قَالُوا نُر۪يدُ اَنْ نَأْكُلَ مِنْهَا وَتَطْمَئِنَّ قُلُوبُنَا وَنَعْلَمَ اَنْ قَدْ صَدَقْتَنَا وَنَكُونَ عَلَيْهَا مِنَ الشَّاهِد۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mâide Sûresi, 113. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: tatmin, şahitlik, maide 113, mucize, maide suresi, maide suresi 113. ayet, kalp, iman, güven
-
Onlar 'İstiyoruz ki ondan yiyelim, kalplerimiz güvenle dolsun, bize doğru söylediğini bilelim ve buna tanık olalım' dediler.
Onlar 'İstiyoruz ki ondan yiyelim, kalplerimiz güvenle dolsun' dediler. Bu ilahi beyan şunu göstermektedir: Havarilerin iç alemi mucizeleri görme konusunda kendilerine baskı yapıyordu; her ne kadar İsa aleyhisselamın beyanlarını ve Allah'tan verdiği haberleri tasdik ediyorlardıysa da. Tıpkı İbrahim aleyhisselam hakkında söylediğimiz gibi. En doğrusunu Allah bilir.
Bize doğru söylediğini bilelim, dediler. Bu ayetin hem tilavetinde, hem de tefsirinde ihtilaf edilmiştir. Bazıları bu kelimeyi "na'lemü" (نَعْلَمُ) diye merfü olarak okudular, yani "biz biliyoruz" şeklinde onu müstakil bir cümle kabul ettiler. Buna göre ayetin manası şöyledir: Onlar, bize doğru söylediğini biliyor olmakla birlikte, İstiyoruz ki ondan yiyelim, kalplerimiz güvenle dolsun, dediler. Bazıları da, açık ve yaygın kıraate uyarak "ve na'leme" (وَنَعْلَمَ) diye okumuştur, yani "bize doğru söylediğini de bilelim''. İkinci olarak bir şeyi haber olması açısından bilmek çoğu kere vesvese ve şüpheye yol açar. Bu bakımdan onlar şüphe ve vesveseyi defetmek için bizzat görecekleri açık bir mucize istemişlerdi.
Buna tanık olalım, dediler. Yani inkar edenlere karşı o sofranın indiğine tanık olalım.
Yorumu Yorumla
-
nürîdu (نُرِيدُ)
Sözcüğün kökü "r-v-d" (ر و د) harfleridir. Temel anlamı; bir şeyi aramak, talep etmek, istemek, yönelmek ve irade etmektir. "İf'âl" babından muzari (şimdiki/geniş zaman) çoğul fiil olan bu kelime, Mâide Sûresi 113. ayette "nürîdu en ne'kule minhâ" (Ondan yemek istiyoruz) şeklinde geçerek, havarilerin gökten sofra (mâide) isteme gerekçelerinin ilk ve en insani basamağını tanımlar.
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün asıl anlamının "bir nesneyi elde etmek için onun peşine düşmek, ona doğru meyil göstermek ve zihinsel bir hedef belirlemek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "irade" kavramını tahlil eder. Râgıb'a göre havarilerin "istiyoruz" (nürîdu) beyanı, sıradan bir iştahın ötesinde, ilahi bir mucizeyle doğrudan temas kurma arzusunun dışa vurumudur. Bu, beşerin somut olanla (rızıkla) kurduğu varoluşsal bağın iradeye dönüşmüş halidir.
ne'kule (نَأْكُلَ)
Sözcüğün kökü "e-k-l" (أ ك ل) harfleridir. Temel anlamı; yemek, çiğnemek, yutmak, tüketmek ve rızıklanmaktır. Ayette "en ne'kule minhâ" (ondan yiyelim diye) şeklinde geçerek, mucizenin fiziksel/biyolojik tüketim boyutunu ifade eder.
İbn Fâris, bu kökün "bir nesnenin ağız yoluyla parçalanıp bedene dahil edilmesi ve o nesnenin azalması/tükenmesi" anlamına geldiğini söyler.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın antropolojisinde "yemek" (ekl) eylemini inceler. Izutsu'ya göre havariler, gökten inecek olanın sadece bir "vizyon" veya "hayal" değil; bizzat dişin keseceği, midenin sindireceği "gerçek/fiziksel bir rızık" olmasını talep etmektedirler. "Yemek" eylemi, göksel olanla yeryüzüne ait olanın (insanın) en somut birleşme anıdır.
tatmainne (وَتَطْمَئِنَّ)
Sözcüğün kökü "t-m-n" (ط م ن) harfleridir. Temel anlamı; yatışmak, sakinleşmek, kararlı olmak, şüphenin gitmesi ve huzura ermektir. Ayette "ve tatmainne kulûbunâ" (ve kalplerimiz yatışsın / mutmain olsun) şeklinde geçerek, mucizenin asıl psikolojik/teolojik hedefini tanımlar.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir nesnenin veya canlının sarsıntısının durması, bulunduğu yere tam olarak oturması ve her türlü tedirginliğin (şüphenin) yok olması" anlamının yattığını söyler.
Râgıb el-İsfahânî, "itmi'nan" kavramını imanın dereceleri bağlamında açıklar. Râgıb'a göre bu, Hz. İbrahim'in "Rabbim, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster... kalbim mutmain olsun (liyatma'inne kalbî)" talebiyle aynı kökten gelir. Havariler inanmıyor değillerdir (müminlerdir); ancak onlar, duydukları (ilmelyakîn) hakikati, bizzat tecrübe ederek (aynyalyakîn) kalplerindeki o son beşeri titremeyi ve merakı dindirmek (itmi'nan) istemektedirler.
na'leme (وَنَعْلَمَ)
Sözcüğün kökü "a-l-m" (ع ل م) harfleridir. Temel anlamı; bilmek, kavramak, idrak etmek ve şüpheyi ortadan kaldıran kesin bilgiye ulaşmaktır. Ayette "ve na'leme en kad sadaktenâ" (ve senin bize doğru söylediğini bilelim diye) şeklinde geçerek, mucizenin epistemolojik (bilgiye dair) kanıtlama işlevini ifade eder.
İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin mahiyetini anlayıp onun üzerine zihinsel bir mühür koymak" anlamına geldiğini belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki işlevini inceler. Öztürk'e göre havarilerin "bilelim" (na'leme) demesi, İsa'nın peygamberliğinden şüphe ettikleri anlamına gelmez. Onlar, İsa'nın Allah katındaki "özel nazının" ve "duasının karşılıksız kalmadığının" somut bir kanıtını (sofrayı) görerek, sahip oldukları bilgiyi (ilmi) sarsılmaz bir "şahitliğe" dönüştürmek istemektedirler.
sadaktenâ (صَدَقْتَنَا)
Sözcüğün kökü "s-d-k" (ص د ك) harfleridir. Temel anlamı; doğru söylemek, sadakat göstermek, özü sözü bir olmak ve gerçeğe uygun davranmaktır. Ayette "en kad sadaktenâ" (bize gerçekten doğru söylediğini) şeklinde mazi fiil olarak geçerek, peygamberin tebliğinin (mesajının) doğrulanmasını niteler.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin eğrilik ve pürüz barındırmadan dosdoğru olması, sertliği ve sağlamlığı" anlamının bulunduğunu söyler. Yalanın (kezib) tam zıttıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "sıdk" kavramını ontolojik bir uyum olarak açıklar. Râgıb'a göre havariler, İsa'nın "Ben Allah'ın elçisiyim ve O bana yardım eder" sözünün (tebliğinin), dış dünyadaki fiziksel bir mucizeyle (mâide ile) tam olarak örtüştüğünü (sadaka) görmeyi arzulamaktadırlar. Mucize, peygamberin doğruluğunun (sıdkının) mühürlenmesidir.
neşhede (وَنَكُونَ عَلَيْهَا مِنَ الشَّاهِدِينَ)
Sözcüğün kökü "ş-h-d" (ش ه د) harfleridir. Temel anlamı; hazır bulunmak, gözüyle görmek, kesin bilgi sahibi olmak ve tanıklık etmektir. Ayetin sonunda "ve nekûne aleyhâ mineş şâhidîn" (ve onun üzerine şahitlerden olalım) şeklinde geçerek, mucizeye tanık olmanın getireceği o en yüksek rütbeyi ve sorumluluğu tanımlar.
İbn Fâris, kök anlamını "bir gerçeği sadece duyarak değil, bizzat o olayın merkezinde hazır bulunarak (görerek) tecrübe etmek" olarak tanımlar.
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın bu ayetindeki "şahitlik" (şehâdet) vurgusunu tahlil eder. Neuwirth'e göre havariler, gökten inecek olan sofrayı (mâideyi) sadece kendileri doymak için istemezler. Onlar, bu mucizeyi görerek gelecekteki insanlara "Biz bizzat oradaydık, gökten sofranın indiğini kendi gözlerimizle gördük" diyebilecek o mutlak ve sarsılmaz "şahitlik" (eyewitness) makamına ulaşmak isterler.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin kapanışındaki (clausula) bu "şahitlik" arzusunun riskine dikkat çeker. Aydar'a göre şahit olmak, aynı zamanda büyük bir faturadır. Gözüyle gören (şâhidîn) için artık inkar kapısı tamamen kapanmıştır. Havariler bu talepleriyle; "Biz o sofrayı görelim, artık hiçbir şüphemiz kalmasın ve ölene kadar bu gerçeğin sarsılmaz şahitleri (misyonerleri/tebliğcileri) olalım" diyerek kendilerini ilahi gerçeğe ebediyen mühürlemektedirler. Şahitlik, dönüşü olmayan bir yoldur.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğünü keşfedin.
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla