اَفَلَا يَتُوبُونَ اِلَى اللّٰهِ وَيَسْتَغْفِرُونَهُۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mâide Sûresi, 74. Ayet
Daralt
X
-
Hala Allah'a tövbe edip O'nun bağışlamasını dilemeyecekler mi? Allah çok bağışlamakta, çok esirgemektedir.
Hala Allah'a tövbe edip O'nun bağışlamasını dilemeyecekler mi? Yani şirke dair söylediklerinden dolayı? Eğer tövbe ederlerse Allah çok bağışlayıcı ve çok esirgeyicidir. Bu, "Eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır" mealindeki ilahi beyan gibidir. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Yorum
-
yetûbûne (يَتُوبُونَ)
Sözcüğün kökü "t-v-b" (ت و ب) harfleridir. Temel anlamı; geri dönmek, bir şeyden vazgeçip aslına rücu etmek ve tövbe etmektir. Mâide Sûresi 74. ayette "efelâ yetûbûne" (Hâlâ tövbe etmiyorlar mı? / dönüş yapmıyorlar mı?) şeklinde istifham (soru) edatıyla başlayan muzari (şimdiki/geniş zaman) fiil olarak geçerek, bir önceki ayette zikredilen "Allah üçtür" diyen Hristiyanlara sunulan son ve en büyük ontolojik çıkış kapısını ifade eder.
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün fiziksel temelinin "insanın veya bir durumun koptuğu, uzaklaştığı o ilk ve asıl noktaya doğru gerisin geriye dönmesi" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "tövbe" kavramını felsefi ve teolojik bir arınma olarak tahlil eder. Râgıb'a göre tövbe, sadece dille dilenen bir özür değildir; günahın çirkinliğini idrak ederek onu terk etmek, geçmişe derin bir pişmanlık duymak ve bir daha yapmamaya (şirke dönmemeye) kasti bir azim göstermektir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde "tövbe" kavramının çift yönlü dinamiğini inceler. Izutsu'ya göre tövbe, insan ile Allah arasındaki dikey ilişkiyi yeniden onaran bir eylemdir. İnsan günahı bırakıp Allah'a "döndüğünde" (yetûbûne), Allah da rahmetiyle ve bağışlamasıyla o insana "döner" (tevvâb). Ayette bu eylemin "Hâlâ dönmüyorlar mı?" sorusuyla gelmesi, Kur'an'ın en ağır teolojik suçta (teslis/şirk) bile mutlak bir helak kararı vermek yerine, insan iradesini son ana kadar hakikate çağıran dinamik bir merhamet dini olduğunu gösterir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir usulünde bu cümlenin psikolojik kurgusuna dikkat çeker. Aydar'a göre 73. ayette "Eğer vazgeçmezlerse onlara acı bir azap dokunacaktır" denildikten hemen sonra gelen bu "efelâ yetûbûne" sorusu, muazzam bir pedagojik yaklaşımdır. Allah, azap tehdidinin hemen peşinden "dönüş" (tövbe) kapısını ardına kadar açarak, korkuyu umutla dengeler ve muhatabını psikolojik olarak köşeye sıkıştırmak yerine onu kendi iradesiyle aydınlığa çıkmaya (tövbeye) teşvik eder.
yestağfirûnehu (وَيَسْتَغْفِرُونَهُ)
Sözcüğün kökü "ğ-f-r" (غ ف ر) harfleridir. Temel anlamı; örtmek, gizlemek, korumak, bağışlamak ve kirliliği silmektir. "İstif'âl" babından muzari fiil olan bu kelime, ayette "ve yestağfirûnehu" (ve O'ndan bağışlanma dilemiyorlar mı?) şeklinde geçerek, tövbenin (dönüşün) hemen ardından gelmesi gereken sözlü ve aktif arınma talebini tanımlar.
İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "bir nesneyi kirden veya zarardan korumak için onun üzerine sağlam bir örtü çekmek" olduğunu belirtir. Savaşta başı koruyan miğfere "miğfer" denmesi de bu köktendir; çünkü o da başı kılıç darbelerinden koruyan bir örtüdür.
Râgıb el-İsfahânî, "istiğfar" (bağışlanma dileme) eylemi ile "tövbe" eylemi arasındaki ince teolojik farkı ortaya koyar. Râgıb'a göre tövbe, yanlışı bırakıp eylemsel olarak geri dönmektir. İstiğfar ise, kişinin kendi acizliğini bilerek, geçmişte bıraktığı o iğrenç günahların (şirkin) eskatolojik kayıtlardan (amel defterinden) tamamen silinmesini ve ahirette kendisini yakmamasını (örtülmesini/ğafri) Allah'tan sözlü olarak ve ısrarla "talep etmesidir" (istif'al babının özelliği).
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki işlevini insanın ahlaki rehabilitasyonu bağlamında tahlil eder. Öztürk'e göre Kur'an, insanın geçmiş hatalarının ruhunda yarattığı o ezici suçluluk duygusunu tedavi etmek için "istiğfar" kurumunu getirmiştir. Teslis gibi Kur'an'ın en büyük zulüm saydığı bir inançtan dönen kişinin, geçmişinin ağırlığından kurtulup ruhsal bir temizlik (arınma) yaşayabilmesi ancak Allah'ın o geçmişi "örtmesini/silmesini" dilemesiyle mümkündür. İstiğfar, teolojik bir resetlemedir.
ğafûrun (غَفُورٌ)
Sözcüğün kökü "ğ-f-r" (غ ف ر) harfleridir. Temel anlamı; örten, bağışlayan, günahların izini silen ve gizleyendir. "Mübalağa" (yoğunluk/süreklilik) ifade eden sıfat formunda (fa'ûl vezni) olan bu kelime, ayetin sonunda "vallâhu ğafûrun" (hâlbuki Allah çok bağışlayıcıdır) şeklinde bir esma-i hüsna olarak geçerek, kulun istiğfar talebine verilen mutlak ve hudutsuz ilahi karşılığı ilan eder.
İbn Fâris, kök anlamını "çirkin olanı güzellikle örtmek, günahı ve kusuru görünmez kılmak" olarak tanımlar.
Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın "Ğafûr" sıfatını insanın bağışlamasından ayırır. İnsan bağışlasa bile genelde unutmaz, günahı yüzde tutar. Allah'ın ğafûr olması ise, kulun günahını öyle bir örter ki, ne dünyada kulunu o günahla rezil eder ne de ahirette ondan dolayı hesap sorar; günahı adeta varlık sahnesinden siler. "Fa'ûl" vezni, Allah'ın bu örtme eylemini bıkmadan, usanmadan ve en büyük günahlara (şirke) karşı bile sayısız kere yapabileceğini (mübalağayı) gösterir.
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın kapanış (clausula) formüllerindeki edebi ve teolojik dengeyi inceler. Neuwirth'e göre bir önceki ayetin (73. ayet) "azâbun elîm" (acı verici bir azap) ile bitmesinin ardından, hemen sonraki ayetin (74. ayet) "ğafûrun rahîm" (çok bağışlayan, çok merhamet eden) ile bitmesi Kur'an'ın retorik şaheseridir. İlahi kelam, azap ve korku (celâl) ile başladığı cümleyi, hemen ardından af ve umut (cemâl) ile dengeleyerek muhatabını umutsuzluğun karanlığında bırakmaz.
rahîm (رَّحِيمٌ)
Sözcüğün kökü "r-h-m" (ر ح م) harfleridir. Temel anlamı; acımak, şefkat göstermek, korumak, incelik, lütuf ve merhamet etmektir. Ayetin sonunda "ğafûrun rahîm" (çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir) şeklinde ikinci bir esma-i hüsna olarak geçerek, ilahi affın (örtmenin) eksik kalan sevgi ve inayet boyutunu tamamlar.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "birine karşı kalpte duyulan derin bir incelik, rikkat ve ona iyilik etme/onu koruma güdüsü" olduğunu belirtir. Annenin yavrusunu taşıdığı organa (rahim) bu ismin verilmesi, o mekânın mutlak bir koruma, besleme ve şefkat alanı olmasındandır.
Râgıb el-İsfahânî, "Rahmân" ile "Rahîm" sıfatları arasındaki felsefi farkı açıklar. Rahmân, dünyada inanan-inanmayan herkese rızık veren genel bir merhamettir. Rahîm ise, iman edip tövbe edenlere, o tövbenin karşılığı olarak ahirette (veya dünyada) bahşedilen özel, şefkatli ve sürekli bir lütuftur.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin sonunda Ğafûr ve Rahîm isimlerinin yan yana (eşdizimli) gelmesinin teolojik derinliğini tahlil eder. Kılıç'a göre "Ğafûr" sıfatı negatif bir eylemdir; yani insanın üzerindeki kirliliği (günahı) temizler, azabı kaldırır. Ancak sadece günahın silinmesi insanı boşlukta bırakır. İşte bu noktada "Rahîm" sıfatı devreye girerek pozitif bir eylem yapar; temizlenen o ruhu ilahi sevgiyle, şefkatle ve sayısız nimetle (cennetle) doldurur. Allah sadece affedip (ğafûr) bırakmaz; affettiği kulunu, sanki hiç günah işlememiş gibi sever ve kucaklar (rahîm). Bu, tevhide dönenlere sunulan ilahi garantinin estetik zirvesidir.
Yorum
Yorum