Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mâide Sûresi, 116. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mâide Sûresi, 116. Ayet

    وَاِذْ قَالَ اللّٰهُ يَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ ءَاَنْتَ قُلْتَ لِلنَّاسِ اتَّخِذُون۪ي وَاُمِّيَ اِلٰهَيْنِ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ قَالَ سُبْحَانَكَ مَا يَكُونُ ل۪ٓي اَنْ اَقُولَ مَا لَيْسَ ل۪ي بِحَقٍّۜ اِنْ كُنْتُ قُلْتُهُ فَقَدْ عَلِمْتَهُۜ تَعْلَمُ مَا ف۪ي نَفْس۪ي وَلَٓا اَعْلَمُ مَا ف۪ي نَفْسِكَۜ اِنَّكَ اَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iż kâla(A)llâhu yâ ‘îsâ-bne meryeme eente kulte linnâsi-tteḣiżûnî veummiye ilâheyni min dûni(A)llâh(i)(s) kâle subhâneke mâ yekûnu lî en ekûle mâ leyse lî bihakk(in)(c) in kuntu kultuhu fekad ‘alimteh(u)(c) ta’lemu mâ fî nefsî velâ a’lemu mâ fî nefsik(e)(c) inneke ente ‘allâmu-lġuyûb(i)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Allah, 'Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara sen mi, Allah'ın dışında beni ve annemi iki tanrı kabul edin, dedin?' buyurduğu zaman o şu cevabı verir: Haşa! Seni tenzih ederim. Hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz. Hem ben söyleseydim şüphesiz sen onu bilirdin. Sen benim içimdekini bilirsin, ama ben senin zatında olanı bilmem. Gizlileri tam olarak bilen yalnız sensin.

      Allah, 'Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara sen mi, Allah'ın dışında beni ve annemi iki tanrı kabul edin, dedin?' buyurduğu zaman. Bu ayet-i kerimenin üç şekilde yorumlanmaya ihtimali vardır. Birincisi, bu ilahi beyan, Hz. İsanın insanların arasında bulunduğu sırada söylenmiş olabilir; o zaman kendisine tabi olan insanlar için, yolunu kaybeden ve doğru yoldan çıkan kimselere karşı bir mucize ve delil olsun diye söylenmiş olur, çünkü Hz. İsa (s.a.) kendisinin, onlara böyle bir şey söylemiş olmaktan uzak olduğunu belirtmiştir. [İkincisi], Allah Teala bu sözü, Hz. İsa'yı göğe yükselttiği zaman söylenmiş olabilir. Böylece Allah Teala, yanlarından ayrıldıktan sonra kavminin Hz. İsaya söyleyeceğini belirtmiş olur. [Üçüncüsü] şöyle denilmiştir: Bunu kıyamet günü söyleyecektir; bu durumda "söyledi" anlamına gelen (قَالَ) fiili, "söyler, söyleyecek" manasında kullanılmış olur. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Ateşte bulunanlar cehennemdekilere seslenirler"; "Allah'ın peygamberleri toplayıp da onlara 'Size ne cevap verildi?' diye soracağı gün onlar 'Bizim bir bilgimiz yok' diyecekler". Bu ayet-i kerimelerde -di'li geçmiş zaman kipinde kullanılan "kale" (قَالَ) fiilinden gelecek zaman manası kastedilmiştir, fiili böyle kullanmak caizdir ve Kur'an-ı Kerim'de bunun örnekleri çoktur.

      Hıristiyanların Hz. İsa ile annesini iki ilah edinmeleri çelişkili bir görüştür, çünkü onlar Meryem'e İsanın annesi demişlerdi, annelik onun için sabit olunca, artık ilah olması asılsız olur. Aynı şekilde İsanın da Meryem'in oğlu olduğu ortaya çıkınca ilahlığı temelsiz olur, çünkü başkasının oğlu ilah olamaz. Ancak hıristiyanlar akıllarını kullanmayan insanlardı ve bu türlü akıl dışı sözleri söylüyorlardı.

      Şu cevabı verir: Haşa! Seni tenzih ederim. Hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz. Yani doğru olmayan bir şeyi söylemek bana yakışmaz.

      Hem ben söyleseydim şüphesiz sen onu bilirdin. Sen benim içimdekini bilirsin, ama ben senin zatında olanı bilmem. "Nefs" kelimesi iki anlamda kullanılır. Birincisi, onunla içte gizlenen şey kastedilir. İkincisi de zatın ve kişinin kendisi kastedilir. Allah Teala, yaratılanlar gibi zat diye nitelendirilmekten münezzeh olunca burada diğer anlamın kastedildiği anlaşılmaktadır. Doğrusu, ayete şöyle mana verilmelidir: Sen bende olanı bilirsin, fakat ben sende olanı bilmem. Yahut şöyle anlam verilir: Benden olan şeyi sen bilirsin, fakat senin gaybına ben muttali değilim.

      Gizlileri tam olarak bilen yalnız sensin, yani yaratılanlara gizli kalan şeyleri sadece sen bilirsin.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        et-tehaztûnî (أَتَّخَذْتُنِي)

        Sözcüğün kökü "e-h-z" (أ خ ذ) harfleridir. Temel anlamı; almak, yakalamak, tutmak ve edinmektir. "İfti'al" babından (ittihâz) muzari fiil olan bu kelime, Mâide Sûresi 116. ayette "e ente kulte lin nâsittehizûnî" (İnsanlara: Beni edinin, diyen sen misin?) şeklinde soru formunda geçerek, kıyamet günündeki o sarsıcı ilahi sorguyu başlatır.

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün "bir şeyi zorla veya isteyerek ele geçirmek, onu kendine mal etmek ve bir durumdan başka bir duruma (statüye) sokmak" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "ittihâz" (edinme) kavramını inanç bağlamında tahlil eder. Râgıb'a göre bu kelime, basit bir "sevme" veya "saygı duyma" değildir. Bir varlığı "ilah edinmek" (ittehizûnî); onu hayatın merkezine koymak, ona mutlak otorite atfetmek ve Allah'a ait olan vasıfları ona giydirmektir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik hiyerarşisinde bu sorguyu inceler. Izutsu'ya göre Allah'ın Hz. İsa'ya "Beni ilah edinin mi dedin?" diye sorması, İsa'nın bunu dediğinden şüphe edildiği için değil; o an mahşerde toplanmış olan ve İsa'yı ilahlaştıran kitlelerin (Hristiyanların) önünde, bu sapkın inancın bizzat "tanrılaştırılan kişi" tarafından reddedilmesini (ifşa edilmesini) sağlamak içindir.

        ummiyye (وَأُمِّيَ)

        Sözcüğün kökü "e-m-m" (أ م م) harfleridir. Temel anlamı; ana, asıl, merkez, önder ve kaynaktır. Ayette "ummiyye" (anamı/annemi) şeklinde, Hz. İsa'nın annesi Meryem'e atıfla geçer.

        İbn Fâris, bu kökün "her şeyin kendisine dayandığı, kendisinden türediği veya sığındığı temel dayanak (asıl)" olduğunu belirtir.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın Hristiyan meryemolojisine (Mariology) yönelik eleştirisini tahlil eder. Neuwirth'e göre ayette Meryem'in de "ilah edinilme" (ittehizûnî) sorgusuna dahil edilmesi, özellikle Geç Antik Çağ'da Meryem'e "Theotokos" (Tanrı doğuran/Tanrı anası) sıfatı verilerek onun kültleşmesine ve tanrısal bir konuma yükseltilmesine yönelik doğrudan bir Kur'anî reddiyedir. Meryem, bir "ilah" değil, bir "üm"dür (annedir/beşerdir).

        ilâheyni (إِلَٰهَيْنِ)

        Sözcüğün kökü "e-l-h" (أ ل ه) harfleridir. Temel anlamı; kulluk edilen, hayret uyandıran, sığınılan ve mutlak otorite olan varlıktır. Tesniye (ikil) formunda olan bu kelime, ayette "ilâheyni min dûnillâh" (Allah'tan başka iki ilah) şeklinde geçerek, Hz. İsa ve Hz. Meryem'e yakıştırılan o sahte uluhiyet statüsünü tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "insanın dehşet ve hayranlık içinde kalarak sığındığı, yöneldiği ve kalbiyle bağlandığı yüce varlık" anlamının yattığını söyler.

        Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın "üçleme" (teslis) algısını bu kelime üzerinden inceler. Reynolds'a göre Kur'an, Hristiyanların "Baba-Oğul-Kutsal Ruh" şeklindeki resmi teslisinden ziyade, halk dindarlığında ve bazı mezheplerde (Collyridians gibi) "Allah-İsa-Meryem" şeklinde oluşan o fiili "üç ilahlı" (veya iki ilahlı) tapınma pratiğini hedef alır ve bu ontolojik kaymayı "iki ilah edinme" (ilâheyni) olarak formüle eder.

        subhâneke (سُبْحَانَكَ)

        Sözcüğün kökü "s-b-h" (س ب ح) harfleridir. Temel anlamı; yüzmek, hızlıca hareket etmek, uzaklaşmak ve tesbih etmektir. Ayette "subhâneke" (Seni tenzih ederim / Sen her türlü eksiklikten uzaksın) şeklinde Hz. İsa'nın sorguya verdiği o ilk, sarsıcı ve edep dolu karşılık olarak geçer.

        İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "suda veya havada hızla mesafe katetmek, bir noktadan uzaklaşmak" olduğunu belirtir. Allah'ı "tesbih etmek" (subhân); O'nu her türlü beşerî tasavvurdan, noksanlıktan ve "evlat/ortak edinme" gibi yakıştırmalardan "en uzağa" koymak, O'nu tüm bu iddialardan soyutlamaktır.

        Râgıb el-İsfahânî, "subhân" kelimesinin bir "hayret" ve "tenzih" ünlemi olduğunu açıklar. Hz. İsa, kendisine yöneltilen o dehşet verici iddiayı (ilahlık iddiasını) duyar duymaz "Subhâneke!" diyerek söze başlar; bu, "Senin bir ortağın olmasından Seni fersah fersah uzak tutarım, böyle bir iddia benim için düşünülemez bile!" demektir.

        yekûnu (يَكُونُ)

        Sözcüğün kökü "k-v-n" (ك و ن) harfleridir. Temel anlamı; olmak, var olmak, vuku bulmak ve meydana gelmektir. Ayette "mâ yekûnu lî" (Benim için ... olmaz / bana yakışmaz / haddim değildir) şeklinde olumsuz yapıyla geçerek, Hz. İsa'nın kendi varoluşsal sınırını (kulluğunu) çizdiği savunma cümlesidir.

        İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin boşluktan çıkıp sabit bir gerçeklik (kevn) kazanması" anlamına geldiğini belirtir.

        ehakkın (بِحَقٍّ)

        Sözcüğün kökü "h-k-k" (ح ق ق) harfleridir. Temel anlamı; gerçeğe uygun olmak, sabit ve değişmez olmak, adalet ve hakikattir. Ayette "mâ leyse lî bi hakkın" (hakkım olmayan / gerçek olmayan bir şeyi) şeklinde geçerek, ilahlık iddiasının ontolojik temelsizliğini niteler.

        İbn Fâris, kök anlamını "bir nesnenin veya sözün, terazide tam dengede durması ve sarsılmaz bir doğruyu (hakikati) temsil etmesi" olarak tanımlar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Hz. İsa'nın bu ifadesini tahlil eder. Öztürk'e göre İsa, "Benim hakkım olmayan (bi hakkın) bir şeyi söyleyemem" derken; uluhiyetin (tanrılığın) sadece Allah'a ait sarsılmaz bir "hak" olduğunu, bir kulun bu statüyü talep etmesinin ise hakikate (hakk) yapılmış en büyük saldırı ve sahtekarlık olduğunu vurgular. Hak, ait olduğu yerdedir; o da sadece Allah'tır.

        tu'lemu (تَعْلَمُ)

        Sözcüğün kökü "a-l-m" (ع l m) harfleridir. Temel anlamı; bilmek, kavramak ve idrak etmektir. Ayette "in kuntu kultuhu fe kad alimtehu" (Eğer ben onu söylemişsem, Sen onu zaten bilirsin) şeklinde geçerek, Hz. İsa'nın ilahi ilme (bilgiye) olan mutlak teslimiyetini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "ilim" eylemini bu diyalogda "şahitlik" üzerinden okur. Hz. İsa, "Ben söyledim mi söylemedim mi?" tartışmasına girmez; "Sen her şeyi kuşatan ilminle zaten gerçeğe şahitsin" diyerek topu Allah'ın ilmine atar. Bu, kulun Yaratıcı karşısındaki en yüksek edep makamıdır.

        nefsî (نَفْسِي)

        Sözcüğün kökü "n-f-s" (ن f s) harfleridir. Temel anlamı; ruh, can, öz, zat ve iç dünyadır. Ayette "ta'lemu mâ fî nefsî" (Sen benim nefsimde / içimde olanı bilirsin) şeklinde geçerek, Hz. İsa'nın gizli niyetlerini ve özünü tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin asıl cevheri ve hayatiyeti" anlamına geldiğini belirtir.

        nefsike (نَفْسِكَ)

        Sözcüğün kökü yine "n-f-s" (ن f s) harfleridir. Ayette "ve lâ a'lemu mâ fî nefsike" (Fakat ben Senin nefsinde / Zatında olanı bilmem) şeklinde geçerek, Allah'ın mutlak ve kuşatılamaz özünü ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "nefsî" ve "nefsike" kavramları arasındaki o devasa ontolojik mesafeyi tahlil eder. Kılıç'a göre Allah kulu (İsa'yı) her şeyiyle bilir; ancak kul, Allah'ın zatını (nefsini) asla kavrayamaz. Bu ifade, İsa'nın "Ben de tıpkı Allah gibi her şeyi biliyorum" (ilahlık) iddiasını kökünden çürütür. Bilgi tek taraflıdır; bilen Allah, bilinen ise İsa'dır.

        allâmul ğuyûb (عَلَّامُ الْغُيُوبِ)

        "Allâm" (mübalağalı bilen) ve "ğuyûb" (görünmeyenler) kelimelerinin birleşimidir. Ayetin sonunda "inneke ente allâmul ğuyûb" (Şüphesiz görünmeyenleri / sırları en iyi bilen sadece Sensin) şeklinde geçerek, Hz. İsa'nın savunmasını mühürlediği o muazzam sena (övgü) cümlesidir.

        Angelika Neuwirth, Mâide 116'nın kapanışındaki (clausula) bu esma'nın gücünü inceler. Neuwirth'e göre "Allâm" sıfatı, mahşer meydanındaki o karanlık niyetleri, tarihin gizli dehlizlerini ve insanların kalplerinde sakladıkları o çarpık inançları tek bir anda aydınlatan "mutlak bir projektör" gibidir. İsa bu sözle; "Kimlerin beni ilahlaştırdığını, kimlerin bu yalanı uydurduğunu ve benim kalbimin saflığını sadece Sen bilirsin" diyerek adaleti o "Allâm" olan Zihne bırakır. Ğayb (görünmeyen), sadece Allah'ın huzurunda şeffaflaşır.

        Yorum

        İşleniyor...
        X