وَقَالَ مُوسٰٓى اِنّ۪ي عُذْتُ بِرَبّ۪ي وَرَبِّكُمْ مِنْ كُلِّ مُتَكَبِّرٍ لَا يُؤْمِنُ بِيَوْمِ الْحِسَابِ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mü'min Sûresi, 27. Ayet
Daralt
X
-
"Mûsâ ise, Hesap gününe inanmayan her kibirli kişinin şerrinden, benim ve sizin Rabb'iniz olan Allah'a sığındım!' dedi."
Bu âyetteki her kibirli kişi sözü ile tevhide karşı kibirlenen herkes kastedilmiştir. Peygamberlere karşı kibirlenen herkesin kastedilmiş olması da mümkündür; bundan maksat da peygamberin, Allah'ın varlığı ve birliği davetine inanmamaktır. Yahut peygamberlere karşı kibirlenen herkes ile, Peygamber'in, hesap gününe iman etmek davetine inanmamak kastedilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
Ve Kâle (وَقَالَ)
İbn Fâris, "k-v-l" kökünün sözlükte "bir düşünceyi sese dönüştürerek ifade etmek, söz söylemek ve beyanda bulunmak" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "dedi ki" (kâle) fiilinin bu bağlamda sıradan bir sözleşme veya savunma değil; Firavun'un ölüm tehdidine (aktul) karşı, elçinin sarsılmaz bir teslimiyet ve teolojik özgüvenle verdiği mutlak bir varoluşsal direniş beyanını nitelediğini söyler.
Mûsâ (مُوسَىٰ)
İbn Fâris, bu ismin saf Arapça kökenli bir türetme olmadığını, yabancı dilden Arapçaya geçen özel bir isim (alem) olarak yapısının korunduğunu belirtir.
Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla İbranice "Mosheh" ve Mısırca "mose/msy" (çocuk/doğmuş) kökleriyle derin bağları olduğunu tartışır. Kur'an'da bu ismin, yeryüzünde tanrılık taslayan mutlak tiranlığa karşı, ilahi adaleti ve tevhidi haykıran en büyük elçi (uyarıcı) modelini temsil ettiğini iddia eder.
Gabriel Said Reynolds, Kur'an metninde Mûsâ figürünün işlevini inceler. Mûsâ'nın Firavun'un ölüm tehdidine karşı gösterdiği bu tevekkül ve direnişin, doğrudan Mekke müşriklerinin suikast ve baskı planlarına muhatap olan Hz. Muhammed'in tebliğ sürecine ontolojik ve teolojik bir ayna (tipoloji) tuttuğunu ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin menşei hakkındaki tartışmalara yer vererek; Kur'an'da Firavun'un zulmüne karşı tevhidi savunan, İsrailoğullarını kurtaran ve vahye muhatap olan ulü'l-azm (büyük) peygamberi ifade ettiğini aktarır.
İnnî (إِنِّي)
İbn Fâris, cümleye kesinlik kazandıran, şüpheyi ortadan kaldıran "inne" (şüphesiz/muhakkak ki) edatı ile birinci tekil şahıs "ben" (î) zamirinin birleşimi olduğunu; konuşanın kendi kararlılığını ve sarsılmaz itikadını ilan etmek için kullandığını belirtir.
Uztu (عُذْتُ)
İbn Fâris, "a-v-z" kökünün sözlükte "sığınmak, bir tehlikeden kaçarak güvenli bir yere (melce/siper) iltica etmek, korunma talep etmek ve himayeye girmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Birinci tekil şahıs mazi formundaki "sığındım" (uztu) fiilinin, kişinin kendi acziyetini bilerek mutlak ve yenilmez bir kudrete sarsılmaz bir şekilde tutunması eylemini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "iyâz" (sığınma) kavramının, yaklaşan somut bir kötülükten veya ölüm tehlikesinden kurtulmak için, o tehlikeyi defedebilecek daha üstün bir makama kaçmak ve ona yapışmak olduğunu söyler. Mûsâ'nın "sığındım" eyleminin, Firavun'un fiziki şiddetine karşı ilahi korumayı aktif bir kalkan olarak devreye soktuğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojisinde sığınma eylemini inceler. Firavun'un "öldürme" tehdidinin temsil ettiği dünyevi ve yatay tehlikeye karşı; Mûsâ'nın "uztu" (sığındım) diyerek dikey bir ontolojik sıçrama yaptığını, mutlak güvenliği (security) yeryüzü şartlarında değil, evrenin aşkın makamında aradığını tespit eder.
Bi Rabbî (بِرَبِّي)
İbn Fâris, "r-b-b" kökünün "sahip, efendi, terbiye eden, rızık veren ve yöneten" anlamlarına geldiğini belirtir. Bağlantı bildiren "bi" edatı ve "î" (benim) zamiriyle; sığınılan makamın bizzat elçiyi yaratan ve koruyan yegane otorite olduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "Rabbime" (bi rabbî) tamlamasının, Mûsâ'nın Allah ile arasındaki o kesintisiz ve şefkatli terbiye (rububiyet) bağını işaret ettiğini söyler. Sığınmanın rastgele bir tanrıya değil, bizzat kendisini adım adım yetiştiren, asâsını yılan yapan ve denizi yaracak olan o mutlak himaye merkezine yapıldığını vurgular.
Ve Rabbikum (وَرَبِّكُمْ)
İbn Fâris, atıf (ve) bağlacı ile "sizin Rabbiniz" tamlamasının birleşimi olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, "Rabbime ve sizin Rabbinize" formülündeki bu ekin, devasa bir teolojik devrim ve meydan okuma olduğunu değerlendirir. Mûsâ'nın, sığındığı o yüce makamın sadece kendi şahsi tanrısı olmadığını; aynı zamanda kendisini öldürmekle tehdit eden Firavun'un, Hâmân'ın ve tüm o kibirli oligarşinin de (farkında olmasalar bile) mutlak hakimi, sahibi ve "Rabbi" olduğunu yüzlerine çarptığını; böylece Firavun'un otonomi iddiasını ontolojik olarak paramparça ettiğini ifade eder.
Min (مِنْ)
İbn Fâris, tehlikenin kaynağını ve sığınılan kötülüğün kimden geldiğini bildiren ayrılma/başlangıç edatı (den/dan) olduğunu belirtir.
Kulli (كُلِّ)
İbn Fâris, "k-l-l" kökünden türeyen bu ismin, istisnasız bir kapsayıcılığı, "her, bütün" anlamlarını ifade ettiğini belirtir.
Mutekebbirin (مُتَكَبِّرٍ)
İbn Fâris, "k-b-r" kökünün sözlükte "büyüklük, yücelik ve azamet" anlamlarına geldiğini tespit eder. Tefa'ul babındaki ism-i fâil olan "mutekebbir" kelimesinin, zatında büyük olmadığı halde zorlama bir şekilde büyüklük taslayan, kendi sınırlarını aşarak kendini üstün görmeye çalışan (kibirlenen) kişiyi nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "istikbar" ve "tekebbür" kavramlarının insanın fıtratını bozan en temel ahlaki sapma olduğunu söyler. Gerçek "Kebîr" (Büyük) sadece Allah iken; insanın "mutekebbir" (büyüklük taslayan) olmasının, ilahi otoriteyi reddederek kendi hevasını ilahlaştırması, hakkı kabul etmeyi kibrine yedirememesi durumu olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik sisteminde "müstekbir/mütekebbir" kavramını inceler. Bu kelimenin sadece sosyolojik bir şımarıklık değil, doğrudan doğruya "küfrün" (inkarın) psikolojik çekirdeği olduğunu; mutekebbir aklın, evrendeki hiçbir üst otoriteye boyun eğmeyi kabul etmeyen, kendini her şeyin ölçüsü sanan o karanlık pagan (veya seküler) bağımsızlık/otonomi illüzyonu olduğunu tespit eder.
Dücane Cündioğlu, dildeki kibir kavramını varoluşsal bir haddi aşma olarak okur. Mûsâ'nın sığındığı tehlikenin bir aslan, kılıç veya felaket değil, doğrudan "kibirlenen insan/iktidar" (mutekebbir) olmasının altını çizer. İnsanın kendi acziyetini unutup yeryüzünde tanrılık illüzyonuna (tekebbür) kapılmasının, yeryüzündeki en korkunç, en yıkıcı ve en irrasyonel şiddet makinesine dönüştüğünü ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "büyük olmak" anlamındaki k-b-r kökünden geldiğini; ahlak ve akaid ilminde insanın hakikate boyun eğmekten kaçınmasını, kendini diğer insanlardan ve ilahi yasalardan üstün görerek şirke veya isyana düşmesini ifade eden temel bir terim olduğunu aktarır.
Lâ Yu'minu (لَا يُؤْمِنُ)
İbn Fâris, "e-m-n" kökünün "korkunun zıddı olarak güven içinde olmak, emin olmak ve doğrulamak (tasdik)" anlamlarına geldiğini belirtir. Mutlak olumsuzluk edatı "lâ" ile "iman etmez, doğrulamayı reddeder" anlamını taşıdığını kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, imanın fıtrata yerleştirilmiş olan gerçeği kalple onaylamak olduğunu söyler. "İnanmayan" (lâ yu'minu) fiilinin, mutekebbir (kibirli) olmanın doğal bir sonucu olarak ortaya çıktığını; kibrin gözleri kör etmesi sebebiyle hakikate güvenme ve onu tasdik etme (iman) eyleminin imkansızlaştığını vurgular.
Bi Yevmi (بِيَوْمِ)
İbn Fâris, "y-v-m" kökünün "zaman dilimi, gün" anlamlarına geldiğini, burada "bi" edatıyla imanın doğrudan nesnesi olan o mutlak kozmik zamanı işaret ettiğini belirtir.
el-Hısâb (الْحِسَابِ)
İbn Fâris, "h-s-b" kökünün sözlükte "saymak, hesaplamak, miktarını belirlemek ve muhasebe etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Hısâb kelimesinin, yapılan amellerin en ince detayına kadar tartılıp karşılığının çıkarılması işlemini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "Hesap günü" (yevmu'l-hısâb) tamlamasının, insanın yeryüzünde işlediği her eylemin nihai olarak ilahi bir mahkemede yargılanacağı o kaçınılmaz eskatolojik (ahirete dair) aşamayı ifade ettiğini söyler.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu ayetteki neden-sonuç ilişkisini ontolojik bir analizle değerlendirir. Mûsâ'nın Firavun oligarşisini tanımlarken "Hesap gününe inanmayan her kibirli" (mutekebbirin lâ yu'minu bi yevmi'l-hısâb) formülünü kullanmasının muazzam bir sosyolojik teşhis olduğunu belirtir. Yeryüzündeki kibrin, zorbalığın ve insanları pervasızca "öldürme" emri verebilmenin yegane kök sebebinin (epistemolojik zemininin), kişinin "hesap vereceği" bir güne (ahirete/ilahi adalete) inanmaması olduğunu; hesap korkusu olmayan bir iktidarın mutlaka tiranlaşacağını ifade eder.
Yorum
Yorum