Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mâide Sûresi, 71. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mâide Sûresi, 71. Ayet

    وَحَسِبُٓوا اَلَّا تَكُونَ فِتْنَةٌ فَعَمُوا وَصَمُّوا ثُمَّ تَابَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ ثُمَّ عَمُوا وَصَمُّوا كَث۪يرٌ مِنْهُمْۜ وَاللّٰهُ بَص۪يرٌ بِمَا يَعْمَلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vehasibû ellâ tekûne fitnetun fe’amû vesammû śümme tâba(A)llâhu ‘aleyhim śümme ‘amû vesammû keśîrun minhum(c) va(A)llâhu basîrun bimâ ya’melûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Başlarına bir felaketin gelmeyeceğini sanıp kör ve sağır kesildiler. Sonra Allah tövbelerini kabul buyurdu. Sonra içlerinden birçoğu yine görmezden ve duymazdan geldiler. Allah onların yaptıklarını görmektedir.

      Başlarına bir felaketin gelmeyeceğini sandılar. Cenab-ı Hak, onların gelmeyeceğini zannettikleri felaketin ne olduğunu açıklamamıştır. Müfessirler de bu konuda farklı görüşlere sahip olmuştur. Bazıları şöyle demiş: Bu, içinde şiddet bulunan imtihandır. Onlar peygamberlerin, aykırı bir imtihan göreviyle kendilerine gelmeyeceğini sanmışlardı. Aksine peygamberler, İsrailoğullarını, ortaya attıkları nefsani arzulara aykırı olan fiilleri yapmak üzere tutulmaları için geldiler. Bazıları da şöyle demiştir: Başlarına bir felaketin gelmeyeceğini sandılar, yani onlar peygamberleri yalanlamak ve onları öldürmeye teşebbüs etmeleri sebebiyle kendilerine helak ve azabın gelmeyeceğini sandılar. İbn Abbas (r.a.), şirk inancının oluşmayacağını sandılar, dedi. Şöyle de denilmiştir: Başlarına bir felaketin gelmeyeceğini sandılar, yani onlar peygamberleri yalanlamakla ve onları öldürmekle bir bela ve kıtlığa uğramayacaklarını sandılar;

      Kör kesildiler, yani doğru yolu görmez oldular.

      Sağır kesildiler, yani hidayet çağrısından faydalanmadıkları için kulakları onu duymaz oldu.

      Sonra Allah tövbelerini kabul buyurdu ve başlarındaki belayı kaldırdı, fakat onun kaldırılmasından sonra tövbe etmediler. Başlarına bir felaketin gelmeyeceğini sanıp kör ve sağır kesildiler. Sonra Allah tövbelerini kabul buyurdu. Sonra içlerinden birçoğu yine görmezden ve duymazdan geldiler, mealindeki ayetin, şu ayetler konumunda bulunması da muhtemeldir. "Biz kitapta İsrailoğulları'na şöyle bildirmiştik: 'Yeryüzünde mutlaka iki defa fesat çıkaracak, çok böbürleneceksiniz'. . . Bir zaman sonra onlara karşı size tekrar üstünlük verdik". Bir kez tövbe ettiler, sonra döndüler, sonra yine tövbe ettiler. İşte, Kör ve sağır kesildiler, sonra Allah tövbelerini kabul buyurdu, sonra içlerinden birçoğu yine görmezden ve duymazdan geldiler mealindeki beyanın anlamı da budur.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        hasibû (حَسِبُوا)

        Sözcüğün kökü "h-s-b" (ح س ب) harfleridir. Temel anlamı; saymak, hesaplamak, miktarını belirlemek, bir şeye dair fikir yürütmek, sanmak ve zannetmektir. Mâide Sûresi 71. ayette "ve hasibû" (ve zannettiler / hesap ettiler) şeklinde mazi (geçmiş zaman) fiil olarak geçerek, İsrailoğulları'nın işledikleri suçlar (peygamberleri yalanlayıp öldürmeleri) karşısında içine düştükleri o büyük ve yanıltıcı teolojik yanılgıyı ifade eder.

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün temelinde "nesneleri veya ihtimalleri üst üste koyarak bir sonuca (hesaba) varmak" anlamının bulunduğunu belirtir. İnsanın bir konuda "zanna" kapılmasına da (husbân) bu ismin verilmesi, aklında bazı verileri eksik veya yanlış hesaplayarak asılsız bir sonuca ulaşmasından dolayıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta "hesap" ve "zan" (hasibû) kavramları arasındaki epistemolojik ilişkiyi tahlil eder. Râgıb'a göre buradaki fiil, basit bir "sanma" durumu değil, kasti bir rasyonel hatadır. Onlar, "biz seçilmiş kavimiz, ne yaparsak yapalım Allah bizi cezalandırmaz" şeklinde kendilerince bir teolojik "hesap" yapmışlar ve bu hastalıklı zannı (hasibû) mutlak gerçek gibi kabul etmişlerdir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel sisteminde "zan" kavramının yerini inceler. Izutsu'ya göre "hasibû" eylemi, "yakîn" (kesin bilgi/hakikat) kavramının tam zıttıdır. İsrailoğulları, vahyin getirdiği nesnel gerçeklik (yakîn) yerine, kendi egolarının (nefislerinin) ürettiği sübjektif ve konforlu kuruntuları (zannı) teolojilerinin merkezine koymuşlardır. Bu, epistemolojik bir intihardır.

        fitnetun (فِتْنَةٌ)

        Sözcüğün kökü "f-t-n" (ف ت ن) harfleridir. Temel anlamı; altını veya gümüşü ateşe atarak içindeki cürufu (sahteliği) aslından ayırmak, sınamak, ağır imtihan, azap, ceza ve felakettir. Ayette "ellâ tekûne fitnetun" (hiçbir fitnenin/azabın kopmayacağını) şeklinde geçerek, peygamber cinayetlerinin ardından hiç beklemedikleri o ontolojik yıkımı tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "kıymetli madeni ateşte eriterek saflığını test etmek" olduğunu belirtir. Kur'an lügatinde insanın başına gelen şiddetli olaylara "fitne" denmesi, o olayların (ateşin) insanın içindeki gerçek imanı veya gizli nifakı açığa çıkarmasındandır.

        Râgıb el-İsfahânî, "fitne" kavramının Kur'an'daki çok katmanlı yapısını açıklar. Râgıb'a göre fitne bazen sınav, bazen kargaşa, bazen de doğrudan "ceza ve azap" demektir. Ayette kastedilen fitne, Allah'ın o peygamber katillerine (İsrailoğulları'na) yolladığı sürgün, savaş, zillet ve eskatolojik azaptır. Onlar, ateşte sınanmayacaklarını zannetmişlerdir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyo-politik ve tarihsel bağlamını tahlil eder. Öztürk'e göre İsrailoğulları, Allah ile yaptıkları "antlaşmanın" (misak) onlara sonsuz bir dokunulmazlık verdiğine inanıyorlardı. Peygamberleri öldürdüklerinde bile yeryüzünde bir "fitne" (toplumsal yıkım, siyasi felaket veya ilahi bela) olmayacağını varsayıyorlardı. Bu kelime, teolojik kibrin tarihsel gerçekliğe (Babil veya Roma sürgünlerine) çarpmasını ifade eder.

        amû (عَمُوا)

        Sözcüğün kökü "a-m-y" (ع م ي) harfleridir. Temel anlamı; kör olmak, görememek, basiretini yitirmek, idrak kapanması ve yolunu kaybetmektir. Ayette "fe amû" (bunun üzerine kör oldular) şeklinde mazi fiil olarak geçerek, yanlış teolojik hesabın (zannın) yarattığı ilk duyusal ve ruhsal felci ifade eder.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "ışığın ve algının önünün kapanarak, nesnelerin veya gerçekliğin ayırt edilemez (karanlık) hale gelmesi" anlamının bulunduğunu söyler.

        Râgıb el-İsfahânî, "amâ" (körlük) kavramını fiziksel ve manevi olarak ikiye ayırır. Râgıb'a göre gözün körlüğü geçici bir bedensel eksikliktir; ancak asıl "amâ", aklın (basiretin) körlüğüdür. Onlar "cezasızlık" inancına (hasibû) o kadar saplandılar ki, Allah'ın gönderdiği mucizeleri, uyarıları ve tarihsel çöküş işaretlerini algılama melekelerini tamamen yitirerek (amû) fıtratlarını körleştirdiler.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir usulünde bu fiilin yarattığı metaforik tabloyu inceler. Aydar'a göre "kör oldular", onların gözlerine perde inmesi değil; hakikati okuma (nazar ve itibar etme) yeteneklerinin, inatları ve kibirleri yüzünden kendi elleriyle iptal edilmesidir. Suçlu, kendi suçunu görmemek için psikolojik bir körlük geliştirir.

        sammû (وَصَمُّوا)

        Sözcüğün kökü "s-m-m" (ص م م) harfleridir. Temel anlamı; sağır olmak, duymamak, tıkanmak ve son derece sert/katı olmaktır. Ayette "amû ve sammû" (kör ve sağır oldular) şeklinde körlükle eşdizimli olarak geçerek, idrak kapanmasının ikinci boyutunu tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün asıl fiziksel anlamının "içinde hiçbir boşluk, delik veya gözenek bulunmayan, son derece sert ve yekpare kaya (samam)" olduğunu belirtir. Kulağın sağır olmasına bu kökten isim verilmesi, işitme kanalının tıkanıp dışarıdan gelen hiçbir sese (veya mesaja) geçit vermeyecek kadar "katılaşmasındandır".

        Râgıb el-İsfahânî, işitme (sem') ile akletme arasındaki organik bağı tahlil eder. Râgıb'a göre dinlemek, anlamanın ilk şartıdır. Onların "sağır olması" (sammû), kulak zarlarının patlaması değil; elçilerin getirdiği ilahi nidâyı, öğütleri ve Tevrat'ın asıl hükümlerini duymazdan gelmeleri, zihinlerini bu mesajlara karşı bir "kaya" gibi kapatmalarıdır.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın retorik yapısında "körlük ve sağırlık" metaforlarının yan yana kullanımını (ikilemeyi) inceler. Neuwirth'e göre "kör oldular ve sağır oldular", Kur'an'ın inkarcı aklı tasvir etmek için kullandığı en güçlü bilişsel (cognitive) teşhistir. İnsanın dünyayla ve vahiyle bağ kurduğu iki ana kanal (göz ve kulak) kasten kapatıldığında, geriye sadece cehaletin ve hevanın yankılandığı karanlık bir zihinsel zindan kalır. Onlar peygamberleri öldürerek, aslında kendi algı kapılarını katletmişlerdir.

        tâbe (تَابَ)

        Sözcüğün kökü "t-v-b" (ت و ب) harfleridir. Temel anlamı; geri dönmek, eski haline rücu etmek ve yönelmektir. Ayette "summe tâballâhu aleyhim" (sonra Allah onların tövbesini kabul etti / onlara rahmetiyle geri döndü) şeklinde mazi fiil olarak geçerek, ilahi merhametin o karanlık tabloya olan dinamik müdahalesini ifade eder.

        İbn Fâris, kök anlamını "insanın veya bir durumun koptuğu noktaya, aslına doğru gerisin geriye dönmesi" olarak tanımlar.

        Râgıb el-İsfahânî, tövbe kavramının teolojik çift yönlülüğünü açıklar. Kul "tövbe" ettiğinde, günahtan vazgeçip Allah'a geri döner. Allah "tövbe" ettiğinde (tâbe aleyhim) ise, kulun isyanından dolayı ondan çektiği inayetini (lütfunu) bağışlayarak tekrar kuluna yöneltmesi (rahmetiyle geri dönmesi) anlamına gelir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, Allah'a nispet edilen bu eylemin felsefi derinliğini tahlil eder. Kılıç'a göre İsrailoğulları'nın peygamberleri öldürüp kör ve sağırlaşması öylesine büyük bir cürümdür ki, normal şartlarda mutlak bir helaki gerektirir. Ancak "summe" (sonra) edatıyla gelen "tâballâhu" fiili, Allah'ın intikamcı ve sabırsız bir güç olmadığını; isyanın en dibindeki bir topluma bile, pişmanlık belirtisi gösterdiklerinde (tarihsel sürgünlerden sonra) yeni bir "kredi" (merhametle dönüş) verdiğini gösteren muazzam bir ilahi lütuf tasviridir.

        kesîrun (كَثِيرٌ)

        Sözcüğün kökü "k-s-r" (ك ث ر) harfleridir. Temel anlamı; çokluk, yığın, kalabalık ve sayısal fazlalıktır. Ayette "summe amû ve sammû kesîrun minhum" (sonra onların içinden birçoğu yine kör ve sağır oldu) tamlaması içerisinde, nankörlüğün ve teolojik çöküşün sosyolojik boyutunu niteler.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "birikme ve sayısal olarak azlığın (kıllet) zıttı olan büyüklük" anlamının bulunduğunu söyler.

        Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın sosyolojik analizlerinde "çoğunluk/çokluk" (kesîrun) kavramına yönelttiği istikrarlı eleştiriyi tahlil eder. Reynolds'a göre Kur'an, kitlelerin ahlaki psikolojisine asla güvenmez. Allah'ın onca rahmetine ve ikinci şansına (tâbe) rağmen, içlerindeki o devasa "çoğunluğun" (kesîrun) yeniden körlüğe ve sağırlığa (peygamber katilliğine/inkara) rücu etmesi, hakikatin kalabalıklar tarafından nasıl kolayca terk edilebildiğinin tarihsel ispatıdır. Dindarlık, sayısal çoğunlukla değil, ilkeli azınlıkla ayakta durur.

        basîrun (بَصِيرٌ)

        Sözcüğün kökü "b-s-r" (ب ص ر) harfleridir. Temel anlamı; görmek, gerçeği idrak etmek, bir şeyin iç yüzüne nüfuz etmek ve derinlemesine bilmektir. "Mübalağa" (yoğunluk/süreklilik) ifade eden sıfat formunda olan bu kelime, ayetin sonunda "vallâhu basîrun" (Allah görendir) şeklinde bir esma-i hüsna olarak geçerek, insanın algısal kapanmasına karşı ilahi algının mutlak açıklığını ilan eder.

        İbn Fâris, kök anlamını "gözle veya kalple (akılla) bir şeye bakıp onun mahiyetini, sınırlarını ve bilgisini kesin olarak kavramak" olarak tanımlar.

        Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın "Basîr" sıfatını insanın görme eyleminden felsefi olarak ayırır. İnsanın görmesi ışığa, mesafeye ve organa (göze) muhtaçtır. Allah'ın basar'ı ise eşyanın ve eylemlerin zahirini ve bâtınını (kalplerdeki niyetleri) hiçbir aracıya ihtiyaç duymadan mutlak ve eşzamanlı olarak bilmesidir. Onlar kör (amû) olabilirler, ama onları yaratan asla onlardan habersiz (kör) değildir.

        ya'melûn (يَعْمَلُونَ)

        Sözcüğün kökü "a-m-l" (ع م ل) harfleridir. Temel anlamı; iş yapmak, eylemde bulunmak, kasti olarak bir şey üretmek ve çalışmaktır. Ayetin sonunda "bimâ ya'melûn" (yapmakta oldukları şeyleri) şeklinde muzari (şimdiki/geniş zaman) fiil olarak geçerek, ilahi gözetimin (basar) hedefini tanımlar.

        İbn Fâris, bu kökün "bir şeyi belirli bir niyet ve kasıtla inşa etmek, yapmak" anlamına geldiğini söyler.

        Râgıb el-İsfahânî, "amel" kavramını, şuursuz hareketlerden (fiil) ayırır. Hayvanlar veya rüzgar hareket eder (fiil), ama sadece insan niyet ederek "amel" işler. Ayette onların körlüğüne, sağırlığına ve isyanına "amel" denmesi; onların bu durumu bilgisizlikten, kazara veya pasif bir şekilde yaşamadıklarını, bilakis o nankörlüğü ve heva-hevesi son derece şuurlu, ısrarlı ve kasti bir "iş/eylem" olarak icra ettiklerini gösterir. Onlar kasten yapmışlar, Allah da o kasti eylemleri "Basîr" sıfatıyla eksiksiz olarak kayda geçirmiştir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X