Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mü'minûn Sûresi, 62. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mü'minûn Sûresi, 62. Ayet

    وَلَا نُكَلِّفُ نَفْساً اِلَّا وُسْعَهَا وَلَدَيْنَا كِتَابٌ يَنْطِقُ بِالْحَقِّ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velâ nukellifu nefsen illâ vus’ahâ(s) veledeynâ kitâbun yentiku bilhakk(i)(c) vehum lâ yuzlemûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Biz hiç kimseyi gücünün yettiğinden fazlasıyla yükümlü kılmayız. Katımızda hakkı söyleyen bir kitap vardır, onlara haksızlık edilmez"

      Teklif-i Mâlâyutâk ve Kitap

      Biz hiç kimseyi gücünün yettiğinden fazlasıyla yükümlü kılmayız. (وَلَانُكَلِّفُنَفْسًاإِلَّاوُسْعَهَا) Caizdir ki Allah Teâlâ, sözü edilen kâfirler helâl ve caiz olmayan amelleri işleyince ve de üstelik işledikleri şeyleri kendilerine Allah'ın emretmiş olduğunu söylediklerinde Allah şöyle buyurdu: Biz hiç kimseyi caiz olmayan şeyle yükümlü kılmayız. Yani onun için caiz ve helâl olanı ancak emreder, onunla yükümlü tutarız. Bu haliyle âyet, "Allah kötülüğü emretmez". Yani onların sözlerine bir reddiye olarak ve onları yalanlayarak başka türlü bir yorum da mümkündür: Amellerden ancak gücünüzün yettiğini size yükleriz. Bu da iki şekilde olabilir: Birincisi: Biz hiçbir kimsenin takatini tüketecek, gücünü aşacak bir amel ile yükümlü kılmak gibi bir yol tutmayız, söz gelimi zengine zenginliğini tükettirecek bir infak yükümlülüğü, her canlının hayatına kastedecek ve ona hayatını sonlandıracak şekilde gücünü aşacak bir yükümlülük yüklemeyiz, biz ancak kişinin gücü dâhilinde ve normal şartlarda yapabileceği durumdaki yükümlülüklere hükmederiz. Eğer bu böyle ise bu şuna işaret eder: Allah amelin takatini ve kudretini değil, lâkin fiillerden önce olması mümkün olan hallerin takatini kastetmiştir. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi bu onların "Bize yüklenenlere güç yetiremedik!" şeklinde bir mazeret ileri sürememeleri için olur. Onlar emrolundukları amelleri terketmişlerdi ve terketmiş oldukları amellerin dengi olan amelleri ise yapmışlardı ki bunlar işledikleri mâsiyetlerdi. Emrolundukları ameller, işlemiş oldukları amellerden daha meşakkatli değildi, belki sadece onların emsali bir meşakkat içermekteydi. Bu itibarla onların buradan hareketle bir mazeret üretmeleri mümkün olamayacaktır.

      Katımızda hakkı söyleyen bir kitap vardır. Bazıları bu beyana dair şöyle demişlerdir: Bu kitaptan maksat, insanların hayır, hasenat ve seyyiât olarak işlemiş oldukları her türlü amellerinin yazıldığı kitaptır. Onların hepsi bu kitapta korunmaktadır ve kendilerine bir bir sayılıp dökülecektir. Tıpkı şu ilâhî beyanda belirtildiği gibi: "O hiçbir söz söylemez ki yanında çok dikkatli bir gözetleyici olmasın". Eğer mâna böyle ise o takdirde "bi'l-hak" ifadesi "bi's-sıdk" anlamındadır. Bazıları da bu beyanı şöyle açıklamışlardır: Kitaptan maksat bize indirilen kitaptır ki o da Kur'an'dır. O Allah'ın bizim üzerimizde olan hakkını, keza insanlar olarak birbirimize karşı olan hak ve ödevlerimizi açıklar. Bu husus şu ilâhî beyanda belirtilmiştir: "Bu, size gerçeği söylemekte olan kitabımızdır, biz bütün yaptıklarınızı kaydetmekte idik, denilecek". Buna göre murat, O'nun bizler üzerinde olan hakkı ile insanlar olarak birbirimiz üzerinde olan haklarımız olmaktadır. Kitaptan maksadın levh-i mahfûz olması da mümkündür. Bu takdirde âyette şu işaret de bulunmaktadır: Allah, ezelde olmuş ve gelecekte olacak her ne var ise hepsini bilir.

      Onlara haksızlık edilmez. Eğer kitaptan maksat amellerin yazılmış olduğu kitap, yani amel defteri ise o takdirde onlara haksızlık edilmez meâlindeki beyanın anlamı şöyle olur: Yapmış oldukları hayır amellerinden hiçbir şey eksik bırakılmaz, kötülükleri üzerine de ekleme yapılmaz, aksine her ne işlemişlerse onlar olduğu gibi muhafaza edilir. Ya da onlara haksızlık edilmez meâlindeki beyan, amellerinin karşılığı olan sevap ya da ceza her ne ise tam olarak verilir, artırılma ya da eksiltme yoluna gidilmez, diye yorumlanır. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Nukellifu (نُكَلِّفُ)

        İbn Fâris: Kelimenin k-l-f kökünün asli manasının "bir kimseye zor, ağır ve meşakkatli bir iş yüklemek, sıkıntı vermek" olduğunu saptar. Fiilin birinci çoğul şahıs ve geniş zaman kalıbında (Biz yüklemeyiz) gelmesinin, ilahi otoritenin insana yönelik taleplerinde zorbalık veya kapasiteyi aşan bir eziyet kastı (kulfet) bulunmadığını niteleyen kök işleve sahip olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: "Teklif" kavramını, insanın doğasına ağır gelen ve çaba gerektiren bir emri ona yöneltmek olarak tanımlar. Ayette olumsuzluk edatıyla (lâ nukellifu / yüklemeyiz) kullanılmasının, Allah'ın dini emirlerindeki (şeriattaki) temel felsefenin insanı ezmek değil, onu eğitmeye yönelik ölçülü ve taşınabilir bir sorumluluk vermek olduğunu anlambilimsel olarak çerçevelediğini vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Fiilin lügat anlamının "sorumlu tutmak, görev yüklemek, zahmete sokmak" olduğunu aktarır. Kelâm ilminde bu fiilin, Allah'ın adalet sıfatının bir tecellisi olarak; insanın aklî, fiziksel ve psikolojik sınırlarını aşan hiçbir ibadeti veya ahlaki eylemi ona farz kılmadığını ifade eden temel bir hukuk kuralı (teklif-i mâ lâ yutâk'ın reddi) olduğunu açıklar.

        Nefsen (نَفْسًا)

        İbn Fâris: Kelimenin n-f-s kökünün temelinde "canlılık, nefes alıp verme, kan ve bir şeyin bizzat kendisi (zatı)" anlamlarının yattığını saptar. Ayette belirsiz (nekre) formda "hiçbir nefse" şeklinde kullanılmasının, ayrım gözetmeksizin her bir bireyi, her bir ahlaki özneyi kapsayan evrensel bir hitap olduğunu kaydeder.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'ın antropolojik yapısında "nefs" kavramını, sadece biyolojik bir canlılıktan ziyade, eylemlerinden sorumlu tutulan, irade sahibi "ahlaki ve teolojik benlik (ego)" olarak tahlil eder. Teklifin (sorumluluğun) muhatabı olan bu kelimenin, insanın evrendeki varoluşsal ağırlığını ve hesap verebilirlik statüsünü temsil ettiğini belirtir.

        Dücane Cündioğlu: Nefs kavramının felsefi derinliğine temas eder. Ayette teklifin bedene veya akla değil doğrudan "nefse" (benliğe) yöneltilmesinin, sorumluluğun tamamen kişiselleştirildiğini; insanın ontolojik yükünü sadece kendi varlık bilinciyle (nefsiyle) taşıyabileceğini anlambilimsel olarak ifade ettiğini vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Sözlükte "ruh, can, kan, kişi, benlik" manalarına geldiğini belirtir. Tefsir literatüründe bu kelimenin, dini sorumlulukların şahsiliğini (bireyselliğini) tescil eden ve her bir insanın kendi kapasitesine göre ilahi mahkemede tek başına yargılanacağını gösteren merkezi bir terim olduğunu açıklar.

        Vus'ahâ (وُسْعَهَا)

        İbn Fâris: Kelimenin v-s-a kökünün asli manasının "genişlik, darlığın (dıyk) zıddı, bir şeyin içine sığması, güç ve takat" olduğunu saptar. Ayette aidiyet zamiriyle (onun kapasitesi/genişliği) gelmesinin, her insanın sahip olduğu fiziksel, zihinsel ve ekonomik gücün birbirinden farklı bir "genişliğe" sahip olduğunu; ilahi teklifin de bu esnek sınırlara göre şekillendiğini belirttiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: "Vus'" kavramını, insanın kendisini aşırı derecede zorlamadan, tükenmeden ve helak olmadan yapabileceği eylemlerin sınırı (takat) olarak tanımlar. Allah'ın sorumluluğu bu kelimeyle sınırlamasının, dinde "yüsr" (kolaylık) ilkesinin varoluşsal bir yasa olduğunu ve insanın taşıyamayacağı yüklerin (ağır hastalıkta ibadet esnekliği gibi) ondan kaldırıldığını vurgular.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Kelimenin barındırdığı ilahi adalet parametresine dikkat çeker. "Vus'" (kapasite/güç) kelimesinin, mutlak bir standart olmadığını, tamamen bireyin kendi varoluşsal imkânlarına (zenginlik, sağlık, idrak) göre değişen dinamik bir ölçü olduğunu tahlil eder. Allah'ın her bireyi, ona verdiği "vus'ahâ" (kendi öznel kapasitesi) kadar sınamasının, Kur'an'daki mutlak adalet formülünün dilbilimsel nişanesi olduğunu ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Kelimenin lügat manasının "genişlik, güç, imkân, takat" olduğunu aktarır. Fıkıh ve kelâm ilminde bu terimin, dini yükümlülüklerin (farzların) yerine getirilmesinde kişinin sahip olduğu meşru sınırları belirlediğini; ilahi iradenin insanın yapısına aykırı düşecek hiçbir zorbalığı (teklif) barındırmadığını açıklar.

        Yentıku (يَنطِقُ)

        İbn Fâris: Kelimenin n-t-k kökünün temelinde "anlamlı ses çıkarmak, konuşmak, meramı açık ve net bir şekilde dile getirmek" anlamlarının yattığını saptar. Fiilin geniş zaman kipiyle ve bir cansız nesneye (Kitab'a) nispet edilerek kullanılmasının, amel defterinin veya ilahi sicilin tıpkı canlı bir şahit gibi, en ufak bir eksiklik bırakmadan apaçık ve anlaşılır bir şekilde "konuştuğunu" nitelediğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: "Nutk" eylemini, içteki mananın harfler ve sesler aracılığıyla kusursuzca dışa vurulması olarak tanımlar. Ayette "yentıku bil hakk" (hak ile konuşur) tamlamasının, insanın dünyadaki eylemlerinin kaydedildiği kitabın, hiçbir itiraza, şüpheye veya inkâra mahal vermeyecek kadar kesin, net ve "dile gelmişçesine" aşikâr bir delil sunmasını metaforik (mecazi) olarak ifade ettiğini vurgular.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı): Kur'an'ın edebi tasvirlerindeki mecaz sanatını tahlil eder. Cansız bir sicilin (kitabın) "nutk" (konuşma) fiiliyle canlandırılmasının (teşhis/personifikasyon), ilahi adaletin mahşer günündeki o sarsıcı kesinliğini resmettiğini belirtir. Kitabın konuşması, insanın kendi amellerini inkâr etme veya kıvırma ihtimalini bütünüyle sıfırlayan, şok edici bir ontolojik yüzleşmedir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Fiilin sözlükte "konuşmak, söz söylemek, açıkça bildirmek" manalarına geldiğini aktarır. Tefsir literatüründe bu eylemin, Levh-i Mahfuz'un veya bireylerin amel defterlerinin, içerdikleri mutlak doğru (hak) bilgilerle adeta dillenerek insanların lehinde veya aleyhinde şahitlik yapmasını anlambilimsel olarak karşıladığını açıklar.

        Yuzlemûn (يُظْلَمُونَ)

        İbn Fâris: Kelimenin z-l-m kökünün asli manasının "bir şeyi kendi yeri olmayan, ona ait olmayan bir yere koymak, noksanlaştırmak ve hakkı eksiltmek" olduğunu saptar. Fiilin edilgen (meçhul) ve olumsuz formda (lâ yuzlemûn / onlara zulmedilmez) gelmesinin, mahşer günündeki ilahi mahkemenin mutlak adaletini, hiç kimsenin sevabının eksiltilmeyeceğini veya yapmadığı bir günahla cezalandırılmayacağını ifade ettiğini kaydeder.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'ın adalet felsefesinde zulüm kavramının sınırlarını inceler. O'na göre "zulüm", hakkın zıddı olan her türlü sapma eylemidir. Ayetin "onlara zulmedilmez" şeklinde bitmesi, ilahi kayıt sisteminin (yentıku bil hakk) kusursuz işleyişinin bir garantisidir. İnsanlar dünyada kendi kendilerine (şirk ile) zulmetseler de, Yaratıcı onlara hesap anında zerrece bir haksızlık (zulüm) dayatmaz.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Fiilin lügat anlamının "haksızlığa uğramak, hakkı eksiltilmek" olduğunu belirtir. Kelâm ilminde bu kavramın, Allah'ın mutlak adil olduğu (Adl sıfatı) gerçeğiyle bağlantılı olarak, ahiret yargılamasında en küçük bir ceza artırımının veya mükâfat kısıntısının söz konusu olmayacağını teyit eden bir adalet mühürü olduğunu açıklar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X