Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mü'min Sûresi, 26. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mü'min Sûresi, 26. Ayet

    وَقَالَ فِرْعَوْنُ ذَرُون۪ٓي اَقْتُلْ مُوسٰى وَلْيَدْعُ رَبَّهُۚ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اَنْ يُبَدِّلَ د۪ينَكُمْ اَوْ اَنْ يُظْهِرَ فِي الْاَرْضِ الْفَسَادَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve kâle fir’avnu żerûnî aktul mûsâ velyed’u rabbeh(u)(s) innî eḣâfu en yubeddile dînekum ev en yuzhira fî-l-ardi-lfesâd(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Firavun, 'Bırakın beni de şu Mûsa'yı öldüreyim! Tanrısına yalvarsın bakalım (kurtulabilecek mi)! Çünkü onun, dininizi değiştirmesinden yahut ülkede huzursuzluk çıkarmasından kaygı duyuyorum' dedi."

      Firavun, bırakın beni de şu Mûsa'yı öldüreyim, dedi. Bu sözü Firavun, Mûsâya tâbi olanların çocuklarını öldürme emrini verdiği halde halkın yine de ona tâbi olmaktan vazgeçmediğini gördüğünde söylemişti. İşte o zaman, Bırakın beni de şu Mûsa'yı öldüreyim, demişti. Sonra Bırakın beni de șu Mûsa'yı öldüreyim sözü farklı şekillerde yorumlanabilir. Birincisi, Firavun, Mûsâ aleyhisselâmı öldürmeye karar vermişti, fakat kavmi veya kavminin önde gelenleri onu bu kararından vazgeçirdi. İşte bırakın beni de şu Mûsâ'yı öldüreyim sözünü o zaman söylemişti. İkincisi, muhtemeldir ki Firavun bu sözü başlangıçta, onun Mûsâyı öldürmesine kavmi engel olmadan önce söylemişti. Bu durumda bu âyet, şanı yüce olan Rabbimizin Resûlullah'a (s.a.) söylemiş olduğu, "Yarattığım o şahsı (cezalandırmak üzere) tek başına bana bırak!" meâlindeki âyet-i kerîme gibidir. Burada da Allah bu sözü, Resûlullah (s.a.) o kişiyi cezalandırmaktan vazgeçmeden önce söylemişti. Arap kelâmında bu türlü sözler vardır; insanların yapmak istedikleri bir şeyi önceden, yani birinin gelip ona mani olmasından önce söylemesi câizdir. En doğrusunu Allah bilir. Üçüncüsü, Bırakın beni de şu Mûsa'yı öldüreyim, yani Mûsa'yı öldürmemden dolayı beni kınamayı bırakın, onu öldürdüğümde beni kınamayın. En doğrusunu Allah bilir.

      Tanrısına yalvarsın bakalım (kurtulabilecek mi)? Bu ilâhî kelâm iki şekilde yorumlanır. Birincisi, bunu Firavun söylemiş olabilir: Bırakın beni de şu Mûsa'yı öldüreyim de tanrısına yalvarsın bakalım, eğer peygamberlik iddiasında doğru söylüyorsa, onu öldürmeme Allah mani olabilecek mi? Çünkü elçi gönderen kişi, birinin elçisini öldürmesine veya ona zarar vermesine niyetlendiği zaman, öncelikle elçiyi gönderen kişi ona engel olur. İşte Firavun da buna dayanarak o sözü söylemişti. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, bu sözün Hz. Mûsa'ya Allah'tan gelen bir emir olması da mümkündür; buna göre Firavun Hz. Mûsa'yı öldürmeye niyetlendiğinden dolayı Allah onun helâk olması için kendisine beddua etmesini emretmişti. Bu mânaya göre de şunu söylemek gerekir: Peygamberler, kendilerine karşı firavunlaşan insanlara, inatla karşı koyanlara ve büyüklenenlere, bu inat ve direnmelerinde son hadde vardıklarında, helâk olmaları için onlara beddua etmelerine izin verilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Çünkü onun, dininizi değiştirmesinden kaygı duyuyorum. Ortada bir din değiştirme olayı vardı, Mûsâ aleyhisselâm onlara hak dini getirmiş ve Firavun'un etbâından bir kısmı ona inanmıştı. En doğrusunu Allah bilir ya, dininizi değiştirmesi sözüyle sanki asıl dininizi yok edecek demek istiyordu. Yahut ülkede huzursuzluk çıkarmasından kaygı duyuyorum. Lânetli Firavun bu sözü söyledi, bu sözle de yeryüzünde tevhit inancının yerleşmesine ve İslâm dinine "fesad" (الفساد) adını veriyordu. Firavun, her ne kadar iddiası bâtıl olsa da, her iddiacının bir şeye dayandığının bilinmesi için bunu söylüyordu; ona göre kendisi hakka, hasmı da bâtıla dayanıyordu. Bir insanın başka birine karşı söylediği bir söz, ancak bir delile dayanıyorsa kabul edilir. En doğrusunu Allah bilir. Lânetli Firavun, ülkede huzursuzluk çıkarmasından kaygı duyuyorum sözüyle, Mûsa'nın, çocuklarını öldüreceğini kastetmiş olması da muhtemeldir. Yani sizin onların çocuklarını öldürmenizin cezası olarak Mûsâ da sizin çocuklarınızı öldürecek. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 5075

        #4
        Ve Kâle (وَقَالَ)

        İbn Fâris, "k-v-l" kökünün sözlükte "bir düşünceyi sese dönüştürerek ifade etmek, söz söylemek ve beyanda bulunmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "dedi ki" (kâle) fiilinin bu bağlamda sıradan bir konuşma eylemini değil, Firavun'un o kibirli, pervasız ve mutlak iktidar sarhoşluğu içinde çevresindeki seçkinlere (mele') hitaben sergilediği otoriter ve buyurgan söylem eylemini nitelediğini söyler. Bu "sözün", siyasi bir manevra ve kitleleri kışkırtma amacı taşıdığını vurgular.

        Fir'avnu (فِرْعَوْنُ)

        İbn Fâris, bu ismin Arapça kökenli türetmelere dayanmadığını, yabancı dilden Arapçaya geçmiş ve dildeki kalıplara uymayan bir unvan (alem) olduğunu belirtir.

        El-Cevâlîkî, Firavun isminin saf Arapça olmadığını, diğer dillerden alınarak Arapçalaştırılmış (mu'arreb) çok eski bir kraliyet unvanı olduğunu aktarır.

        Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeninin Eski Mısırca "Pr-Aa" (Büyük Ev / Büyük Saray) tabirine dayandığını, bunun İbranice (Par'oh) veya Süryanice üzerinden Arapçaya "Fir'avn" şeklinde geçtiğini tartışır. Bu kelimenin bir şahıs ismi değil, krallık unvanı olduğunu; Kur'an'ın bu unvanı yeryüzünde ilahlık taslayan, kibre kapılan ve kendisini mutlak otorite sanan "tiranlığın ve despotizmin" en büyük tarihsel arketipi olarak kullandığını iddia eder.

        Toshihiko Izutsu, Firavun figürünü Kur'an'ın semantik sisteminde "müstekbir" (kibirlenen) ve "tâğut" (haddini aşan, azgın) kavramlarının en somut, tarihi ve teolojik modeli olarak inceler. İlahi otoriteyi yeryüzünden kovup kendi sınırsız otonomisini ilan eden putperest devlet aklının Kur'an'daki mutlak karşılığının Firavun olduğunu tespit eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Firavun ismini dönemin ve her dönemin siyasi sosyolojisi üzerinden okur. Kur'an'da Firavun'un sadece tarihi bir kişilik değil, hakikati (vahyi) kendi otoritesi için doğrudan bir güvenlik tehdidi olarak gören ve onu ne pahasına olursa olsun şiddetle bastırmaya çalışan o "despotik iktidar aklını" temsil eden bir tipoloji olduğunu ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Eski Mısır krallarına verilen genel bir unvan olduğunu; Kur'an'da tevhidi savunan elçiye karşı mücadele eden, halkını köleleştiren ve nihayetinde ilahi azapla helak olan zalim hükümdarı temsil ettiğini aktarır.

        Zerûnî (ذَرُونِي)

        İbn Fâris, "z-r-v" (veya v-z-r) kökünün sözlükte "bırakmak, terk etmek, salıvermek, müdahale etmemek ve engel olmamak" anlamlarına geldiğini belirtir. Emir kipi olan "zerû" (bırakın) fiilinin sonuna gelen "nî" (beni) zamiriyle; eylemin "beni serbest bırakın, bana karışmayın" anlamı taşıdığını kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "Beni bırakın" (zerûnî) nidasının, Firavun'un çevresindeki danışmanlarına karşı takındığı "sahte bir nezaket" veya "gösterişçi bir kararlılık" olduğunu söyler. Sanki adamları kendisini tutuyormuş da kendisi bir an önce elçiyi yok etmek için sabırsızlanıyormuş gibi, çevresine karşı bir psikolojik üstünlük kurma çabasını nitelediğini vurgular.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu emir formunu ontolojik bir tiyatro olarak okur. Firavun'un "beni bırakın" demesinin, aslında kendi içindeki derin korkuyu ve çaresizliği bastırmak için kurguladığı bir "iktidar şovu" olduğunu; sarsılmaz ilahi deliller karşısında eriyen otoritesini, şiddet yanlısı sahte bir kararlılık gösterisiyle yeniden inşa etmeye çalıştığını ifade eder.

        Aktul (أَقْتُلْ)

        İbn Fâris, "k-t-l" kökünün sözlükte "öldürmek, can almak, birini hayatından ve nefesinden mahrum bırakmak, şiddet" anlamlarına geldiğini tespit eder. Meczum (şartın cevabı olarak) formdaki "öldüreyim" (aktul) fiilinin, mutlak bir fiziki imha ve susturma iradesini ifade ettiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, Firavun'un "öldürmek" (katl) istemesinin, hakikati rasyonel delillerle çürütemeyen bâtılın, o hakikati taşıyan bedeni yok ederek kurtulabileceğini sanan en ilkel, aciz ve karanlık refleksi olduğunu söyler. Fikri iflasın, kaba kuvvete dönüşme itirafı olduğunu vurgular.

        Mûsâ (مُوسَى)

        İbn Fâris, bu ismin saf Arapça kökenli bir türetme olmadığına dikkat çeker. Yabancı dilden Arapçaya geçen özel bir isim (alem) olarak yapısının aynen korunduğunu belirtir.

        El-Cevâlîkî, Mûsâ isminin Arapça menşeli olmadığını, İbranice veya Kıptice kökenli mu'arreb (Arapçalaştırılmış) bir isim olduğunu; dilde "mû" (su) ve "şâ" (ağaç/kamış) kelimelerinin birleşiminden oluşup "su ve ağaç arasından alınan / sudan çıkarılan" anlamına geldiğini aktarır.

        Arthur Jeffery, ismin İbranice "Mosheh" (sudan çekip çıkarmak) fiiliyle irtibatlandırıldığını, ancak tarihsel olarak Mısırca "msy/mose" (doğmak, çocuk, oğul) kökünden gelme ihtimalinin güçlü olduğunu tartışır. Kur'an'ın bu kadim Ortadoğu ismini, zalim Firavun otoritesi karşısındaki "kurtarıcı ve hakikati haykıran elçi" prototipi olarak merkezileştirdiğini iddia eder.

        Gabriel Said Reynolds, Kur'an'da Mûsâ isminin sıklıkla kullanılmasını teolojik bir paralellik (tipoloji) bağlamında inceler. Firavun'un Mûsâ'yı öldürme girişiminin ve ona karşı kurduğu komplonun; Mekke müşriklerinin de kendi elçilerine (Hz. Muhammed'e) karşı benzer bir suikast ve susturma refleksi gösterdiklerini, bu kıssanın o tarihsel gerilime doğrudan bir "ayna" tuttuğunu ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Mûsâ isminin etimolojisi hakkındaki tartışmalara yer verir; Kur'an'da Firavun'un zulmüne karşı tevhidi savunan ve istikbar rejimini ilahi delillerle sarsan büyük peygamberi ifade ettiğini aktarır.

        Velyed'u (وَلْيَدْعُ)

        İbn Fâris, "d-a-v" kökünün sözlükte "çağırmak, nida etmek, yardım istemek ve dua etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Emir lâm'ı (li) ile gelen "çağırsın bakayım / dua etsin bakalım" (velyed'u) fiilinin, burada bir talep değil, alaycı ve tahkir edici bir meydan okuma olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, Firavun'un "çağırsın" demesinin, onun Allah'ın varlığını ve müdahale gücünü hafife alan, elçinin dayandığı o aşkın otoriteyle küstahça hesaplaşmaya çalışan bir kibir hali olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu, dua (çağrı) eylemini Kur'an'ın iletişim modelinde inceler. Firavun'un "Rabbini çağırsın" meydan okumasının, fani ve sınırlı bir dünyevi gücün, kâinatın mutlak gücüne karşı giriştiği o trajikomik, saygısız ve varoluşsal körlük içeren sahte bir güç gösterisi olduğunu tespit eder.

        Rabbehu (رَبَّهُ)

        İbn Fâris, "r-b-b" kökünün "sahip, efendi, terbiye eden ve yöneten" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, Firavun'un "Rabbi" (Rabbehu) ifadesini kullanırken "kendi Rabbi" veya "evrenin Rabbi" olarak değil, kasten sadece "Onun (Mûsâ'nın) Rabbi" diyerek o yüce makamı dışsallaştırdığını ve kendi sahte ilahlık iddiasını korumaya çalışan bir dil stratejisi izlediğini söyler.

        İnnî (إِنِّي)

        İbn Fâris, cümleye kesinlik kazandıran, vurgu bildiren "inne" edatı ile birinci tekil şahıs "ben" (î) zamirinin birleşimi olduğunu; konuşanın kendi kararlılığını ve gerekçesini muhataplarına pekiştirerek dikte etmek için kullandığını belirtir.

        Ehâfu (أَخَافُ)

        İbn Fâris, "h-v-f" kökünün sözlükte "korkmak, endişe etmek, bir zararın veya tehlikenin geleceğinden çekinmek, emniyetin zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Birinci tekil şahıs muzari formundaki "korkuyorum" (ehâfu) fiilinin, kalpteki o sarsıcı endişeyi beyan ettiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, Firavun gibi mutlak iktidar sahibi bir tiranın "korkuyorum" (ehâfu) kelimesini kendi ağzıyla telaffuz etmesinin muazzam bir psikolojik ifşa olduğunu söyler. Bu korkunun, elçinin şahsından ziyade, onun getirdiği mesajın (tevhidin) devletin kurduğu kölelik ve istismar düzenini temelinden yıkacak olmasından kaynaklandığını vurgular.

        En Yubeddile (أَنْ يُبَدِّلَ)

        İbn Fâris, "b-d-l" kökünün sözlükte "bir şeyi yerinden edip başka bir şeyle değiştirmek, takas etmek ve bir halden başka bir hale geçirmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Tef'îl babındaki "tebdîl" eyleminin, yüzeysel değil, köklü ve radikal bir yer değiştirme işlemini ifade ettiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "değiştirmesinden" (en yubeddile) kastın; tevhid dininin, Mısır halkının yüzyıllardır süregelen pagan inançlarını, itaat alışkanlıklarını ve toplumsal kölelik yapısını (rejimin temel kolonlarını) altüst etme korkusu olduğunu söyler.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramı değerlerin ve statükonun sarsılması olarak değerlendirir. Firavun'un, elçiyi toplumun "milli kimliğini ve yerleşik düzenini" bozmaya çalışan bir yabancılaştırma ajanı gibi sunarak, halkın milliyetçi ve muhafazakar duygularını ona karşı kışkırtmaya çalıştığını; dindeki/düzendeki "tebdil" (radikal değişim) korkusunun her devirde statükocu tiranların en büyük manipülasyon silahı olduğunu ifade eder.

        Dînekum (دِينَكُمْ)

        İbn Fâris, "d-y-n" kökünün sözlükte "boyun eğmek, itaat etmek, yasa, yaşam biçimi, adet ve karşılık vermek" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, Firavun'un "sizin dininiz" (dînekum) diyerek halkın dini aidiyetlerini sömürdüğünü; buradaki dinin sadece uhrevi bir inanç sistemi değil, Firavun'un merkezde olduğu ve halkın da mutlak itaatle boyun eğdiği tüm yasal, ekonomik ve toplumsal düzen (yaşam biçimi) olduğunu vurgular.

        Ev En (أَوْ أَنْ)

        İbn Fâris, "veya, yahut" anlamlarına gelen, bir ihtimali, seçeneği veya ikinci bir büyük tehlikeyi cümleye ekleyen atıf (bağlaç) edatı olduğunu belirtir.

        Yuzhira (يُظْهِرَ)

        İbn Fâris, "z-h-r" kökünün sözlükte "sırt, üst kısım, belirgin olmak, baskın gelmek ve açıkça ortaya çıkmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babındaki "izhâr" eyleminin, bir fikri veya durumu görünür kılmak, onu galip duruma getirmek ve egemen kılmak olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "yaymasından/egemen kılmasından" (yuzhira) kastın; yeni mesajın gizli kalmayıp tüm Mısır topraklarında fiziksel ve fikri bir hakimiyet kurması, görünür hale gelmesi ve Firavun'un meşruiyetini gölgede bırakarak baskın çıkması olduğunu söyler.

        Fî'l Ardı (فِي الْأَرْضِ)

        İbn Fâris, "e-r-d" köküyle "yeryüzünde, ülkede, toprakta" anlamlarına geldiğini; burada doğrudan Mısır topraklarındaki siyasi, sosyal ve coğrafi hakimiyet alanını işaret ettiğini belirtir.

        el-Fesâde (الْفَسَادَ)

        İbn Fâris, "f-s-d" kökünün sözlükte "bozulmak, yozlaşmak, dengenin ve intizamın kaybolması, iyiliğin (salâh) mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Fesat kelimesinin, toplumsal huzurun kaçması, anarşi, yıkım ve yasal nizamın tahrip edilmesi olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, fesat kavramının burada Firavun tarafından "ironik ve manipülatif" bir şekilde kullanıldığını söyler. Asıl fesatçı, bebekleri öldüren ve halkı bölen Firavun'un kendisi iken; o, elçinin getirdiği tevhid ve adalet mesajını "düzeni bozan bir fesat" (kargaşa/anarşi) olarak nitelemekte ve kitleleri bu sahte güvenlik argümanıyla kandırmaktadır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik alanında "fesat" kavramını inceler. Firavun'un zihninde "fesat", kendi mutlak iktidarına ve sömürü düzenine karşı yapılan her türlü ahlaki itiraz ve teolojik başkaldırıdır. Yazara göre bu kelime seçimi; zalim otoritelerin kendi zulüm düzenlerini "barış ve istikrar", hakikati arayanların mücadelesini ise "fesat" (terör/bozgunculuk) olarak adlandırmasındaki o muazzam semantik çarpıtmayı deşifre etmektedir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "doğru yoldan sapmak, intizamı bozmak" anlamındaki f-s-d kökünden geldiğini; Kur'an'da her türlü zulüm, şirk, bozgunculuk ve toplumsal barışı dinamitleyen yıkıcı eylemleri ifade eden, salahın zıddı kapsamlı bir terim olduğunu aktarır.

        Yorum

        İşleniyor...
        X