Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mü'minûn Sûresi, 28. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mü'minûn Sûresi, 28. Ayet

    فَاِذَا اسْتَوَيْتَ اَنْتَ وَمَنْ مَعَكَ عَلَى الْفُلْكِ فَقُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي نَجّٰينَا مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fe-iżâ-steveyte ente vemen me’ake ‘alâ-lfulki fekuli-lhamdu li(A)llâhi-lleżî neccânâ mine-lkavmi-zzâlimîn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Yanındakilerle birlikte sen de gemiye yerleştiğinde, 'Bizi bu zâlimler topluluğundan kurtaran Allah'a hamdolsun!' de."

      Müminlerden olan yanındakilerle birlikte sen de gemiye yerleştiğinde, 'Bizi bu zâlimler topluluğundan kurtaran Allah'a hamdolsun!' de. Aynı şekilde Allah'ın zâlimlerin elinden kurtarmış olduğu herkesin bu nedenle Rabbine şükretmesi, başına bir musibet geldiği zaman da ondan kurtarması için yalvarıp yakarması, -tıpkı Hz. Nuh'a hangi durumda ne diyeceğini ve kurtarılması halinde nasıl şükredeceğini öğretmesi gibi- şükretmesi ve dua etmesi gerekir. Bu konuda başka örnekler de vardır: Hz. Mûsâ korkuyla (Mısır'ı) terketmesi esnasında "Rabbim! Beni zâlimler topluluğundan kurtar" demişti. Aynı şekilde Firavun'un karısı Firavun ve kavminin zulmünden kurtarması için Rabb'ine yalvarmış ve "Rabbim! beni Firavundan ve yaptıklarından kurtar ve beni bu zâlimler topluluğundan da selâmete çıkar!" diye dua etmişti. Sonra Rabb'i ona kendisini mübarek bir yere indirmesi için dua etmesini öğretti ve şöyle buyurdu: 29. ayet.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İsteveyte (اسْتَوَيْتَ)

        İbn Fâris: Kökün temelinde "iki şeyin birbirine denk olması, doğruluk, düzgünlük, karar kılmak ve bir yere yerleşmek" anlamlarının yattığını saptar. Ayetteki "isteveyte" (yerleştiğin/kurulduğun zaman) formunun, Nuh'un gemiye alelade bir binişini değil; geminin hâkimi olarak, güven ve sükûnet içinde onun üzerine mutlak bir şekilde yerleşip doğrulmasını nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: "İstivâ" kavramını, bir nesnenin kendi içinde itidal (denge) bulması veya bir şeye yönelerek onun üzerinde sabitlenmesi olarak tanımlar. Ayetteki bağlamında, tufanın kaosu başlamadan hemen önce Nuh'un gemiye (fulk) binerek orada güvenli bir şekilde dengeyi ve sükûneti sağlamasını anlambilimsel olarak ifade ettiğini vurgular.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç: "İstivâ" eyleminin ontolojik ağırlığına dikkat çeker. Bu kelimenin sadece mekânsal bir "oturma/yerleşme" değil, varoluşsal bir "hâkimiyet ve sükûnet" eylemi olduğunu; kaosun (tufanın) ortasında Nuh'un gemideki istivâsının, ilahi iradeye teslimiyetin getirdiği sarsılmaz bir denge hali olduğunu tahlil eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Kelimenin sözlükte "doğrulmak, karar kılmak, yerleşmek ve yükselmek" manalarına geldiğini aktarır. Tefsir literatüründe bu fiilin, gemiye binme işleminin tamamlanıp her şeyin yerli yerine oturmasını ve tufana karşı hazırlığın kusursuz bir şekilde bitirilmesini ifade ettiğini açıklar.

        El-Hamdu (الْحَمْدُ)

        İbn Fâris: Kökün asli manasının "övmek, güzellikleri ve iyilikleri dile getirmek, rızayı ifade etmek" olduğunu belirtir. Ayette Nuh'a emredilen "el-hamd" eyleminin, basit bir teşekkürden ziyade, verilen kurtuluş nimetinin (neccânâ) büyüklüğünü idrak ederek mutlak Yaratıcı'nın zatını, kudretini ve lütfunu övgüyle yüceltmek olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: "Hamd" kavramını, birinin kendi ihtiyarıyla (iradesiyle) yaptığı güzel bir fiilden dolayı onu övmek olarak tanımlar; "şükür" ve "medh" kavramlarından bu yönüyle ayrıldığını saptar. Ayetteki "El-Hamdu lillâh" (Hamd Allah'a mahsustur) nidasının, tufandan kurtuluşun tesadüfi bir doğa olayı değil, doğrudan Allah'ın iradi, bilinçli ve merhametli müdahalesinin bir neticesi olduğuna dair mutlak bir tasdik olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'ın ahlak ve şükür sisteminde "hamd" kelimesini analiz eder. İnanan insanın kriz anından (tufan) güvenlik anına (gemiye istivâ) geçişinde verdiği ilk varoluşsal ve dilbilimsel tepkinin "hamd" olması gerektiğine dikkat çeker. Bu kelime, insanın kendi kurtuluşunu kendi becerisine (gemiyi yapmasına) değil, bütünüyle ilahi lütfa bağlamasının en üst düzey teolojik ifadesidir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Sözlükte "iyilik, güzellik ve üstünlükle niteleyip övmek" manasına geldiğini belirtir. Dini bir terim olarak, Allah'a karşı duyulan minnettarlığın, O'nun mutlak kemalini (kusursuzluğunu) ve nimet vericiliğini (Mün'im) dil ile ikrar ve kalp ile tasdik etme eylemini karşıladığını açıklar.

        Neccânâ (نَجَّانَا)

        İbn Fâris: Kelimenin n-c-v kökünün temelinde "bir şeyin yüksekte olması, açığa çıkması, ayrılması ve tehlikeden kurtularak güvenli bir yere (necv) ulaşması" anlamlarının bulunduğunu saptar. Fiilin Tef'il babında (neccâ / kurtardı) kullanılmasının, kurtarma eyleminin Allah tarafından son derece etkili, kesin ve kuşatıcı bir şekilde gerçekleştirildiğini ifade ettiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: "Necât" kavramını, insanın kendisini çepeçevre saran bir darlıktan, beladan veya helaktan ayrılarak genişliğe ve selamate çıkması olarak tanımlar. Ayette Nuh'un dilinden dökülen "neccânâ" (bizi kurtardı) itirafının, onların boğulmaktan kurtulup yüksek ve güvenli bir mekâna (gemiye) alınmalarını hem fiziksel hem de ruhsal bir kurtuluş olarak nitelediğini vurgular.

        Dücane Cündioğlu: Kurtuluş (necat) kelimesinin ontolojik ağırlığını tahlil eder. Bu ayetteki kurtuluşun, sadece bedenin suda boğulmaktan kurtulması değil; asıl olarak "zalimler topluluğunun" (kavm-i zâlimîn) oluşturduğu o boğucu, küfür ve şirk dolu atmosferden ayrışma, manevi bir nefes alma ve onlardan ontolojik olarak kopma eylemi olduğunu anlambilimsel bir incelikle ortaya koyduğunu belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Fiilin sözlükte "kurtarmak, selamate erdirmek, tehlikeden uzaklaştırmak" manalarına geldiğini aktarır. Kur'an kıssalarında "neccâ/enceynâ" fiillerinin, peygamberlerin ve inananların ilahi azap (helak) gelmeden hemen önce ilahi bir müdahaleyle felaket bölgesinden çekilip alınması yönündeki Sünnetullah'ı (ilahi yasayı) nitelediğini açıklar.

        Ez-Zâlimîn (الظَّالِمِينَ)

        İbn Fâris: Kelimenin z-l-m kökünün asli manasının "bir şeyi kendi yeri olmayan, ona ait olmayan bir yere koymak, noksanlaştırmak ve sınırı aşmak" olduğunu saptar. Adaletin tam zıddı olan bu kavramın, Nuh'un kavmini nitelemek için kullanılmasının, onların inancı (tevhid) olması gereken yere (kalbe) değil de hevalarına; eşyayı da asıl Yaratıcısına değil sahte ilahlara nispet ederek varoluşsal bir "yerinden etme" suçu işlediklerini belirttiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî: "Zulm" kavramını hak olandan sapmak ve haddi aşmak olarak tanımlar. Ayette Nuh'un kurtulduğu kavmin sıfatı olarak "zâlimîn" kelimesinin seçilmesinin, onların sadece Nuh'a eziyet eden insanlar olmalarından öte; şirke girerek, ilahi ayetleri yalanlayarak insanın kendisine, topluma ve Yaratıcı'ya karşı işleyebileceği en büyük haksızlığı (şirk en büyük zulümdür gerçeğini) icra etmelerini vurguladığını tahlil eder.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an ahlak sisteminde "zulm" kelimesini detaylıca inceler. O'na göre Kur'an'da zulüm, sıradan bir sosyal adaletsizlikten ziyade, teolojik bir isyandır. Ayetteki "el-kavmiz-zâlimîn" (zalimler topluluğu) tamlamasının, Allah'ın mutlak hâkimiyetini reddederek kendi sahte otoritelerini dayatan, böylece kendi varoluşlarını yıkıma sürükleyen o dogmatik ve kibirli toplumun nihai ahlaki ve dilbilimsel tasviri olduğunu saptar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Kelimenin geçtiği dualardaki işlevine dikkat çeker. Nuh'un kurtuluşu için Allah'a hamd ederken kavmini doğrudan "zalimler" olarak nitelemesinin, ortada kişisel bir intikam veya husumet olmadığını; meselenin bütünüyle Hak ve Batıl çatışması olduğunu ve helak edilenlerin bu sonu kendi zulümleriyle (tercihleriyle) hak ettiklerini teyit eden bir adalet bildirimi olduğunu ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Kelimenin lügat anlamının "haksızlık edenler, haddi aşanlar, sınırı çiğneyenler" olduğunu belirtir. Kur'an terminolojisinde inançsızlık, şirk ve isyan bataklığına saplanmış, peygamberin tebliğini şiddetle bastırmaya çalışan inkârcı toplumları niteleyen şemsiye bir kavram olduğunu açıklar.

        Yorum

        İşleniyor...
        X