فَلَمْ يَكُ يَنْفَعُهُمْ ا۪يمَانُهُمْ لَمَّا رَاَوْا بَأْسَنَاۜ سُنَّتَ اللّٰهِ الَّت۪ي قَدْ خَلَتْ ف۪ي عِبَادِه۪ۚ وَخَسِرَ هُنَالِكَ الْكَافِرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mü'min Sûresi, 85. Ayet
Daralt
X
-
84. "Dehşetli cezamızı gördüklerinde, 'Allah'ın birliğine inandık, O'na ortak koştuğumuz şeyleri de şimdi reddetmekteyiz' derler."
85. "Ama azabımızı gördüklerinde artık inanmaları kendilerine fayda vermeyecektir; Allah'ın, kulları hakkında öteden beri uygulanan yasası böyledir. İşte o zaman artık inkârcılar hüsrana uğramışlardır."
Dehşetli cezamızı gördüklerinde, 'Allah'ın birliğine inandık, O'na ortak koştuğumuz şeyleri de şimdi reddetmekteyiz' derler. Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, buradaki iman ettiklerine dair söz, onların öldükten sonra Allah'ın azabını gördükleri sırada kabirlerinde söylemiş olmaları muhtemeldir. Eğer bu yorum doğru ise o zaman Allah'ın hakkında azap hükmünü vermeyi dilediği kişiler için kabir azabının da hak olduğuna işaret eder. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi, onların hayatta iken ve dünyada Allahın azabını gördükleri sırada, âyette belirtildiği gibi iman ettiklerini söylemiş olmaları da muhtemeldir. Eğer bu sözü yaşarken söylemişler ise Allah'ın azabını gördükleri sırada iman etmelerinin onlara faydası olmayacaktır. Nitekim Cenâb-ı Hak, artık inanmaları kendilerine fayda vermeyecektir buyurmuştur. Bu konu Yûnus sûresinde daha detaylı olarak açıklanmıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Allah'ın, kulları hakkında öteden beri uygulanan yasası böyledir. Bu âyet de iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, sünnetullah ifadesi, ilâhî ceza ve azabı gördüklerinde iman etmelerinin kabul edilmeyeceğine dair Cenâb-ı Hakk'ın daha önceki kulları hakkında uyguladığı kanunu budur, demektir. İkincisi, Allah'ın kulları hakkında koyduğu kanunu, dünyada peygamberleri inkâr eden insanlara azap etmek, onlardan intikam almak ve köklerini kurutmaktır. Allah, öncekilerin yaptıklarına benzer şeyleri yapmaktan sakındırmak için Mekkeliler'i onların başına gelenlerle korkutmaktadır. İşte o zaman artık inkârcılar hüsrana uğramışlardır. Hatalardan korunma da kurtuluş da Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Yorum
-
Fe Lem Yeku (فَلَمْ يَكُ)
İbn Fâris, nedensellik ve ardışıklık bildiren "fa" (öyleyse/bunun sonucunda) bağlacı, geçmiş zamanı olumsuzlayan "lem" edatı ve "k-v-n" (olmak, var olmak) kökünden türeyen muzari fiilin meczum (sonu düşmüş/kısaltılmış) hali olan "yeku" kelimesinin birleşimidir. Orijinali "yekûn" olan kelimeden "nûn" harfinin düşmesinin dildeki hafifletme (tahfif) kuralından kaynaklandığını; bu kalıbın, failin geçmişteki bir durumunun veya eyleminin "asla gerçekleşmediğini, varlık sahasına çıkamadığını" kesin ve kestirip atan bir dille (nefy-i mutlak) nitelediğini belirtir.
Yenfeuhum (يَنْفَعُهُمْ)
İbn Fâris, "n-f-a" kökünün sözlükte "zararın ve kötülüğün mutlak zıddı olarak iyilik, fayda sağlamak, yararlılık, kurtarmak ve işe yaramak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari formdaki "yenfeu" (fayda verir / işe yarar) fiili ile "hum" (onlara) zamirinin birleşimidir. Baştaki olumsuzluk edatıyla birlikte (lem yeku yenfeuhum / onlara hiçbir fayda sağlamadı), eylemin muhatapları (inkarcıları) içine düştükleri o mutlak yıkımdan kurtaracak hiçbir ontolojik güce veya geçerliliğe sahip olmadığını nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, nef' (fayda/yarar) kavramının insanın fıtratına uygun düşen ve onu tehlikeden koruyan unsur olduğunu söyler. "Onlara fayda vermedi" yargısının, dünyadayken kendi ürettikleri menfaat (menâfi') ağlarına güvenenlerin, ilahi azap karşısında ellerindeki o sahte kurtuluş reçetelerinin (ve son andaki itiraflarının) tamamen işlevsiz ve "faydasız" kalışını anlattığını vurgular.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu fiili eskatolojik (ahiret ve son an) bir geçersizlik bağlamında değerlendirir. Azabı gördükten sonra gelen feryadın, ilahi mahkemede hiçbir "fayda/geçerlilik" (yenfeu) üretmemesinin; dinin, insanın özgür iradesiyle aklını kullanmasına (tefekkür) dayalı bir sistem olduğunu, zorbalık (be's) altında ezilen bir zihnin ürettiği tepkilerin ise ahlaki bir değer taşımadığından dolayı "fayda vermeyeceğini" ifade eder.
Îmânuhum (إِيمَانُهُمْ)
İbn Fâris, "e-m-n" kökünün sözlükte "korkunun ve endişenin zıddı olarak güven içinde olmak, emin olmak, bir şeye mutlak surette inanmak, doğrulamak ve kalbin sükûnete ermesi" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babındaki masdar formunda olan "îmân" kelimesi ile "hum" (onların) zamirinin birleşimidir. Kelimenin, kalbin sarsılmaz bir teslimiyetle hakikate boyun eğmesini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, iman kavramının sadece dildeki bir ikrar değil, kalbin ve aklın hür iradesiyle ilahi otoriteyi (hakkı) onaylaması (tasdik) olduğunu söyler. Ancak burada bahsedilen "onların imanı" (îmânuhum) vurgusunun, ontolojik olarak meşru bir iman olmadığını; ölümün veya helakın pençesinde can havliyle uydurulmuş, içi boşaltılmış bir korku refleksi (iman-ı ye's) olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "iman" kavramını bu ayet bağlamında inceler. İmanın (e-m-n), küfrün (hakikati örtmenin) zıddı olarak varoluşsal bir güvenlik arayışı olduğunu; müşriklerin dünyadayken bu güvenliği putlarda veya kendi siyasi otoritelerinde aradıklarını, ancak şiddeti (be's) gördüklerinde sistemlerinin çöktüğünü anlayarak "Allah'a iman" ettiklerini tespit eder. Ne var ki Kur'an'ın ahlak felsefesinde, baskı ve kaçınılmazlık (determinism) altında ortaya çıkan "imanın", özgür bir ahlaki tercih olmaktan çıkıp salt bir hayatta kalma (survival) hamlesine dönüştüğü için teolojik olarak sıfırlandığını vurgular.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimeyi insanın psikolojik ikiyüzlülüğü üzerinden okur. "Onların imanı (îmânuhum) fayda vermedi" beyanının; Firavun'un Kızıldeniz'de boğulurken "İsrailoğullarının inandığına inandım" şeklindeki o meşhur ve çaresiz çığlığına atıf yaptığını; kibre kapılıp yeryüzünde ilahlık taslayan tiranların (müstekbirlerin), ölüm korkusuyla yüzleştiklerinde nasıl bir anda pespayeleşip o en çok savaştıkları kavrama (imana) sığınmaya çalışmalarındaki o felsefi trajediyi ve ilahi reddedişi (faydasızlığı) ifade ettiğini belirtir.
Lemmâ (لَمَّا)
İbn Fâris, geçmiş zamana ait bir eylemin tahakkuk etmesiyle birlikte, ardından gelen sonucun zorunlu olarak doğduğunu bildiren (dığı zaman, ne zaman ki, tam da o anda) şart ve zaman zarfı olduğunu belirtir. O zoraki imanın (feryadın) hangi dehşetli kırılma anında gerçekleştiğini işaret eder.
Raev (رَأَوْا)
İbn Fâris, "r-e-y" kökünün sözlükte "gözle bakmak, görmek, müşahede etmek ve idrak edip bir sonuca varmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi çoğul formdaki "raev" (gördüler) fiilinin, failin bir nesneyi veya olayı bütün çıplaklığıyla, kaçışı imkansız kılacak bir kesinlikle (yakîn ile) tecrübe etmesini nitelediğini belirtir.
Be'senâ (بَأْسَنَا)
İbn Fâris, "b-e-s" kökünün sözlükte "zorluk, sıkıntı, çetinlik, şiddet, korkunç ceza ve savaşın dehşeti" anlamlarına geldiğini tespit eder. Be's kelimesi ile birinci çoğul şahıs "nâ" (bizim) zamirinin birleşimi olan "be'senâ" (Bizim dayanılmaz azabımızı / şiddetimizi) tamlamasının; hiçbir dünyevi ordunun, kalkanın veya hilenin önünde duramayacağı o mutlak, karşı konulamaz ilahi kudret patlamasını ve helakı nitelediğini belirtir.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu azap ve şiddet (be's) vurgusunu ontolojik bir ezilme olarak değerlendirir. Yeryüzünde kendi ordularına ve asabiyetlerine güvenerek zayıflara karşı "şiddet" (be's) uygulayan kibirli kitlelerin; asıl, mutlak ve kahredici şiddetin (Allah'ın be'sinin) duvarına çarptıklarında, o sahte otonomilerinin (güç yanılsamalarının) nasıl paramparça olduğunu ve bu ezici gücü bizzat "gözleriyle gördükleri" (raev be'senâ) anın, insanın evrendeki mutlak çaresizliğinin felsefi zirvesi olduğunu ifade eder.
Sunnete (سُنَّتَ)
İbn Fâris, "s-n-n" kökünün sözlükte "bir şeyi pürüzsüzce akıtmak, suyun akışı, yol, gidişat, kanun, adet, alışkanlık ve yüzün hattı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Sünnet kelimesinin, tesadüfi olmayan, sürekli tekrarlanan, sistemleşmiş ve değişmez bir karakter kazanmış o "sarsılmaz yöntemi ve yasayı" nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, sünnet kavramının, Allah'a nispet edildiğinde (Sünnetullah); O'nun kâinatı yönetirken veya toplumları (ümmetleri) hesaba çekerken uyguladığı o mutlak, matematiksel ve asla şaşmayan ahlaki/tarihsel "ilahi yasa" olduğunu söyler. Azabı görünce edilen imanın reddedilmesinin keyfi bir karar değil, bilakis evrenin kuruluşundan beri işleyen bu "sünnetin" (sarsılmaz yasanın) doğrudan bir sonucu olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik sisteminde "Sünnet" mefhumunun geçirdiği o devasa semantik dönüşümü inceler. Cahiliye dönemi Arapları için "sünnet", ataların (kabileyi var eden figürlerin) kutsal ve körü körüne taklit edilmesi gereken o değişmez "geleneksel yolu/adeti" iken; Kur'an'ın bu kelimeyi alıp doğrudan Allah'a (Sünnetullah) bağlayarak; asıl değişmez olanın, asıl boyun eğilmesi gereken "mutlak yasanın" ataların uydurmaları değil, kâinatın sahibinin tarih içindeki o adalet mekanizması olduğunu tespit ettiğini ifade eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramı tarihsel determinizm ve ilahi adalet olarak okur. "Allah'ın sünneti" (sunnetellâhi) formülünün; zulmedenlerin, kibirlenenlerin ve peygamberleri yalanlayanların nihayetinde mutlaka ama mutlaka helak edileceğine ve son andaki nedametlerinin onları kurtarmayacağına dair; tarihin laboratuvarında defalarca test edilmiş, sosyolojik ve ilahi bir "zorunluluk/nedensellik" ilkesi olduğunu belirtir. Kur'an, tarihi rastlantılar yığını olarak değil, bu şaşmaz "sünnetin" bir tecelligahı olarak görür.
Allâhi (اللَّهِ)
İbn Fâris, varlığı zorunlu olan, mutlak otorite ve kâinatın tek yaratıcısının has ismidir. O değişmez yasanın (sünnetin) ve infazın kurucusunu işaret ederek, hükmün tartışılamazlığını mühürler.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, İslami teolojide "Sünnetullah" tamlamasının; Allah'ın tabiatta (fiziksel yasalar) ve insanlık tarihinde (sosyolojik yasalar) cereyan eden, iltimas, rüşvet veya son andaki sahte bir imanla asla değiştirilemeyen, sapma göstermeyen o mutlak ve evrensel icraatlarını (nizamını) ifade eden en temel akaid terimi olduğunu aktarır.
Elletî (الَّتِي)
İbn Fâris, dişil varlıkları (burada Sünnet kelimesini) niteleyen ve açıklayan ism-i mevsûl (o yasa ki, şu ki) edatıdır.
Kad (قَدْ)
İbn Fâris, geçmiş zaman (mazi) fiilinin önüne gelerek o eylemin kesinlikle tahakkuk ettiğini, şüphe götürmez bir şekilde gerçekleştiğini bildiren tekit (pekiştirme/kesinlik) edatı olduğunu kaydeder.
Halet (خَلَتْ)
İbn Fâris, "h-l-v" kökünün sözlükte "bir yerin boşalması, tenhalaşmak, kimsesiz kalmak, geçip gitmek, geçmişte yaşanıp bitmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Dişil mazi formdaki "halet" (geçip gitti / daha önce uygulandı) fiilinin; söz konusu ilahi yasanın yeni icat edilmiş bir durum olmadığını, geçmişteki bütün helak süreçlerinde mutlak bir şekilde işlemden geçmiş ve o kavimleri "boşaltmış/silmiş" olduğunu nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, hulûv (geçip gitme) kavramının, zaman ekseninde maziye karışan nesilleri anlattığını söyler. "Geçip gitmiş olan sünneti" (elletî kad halet) ibaresinin, Âd, Semûd ve Firavun gibi kavimlerin bu şaşmaz yasanın çarkları arasından geçerek tarihin çöplüğüne "boşaldıklarını" (yok olduklarını), yasanın hep aynı kararlılıkla işlediğini vurgular.
Fî (فِي)
İbn Fâris, "içinde, hakkında, üzerinde" anlamlarına gelen; yasanın (sünnetin) uygulandığı o devasa tarihi sahneyi ve muhatapları kuşatan zarf/edat olduğunu belirtir.
İbâdihî (عِبَادِهِ)
İbn Fâris, "a-b-d" kökünün sözlükte "boyun eğmek, zelil olmak, mutlak bir şekilde itaat etmek ve ram olmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Abd" (kul) kelimesinin çoğulu olan "ibâd" ile "hî" (O'nun) zamirinin birleşimidir. İster mümin ister kâfir olsun, kâinattaki tüm yaratılmışların ontolojik statüsünün "O'nun kulları" (ibâdihî) olduğunu nitelediğini belirtir.
Dücane Cündioğlu, dildeki "kulluk" (ibâd) kavramını varoluşsal bir mecburiyet olarak değerlendirir. Yeryüzünde krallık veya tanrılık ilan eden tiranların, helak edildikleri o son anda Allah'ın şaşmaz yasası (Sünnetullah) karşısında iradeleri parçalanarak, sadece basit, aciz ve çaresiz "kullar" (ibâdihî) oldukları gerçeğiyle (ontolojik asıllarıyla) ezilerek yüzleşmelerindeki o devasa felsefi hizalamayı ifade eder. Evrende Allah'tan başka otonom (özgür) hiçbir fail yoktur, herkes zorunlu olarak O'nun kanununa boyun eğen bir "abddir."
Ve Hasira (وَخَسِرَ)
İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile "h-s-r" kökünden türeyen mazi fiilin birleşimidir. H-s-r kökünün sözlükte "sermayeyi kaybetmek, ziyana uğramak, iflas etmek, tükenmek ve kârın mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Hasira" (ziyana uğradı / iflas etti) eyleminin, basit bir maddi zararı değil; failin kendi varoluşsal sermayesini (ömrünü, şansını, aklını) boşa harcayarak mutlak bir şekilde tükenmesini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, hüsran (zarar/iflas) kavramının Kur'an'da insanın en feci ontolojik çöküşünü ifade ettiğini söyler. Dünyadayken en akıllı, en kazançlı ve en güçlü olduklarını zannedenlerin; Sünnetullah (ilahi yasa) tecelli ettiğinde bütün o dünyevi kazanımlarının sıfırlandığını ve geriye koca bir "hiçlik/iflas" biriktirdiklerini anladıkları o trajik eylemdir.
Hunâlike (هُنَالِكَ)
İbn Fâris, uzak mekân veya uzak zaman işaret eden (işte orada, işte o anda, tam da o vakit) bir zarf olduğunu kaydeder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, "İşte tam orada/o anda" (hunâlike) kelimesinin zaman-mekân sabitlemesi (spatial-temporal fixing) yaptığını belirtir. İnkarcıların o kibirli felsefelerinin, ordularının ve direnişlerinin, Allah'ın helak emri gelip çattığı ve azabı (be's) gördükleri "o mutlak dehşet anında" donup parçalanmasını resmeden vurucu bir edebi sahneleme olduğunu ifade eder. İflas, tam da azabın görüldüğü o çaresiz noktada (hunâlike) tescillenmiştir.
el-Kâfirûne (الْكَافِرُونَ)
İbn Fâris, "k-f-r" kökünün sözlükte "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek, karanlık ve tohumu toprağa gömmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i fâil çoğul formundaki "kâfirûn" (inkarcılar) kelimesinin, Allah'ın varlığını ve gönderdiği apaçık kanıtları kasten ve inatla "örten, yok sayan, üzerini kapatan" o kitleleri nitelediğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde sureyi ve ayeti kapatan bu kelimeyi (el-kâfirûn) muazzam bir ontolojik trajedi olarak okur. Dünyadayken hakikati, peygamberin sesini ve ayetleri kendi uydurdukları sahte "ilimlerle" kasten "örtenlerin" (kâfirlerin); Sünnetullah (ilahi yasa) işlediğinde, o hakikati örtmek için kullandıkları perdenin (küfrün) ahirette kendi üzerlerine kapanan mutlak bir ölüm kefenine (hüsrana) dönüşmesini tespit eder. Hakikati örten, nihayetinde bizzat o karanlığın (küfrün) içinde yutulup ziyana uğrayandır. Bu, müstekbir aklın mutlak ve ebedi iflasıdır.
Yorum
Yorum