Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mâide Sûresi, 118. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mâide Sûresi, 118. Ayet

    اِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَاِنَّهُمْ عِبَادُكَۚ وَاِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ فَاِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İn tu’ażżibhum fe-innehum ‘ibâduk(e)(s) ve-in taġfir lehum fe-inneke ente-l’azîzu-lhakîm(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Şayet onlara azap edersen, şüphesiz onlar senin kullarındır. Eğer onları affedersen, hiç kuşku yok sen hem izzet hem hikmet sahibisin.

      Bu ayet konusunda farklı görüşler vardır. Hasan-ı Basri'den şöyle rivayet edilmiştir: Hz. İsa (s.a.) bunu ahirette söyleyecektir. Şayet onlara azap edersen, yani söylemiş oldukları o korkunç söz üzerine ölenlere azap edersen; Eğer onları affedersen, yani kendilerine İslam'ı ve hidayeti lütfettiğin kişileri bağışlarsan, hiç kuşku yok sen hem izzet hem hikmet sahibisin. Çünkü onlardan, Allah hakkında söyledikleri o korkunç sözden sonra iman eden kimseler de vardı. Diğer alimler de şöyle demiştir: Hz. İsa (s.a.) bu sözü dünyada iken söylemişti. Şayet onlara azap edersen, yani inkarları üzere ölen kişilere azap edersen, Şüphesiz onlar senin kullarındır. Eğer kendilerine hidayet lütfederek onları affedersen, hiç kuşku yok sen hem izzet hem hikmet sahibisin. Sen azizsin, onlar ise zelil kullarındır. Bu son cümle İbn Mesud'un (r.a.) mushafında "fe inneke ente'l-ğafuru'r-rahim" (فَإِنَّكَ أَنْتَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ), yani "Sen çok bağışlayıcısın, çok merhametlisin" şeklinde geçmektedir. Bu husus ayette açık olarak görülmektedir, çünkü O, "mağfiret" kavramından sonra kendisinin "ğafur" olduğunu belirtmiştir. Rivayet edildiğine göre Peygamber aleyhisselam bir geceyi Şayet onlara azap edersen şüphesiz onlar senin kullarındır, onları affedersen, hiç kuşku yok sen hem izzet hem hikmet sahibisin mealindeki ayet-i kerime ile ihya etmiştir; kıyamda, secdede ve ka'dede (et-tehıyyatü'de) onu okumuştur. En doğrusunu Allah bilir ya, Resulullah bunu şefaat dileme ve Allah'a yalvarma gayesiyle okuyordu. Sanki şöyle diyordu: Sen onları perişan edersen senden başka onlara kim yardım edip bu durumdan kurtarır? Onlar senin zavallı kullarındır? Şayet sen onlara ikram edersen senin ikramına kim engel olabilir?

      İkincisi, Şayet onlara azap edersen, sen onların sultanısın, onlara haksız yere azap etmezsin, çünkü onlar senin kullarındır. Çünkü haksızlık yapmak, onun için belirlenen sınırın ötesine geçmektir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        tuazzibhum (تُعَذِّبْهُمْ)

        Sözcüğün kökü "a-z-b" (ع ذ ب) harfleridir. Temel anlamı; tatlılığı gidermek, engellemek, eziyet etmek ve cezalandırmaktır. Mâide Sûresi 118. ayette "in tuazzibhum" (Şayet onları cezalandırırsan) şeklinde şart cümlesi içinde geçerek, Hz. İsa’nın mahşer meydanında kendi ümmetinin sapanları (onu ilahlaştıranlar) için takındığı o derin, hüzünlü ve teslimiyet dolu tavrı başlatır.

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün "bir şeyin asıl lezzetini, ferahlığını ve saflığını yitirerek insana acı veren bir hale dönüşmesi" olduğunu belirtir. Tatlı suya "azb" denilmesi de bu köktendir; cezanın (azap) hayatın o tatlı suyunu çekip almasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "azap" kavramını "vebal" ile birleştirerek tahlil eder. Râgıb'a göre Hz. İsa, bu kelimeyi kullanarak; "Senin adaletinle onlara vereceğin her türlü sıkıntı ve ceza, onların kendi elleriyle işledikleri o büyük şirkin (hıyanetin) hak edilmiş bir karşılığıdır" diyerek ilahi adalete boyun eğer.

        ibâduke (عِبَادُكَ)

        Sözcüğün kökü "a-b-d" (ع ب د) harfleridir. Kelime, "abd" (kul/köle) sözcüğünün çoğuludur. Temel anlamı; boyun eğmek, hizmet etmek, tapınmak ve bir otoritenin mutlak mülkiyetinde olmaktır. Ayette "fe innehum ibâduke" (şüphesiz onlar Senin kullarındır) şeklinde geçerek, cezalandırma veya bağışlama öncesindeki o sarsılmaz mülkiyet ilişkisini tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir yolu çiğneyerek dümdüz hale getirmek, engelleri kaldırmak (tarîkun mu'abbed)" anlamının yattığını söyler. Kula "abd" denilmesi, onun Yaratıcısı karşısında kendi gururunu ve iradesini dümdüz edip O'na ram olması sebebiyledir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik hiyerarşisinde "abd" (kul) ve "Rabb" ilişkisini inceler. Izutsu'ya göre Hz. İsa, bu ifadesiyle muazzam bir mantık yürütür: "Onlar her ne kadar yoldan sapıp beni tanrılaştırmış olsalar da, asıl gerçek şudur ki onlar Senin yaratıp rızık verdiğin, mülkiyeti tamamen Sana ait olan 'kullarındır'. Bir efendinin kendi köleleri üzerinde her türlü tasarruf yetkisi (ceza veya af) sadece ona aittir."

        tağfir (تَغْفِرْ)

        Sözcüğün kökü "ğ-f-r" (غ ف ر) harfleridir. Temel anlamı; örtmek, gizlemek, korumak, bağışlamak ve kirliliği silmektir. Ayette "ve in tağfir lehum" (ve şayet onları bağışlarsan) şeklinde şartın ikinci şıkkı olarak geçerek, ilahi merhametin (affın) kapısını aralar.

        İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "bir nesneyi kirden, paslanmaktan veya darbeden korumak için onun üzerini sağlam bir örtüyle/perdeyle çekmek" olduğunu belirtir. Miğfere (başlığa) bu isim verilmesi başı korumasındandır.

        Râgıb el-İsfahânî, "mağfiret" eylemini günahın eskatolojik (ahirete dair) kaydını silmek olarak açıklar. Hz. İsa, "Eğer bağışlarsan" diyerek; Allah'ın o sonsuz örtme ve temizleme sıfatına sığınır. Bu, elçinin ümmeti için dilediği örtülü bir şefaattir.

        el-azîzu (الْعَزِيزُ)

        Sözcüğün kökü "a-z-z" (ع ز ز) harfleridir. Temel anlamı; güçlü olmak, mağlup edilemeyen, mutlak üstün, az bulunan ve izzet sahibi olmaktır. Ayetin sonunda "fe inneke entel azîz" (şüphesiz mutlak üstün/güçlü olan ancak Sensin) şeklinde bir esma-i hüsna olarak geçerek, ilahi kararın sarsılmaz doğasını niteler.

        İbn Fâris, kök anlamını "hiçbir gücün gedik açamayacağı, nüfuz edemeyeceği kadar katı, sağlam ve sarsılmaz bir kuvvet (izzet)" olarak tanımlar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin bu isimle bitmesinin kelamî derinliğini tahlil eder. Öztürk'e göre Allah birini bağışladığında bu O'nun acziyetinden veya bir zaafından dolayı değil; aksine, kimseye hesap vermeyen o mutlak "üstünlüğünden" (Azîz) dolayıdır. Allah, dilediği kulu bağışlasa da O'nun otoritesinden hiçbir şey eksilmez.

        el-hakîm (الْحَكِيمُ)

        Sözcüğün kökü "h-k-m" (ح ك م) harfleridir. Temel anlamı; engellemek, sağlamlaştırmak, hikmetle yönetmek, hüküm vermek ve her şeyi yerli yerine koymaktır. Ayetin sonunda "el-azîzul hakîm" (Mutlak üstün ve her işi hikmetli olan) şeklinde ikinci bir esma-i hüsna olarak geçerek, adaleti ve rahmeti mühürler.

        Râgıb el-İsfahânî, "Hakîm" sıfatını Allah'ın eylemlerindeki kusursuzluk bağlamında açıklar. Râgıb'a göre Allah ister cezalandırsın (azap), ister bağışlasın (mağfiret); her iki eylemi de mutlak bir "hikmet" (yerindelik) içindedir. O'nun hiçbir hükmü abes, haksız veya rastgele değildir.

        Angelika Neuwirth, Mâide 118'in kapanışındaki (clausula) bu iki esmanın retorik gücünü inceler. Neuwirth'e göre Hz. İsa, sözünü "Bağışlayan ve Merhamet Eden" (Ğafûrun Rahîm) diyerek değil, "Azîz ve Hakîm" diyerek bitirir. Bu, muazzam bir edep ve tevhid vurgusudur. İsa, Allah'ın merhametine "sipariş" vermez; O'nun mutlak gücüne (Azîz) ve her şeyi yerli yerine koyan hikmetine (Hakîm) teslim olur. "Sen her şeye gücü yeten ve her işi yerli yerinde yapansın; istersen ezersin, istersen seversin, hüküm sadece Senindir" diyerek kulluğunu en yüksek perdeden mühürler. Adalet ve merhamet, O'nun hikmetinde birleşir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X