir organ değil; insanın anlama, idrak etme, ahlaki tercih yapma ve ilahi mesaja muhatap olma yetilerinin tam merkezi olduğunu analiz eder.

        El-Îmân (الْإِيمَانَ)

        İbn Fâris, e-m-n kökünün emniyet ve güven manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kalbe yazılan imanın, şekli bir inançtan ziyade, insanın varoluşsal kaygılarından kurtularak mutlak bir iç huzuruna ve hakikat tasdikine ulaşması olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin köken itibariyle Aramice ve Süryanicedeki "haymânûthâ" kavramıyla dilsel ve tarihsel bir bağı bulunduğunu, Kur'an'ın bu terime derin bir ontolojik teslimiyet anlamı yüklediğini analiz eder.

        Eyyedehüm (أَيَّدَهُمْ)

        İbn Fâris, e-y-d kökünün güç, kuvvet, sağlamlaştırmak ve desteklemek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "teyid" eyleminin zayıflığı gidermek ve dışarıdan gelen ilahi bir müdahale ile kişinin iradesini ve dayanma gücünü artırmak olduğunu açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, Allah ve elçisi uğruna en yakın akrabalarıyla bile duygusal ve sosyal bağlarını kesebilen müminlere, bu zorlu psikolojik imtihanı aşmaları için Allah tarafından verilen sarsılmaz manevi takviyeyi ifade ettiğini vurgular.

        Rûh (رُوحٍ)

        İbn Fâris, r-v-h kökünün nefes, rüzgar, ferahlık ve hayatiyet veren öz anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ruhun bedene canlılık verdiği gibi, Allah'tan gelen bu "ruh"un da müminlerin kalbine ilahi bir aydınlık, hidayet ve dirayet bahşettiğini, onları manevi bir ölümden koruduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin semitik dillerdeki (özellikle Süryanice "rûhâ") geniş kullanımına işaret ederek, Kur'an'da bu kavramın melek, vahiy veya doğrudan ilahi bir destek (sekinet/güç) anlamlarında kullanıldığını analiz eder.

        Cennât (جَنَّاتٍ)

        İbn Fâris, c-n-n kökünün bir şeyi örtmek, gizlemek ve görünmez kılmak anlamından türediğini; toprağı sık ağaçları ve bitkileriyle örttüğü için bahçeye bu ismin verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "cennet"in ahirette müminler için hazırlanan, güzellikleri dünyevi gözlerden gizlenmiş sonsuz mükafat yurdu olduğunu ifade eder.

        Radiya (رَضِيَ)

        İbn Fâris, r-d-y kökünün bir şeye muvafakat etmek, hoşnut olmak ve karşı gelmemek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın kulundan razı olmasının onu mükafatlandırması ve amellerini kabul etmesi; kulun Allah'tan razı olmasının ise ilahi takdire, hükme ve verilen nimete tam bir teslimiyetle sevinç duyması olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, "rıza" kavramının Kur'an'ın dini psikolojisinde ulaşılabilecek en yüksek manevi mertebeyi simgelediğini; insan iradesi ile ilahi iradenin tam bir uyum ve barış (huzur) içinde birleşmesini temsil ettiğini analiz eder.

        Hizb (حِزْبُ)

        İbn Fâris, h-z-b kökünün ortak bir inanç, hedef veya zorlu bir dava etrafında sıkıca kenetlenmiş, organize topluluk anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hizb" kelimesinin sıradan bir grubu değil, kendi ilkelerine kesin bir aidiyetle bağlı olan fırkayı nitelediğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki "Hizbullah" (Allah'ın fırkası) tabirinin, önceki ayetlerde geçen "Hizbuşşeytan"ın ontolojik ve ahlaki tam zıddı olduğunu; Allah'ın otoritesini yeryüzünde hakim kılmayı hayatlarının merkezine alan, kan bağı yerine inanç bağını koyan bilinçli müminler topluluğunu temsil ettiğini vurgular.

        El-Müflihûn (الْمُفْلِحُونَ)

        İbn Fâris, f-l-h kökünün toprağı yarmak, sürmek (çiftçilik) ve zorlukları aşarak istenen sonuca ulaşmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "felâh"ın insanın dünyada ve ahirette dilediği kalıcı mutluluğa kavuşması olduğunu, toprağı işleyen çiftçinin hasat zamanı ürününü alması gibi, müminin de zorluklarla ektiği amellerinin ebedi karşılığını elde etmesini sembolize ettiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kur'an'ın eskatolojik başarı kavramı olduğunu; geçici dünyevi çıkarlar yerine ebedi kurtuluşu seçenlerin nihai zaferini ve varoluşsal kurtuluşunu nitelediğini analiz eder.

        Yorum

        İşleniyor...
        X