Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mâide Sûresi, 9. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mâide Sûresi, 9. Ayet

    وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِۙ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَاَجْرٌ عَظ۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve’ada(A)llâhu-lleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti(ﻻ) lehum maġfiratun veecrun ‘azîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Allah, iman edip dünya ve ahiret için yararlı işler yapanlara söz vermiştir; onlar için bağışlama ve büyük bir mükafat vardır.

      Allah, iman edip dünya ve ahiret için yararlı işler yapanlara söz vermiştir. Bazıları şöyle demiştir: Bu ayet-i kerime, Cenab-ı Hakk'ın biraz önce geçen "Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adaletle şahitlik edin" mealindeki ayetinde zikrettiği şeylerin bağlantısıdır. İnsanlar bunu yapar, hükümlerin uygulanmasında şahitliği ve adaleti ayakta tutarlarsa, Allah Teala bu ayette söz verdiği şeyler kendilerinin olacaktır. En doğrusunu Allah bilir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu ayetin önceki ayetten bağımsız olması da muhtemeldir. Cenab-ı Hak sanki bir vad olarak: Allah, iman edip dünya ve ahiret için yararlı işler yapanlara söz vermiştir, buyurmuş, ardından verdiği sözü şöyle açıklamıştır: Onlar için bağışlama ve büyük bir mükafat vardır, onların günahlarını örter ve bağışlar. Büyük bir mükafat vardır. Yani cennet vardır. İbn Abbas şöyle demiştir: Onlar için bağışlama vardır, yani dünyada işledikleri günahları bağışlayacak ve büyük bir mükafat vardır, yani ahirette cennet vardır. Bu, bizim söylediğimiz gibidir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        va'ada (وَعَدَ)

        Sözcüğün kökü "v-a-d" (و ع د) harfleridir. Temel anlamı; söz vermek, bir şeyi gelecekte yapmayı taahhüt etmek ve umut vermektir. Mâide Sûresi 9. ayette, Allah'ın iman edip salih amel işleyenlere yönelik değişmez ve kesin lütfunu ifade eden ilahi bir taahhüt olarak kullanılır.

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün "bir kimseye iyilik veya kötülük yapacağını bildirmek" şeklindeki genel eylemi kapsadığını, ancak herhangi bir belirteç olmaksızın yalın halde (va'd) kullanıldığında kural olarak "hayır ve iyilik vaat etmeyi" ifade ettiğini belirtir. Kötülük sözü vermek ise genellikle "vaîd" formuyla karşılanır.

        Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın vaadini incelerken bu eylemin insan vaadinden farkına dikkat çeker. Ona göre, insanın sözü değişen şartlara, acizliğe veya yalanlamaya açıkken; Allah'ın "va'd" eylemi O'nun mutlak kudretinden ve sadakatinden beslendiği için gerçekleşmesi kaçınılmaz ontolojik bir kesinlik taşır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an ahlakında Allah ile insan arasındaki ilişkiyi tahlil ederken, bu kelimenin sözleşmeye dayalı (ahid) bir dindarlık modelini yansıttığını ifade eder. Izutsu'ya göre Allah, mutlak otorite olmasına rağmen inananlarla adeta hukuki bir zeminde ilişki kurmakta, onların ahlaki eylemlerine (iman ve amel) karşı kendi iradesini bir "va'd" ile bağlayarak müminlere psikolojik ve eskatolojik (ahirete dair) bir güven alanı yaratmaktadır.

        âmenû (آمَنُوا)

        Sözcüğün kökü "e-m-n" (ا م ن) harfleridir. Temel anlamı; korkudan emin olmak, güvenmek, onaylamak ve tasdik etmektir. Bu ayetteki bağlamıyla, Allah'ın vaadine muhatap olmanın ilk şartı olan derin içsel teslimiyeti ve güveni ifade eder.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde kalbin herhangi bir şüphe ve endişeden uzak, tam bir sükûnet ve güvenlik içinde olması halinin yattığını belirtir. İman, kişinin kalbini tasdik ettiği hakikate bağlayarak güvenceye almasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, imanı salt bir zihinsel kabulden ayırır. Bu ayette "salih amel" ile bitişik kullanılmasından hareketle, imanın kişinin iç dünyasında başlayan fakat dışa doğru yansımaya mecbur olan aktif bir güven durumu olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mâide Sûresi'nin genel kurumsal ve hukuki yapısı içinde bu kelimenin bağlamını analiz eder. Ona göre bu ayetteki "âmenû" hitabı, sadece teorik bir teolojiye inanan bireyleri değil, Allah'ın vaadine güvenerek toplumsal hayatta ahlaki bir duruş sergileme kararlılığı gösteren bir cemaat kimliğini tanımlar.

        amilû (عَمِلُوا)

        Sözcüğün kökü "a-m-l" (ع م ل) harfleridir. Temel anlamı; bir işi yapmak, çalışmak, çabalamak ve iradi olarak eyleme geçmektir. Ayette, imanın pratik hayattaki somut tezahürü olan davranışları ifade eder.

        İbn Fâris, kök anlamını "belirli bir amaca yönelik olarak kesintisiz ve devamlı olarak yapılan iş, çaba" olarak verir.

        Râgıb el-İsfahânî, "amel" kelimesi ile sıradan bir eylemi anlatan "fiil" kelimesi arasındaki semantik farka işaret eder. Râgıb'a göre her amel bir fiildir, ancak her fiil bir amel değildir. Amel, içinde bilinç, kasıt ve akli bir hedef barındıran eylemdir. Rüzgarın esmesi bir "fiil" iken, insanın inancı doğrultusunda bir iyilik yapması "amel"dir. Ayetteki kullanımı inananların bilinçli ahlaki tercihlerini vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "iman" ve "amel" kelimelerinin birbirinden ayrılmaz bir ikili (hendiadys) oluşturduğuna dikkat çeker. Izutsu'ya göre Mâide 9. ayetteki bu kullanım, içsel inancın ancak dışsal bir eylemle (amel) doğrulandığı, eylemsiz bir inancın veya inançsız bir eylemin Kur'an ahlakında karşılığının bulunmadığı gerçeğini yansıtır.

        sâlihât (الصَّالِحَاتِ)

        Sözcüğün kökü "s-l-h" (ص ل ح) harfleridir. Kelime, "sâliha" kelimesinin çoğuludur. Temel anlamı; bozukluğu gidermek, onarmak, düzeltmek, faydalı ve iyi olmaktır. Ayette, bozulmanın (fesadın) zıttı olarak, insanın hem kendisine hem de topluma fayda sağlayan, ilahi rızaya uygun erdemli davranışların bütünüdür.

        İbn Fâris, kökün doğrudan "fesad" (çürüme/bozulma) kavramının zıttı olduğunu ifade eder. Bir nesnenin veya durumun, kendi yaratılış gayesine uygun, sağlam ve pürüzsüz hale getirilmesi eylemidir.

        Râgıb el-İsfahânî, salih amelin sınırlarını çizerken onun salt "iyi niyetli bir davranış" olmanın ötesinde, dünyayı ve insan ilişkilerini onaran, geliştiren yapıcı bir vasfa sahip olması gerektiğini belirtir. Bu davranışlar, imanın kişide yarattığı ahlaki düzelmenin toplumdaki izdüşümleridir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an ahlakını tahlil ederken "sâlihât" kavramının durağan değil dinamik bir kavram olduğunu vurgular. Ona göre bu kelime, kötülüğe ve yozlaşmaya karşı aktif bir iyileştirme çabasıdır. Ayette, Allah'ın vaadine (mükafata) erişmek için sadece günah işlememenin yetmeyeceği, bizzat "düzeltici/yapıcı" (sâlih) eylemler üretmenin şart koşulduğu bu kelimeyle sembolize edilir.

        mağfiratun (مَغْفِرَةٌ)

        Sözcüğün kökü "ğ-f-r" (غ ف ر) harfleridir. Temel anlamı; bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek ve korumaktır. Savaşta başı darbelere karşı koruyan zırha "miğfer" denmesi de bu kökten gelir. Ayette, Allah'ın inananların kusurlarını bağışlayarak onların üzerini merhametiyle örtmesi anlamındadır.

        İbn Fâris, kelimenin fiziksel kökeninin "bir şeyi kir ve zarardan korumak amacıyla başka bir şeyle sarmak/örtmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın bağışlamasını ifade eden "mağfiret" kavramını salt bir "cezayı iptal etme" işleminden ayırır. Ona göre mağfiret, Allah'ın kulunun günahını diğer insanlardan ve hatta mahşerde meleklerden bile gizleyerek, o kulun onurunu koruması, onu rezil olmaktan (hızy) bir miğfer gibi muhafaza etmesi anlamına gelen çok daha derin bir merhamet eylemidir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir geleneğindeki bu kelimenin kullanımına değinerek, "mağfiret" kelimesinin mükafattan (ecr) önce zikredilmesinin önemine işaret eder. Önce kulun günah kirlerinden arındırılıp (mağfiret) ruhsal olarak temizlenmesi, ardından büyük mükafatla (ecrun azîm) ödüllendirilmesi şeklindeki ilahi sıranın bu ayetteki pedagojik yönünü tahlil eder.

        ecrun (أَجْرٌ)

        Sözcüğün kökü "e-c-r" (أ ج ر) harfleridir. Temel anlamı; yapılan bir iş veya emeğin karşılığında ödenen bedel, hak edilen ücret ve mükafattır. Ayette, salih amel işleyen müminlere Allah tarafından verilecek olan ahiret nimetlerini (cenneti) ifade eder.

        İbn Fâris, kökün asıl anlamının "üzerinde antlaşmaya varılmış ve bozulması mümkün olmayan karşılık" olduğunu söyler. Bu kelime lütfu değil, emeğin doğal bir sonucu olan hakkı tanımlar.

        Arthur Jeffery, kelimenin ticari arka planına eğilerek, "ecr" kelimesinin erken dönem Arap yarımadasında Aramice veya Süryanice'deki "agrâ" (ücret/kira) kelimesinden Arapçaya adapte olmuş bir terim (muarreb) olma ihtimalini değerlendirir. Kelime başlangıçta dünyevi bir ticari sözleşmenin parçasıyken, Kur'an'da uhrevi bir kavrama dönüşmüştür.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın tüccar bir toplum olan Mekkelilere kendi anladıkları dilden hitap ederek inşâ ettiği "ilahi ticaret" metaforunu analiz eder. Izutsu'ya göre Mâide 9. ayetteki "ecr" kavramı, kulun yaptığı ibadetin ve iyiliğin (ameli salih) Allah katında kaybolmayan, bilakis çok kârlı bir yatırıma dönüştüğünü gösterir. Ancak bu ticaretin farkı, ödemenin (ecr) insanın amelinin çok ötesinde, Allah'ın sonsuz cömertliğiyle (azîm) orantılı olmasıdır.

        azîm (عَظِيمٌ)

        Sözcüğün kökü "a-z-m" (ع ظ م) harfleridir. Temel anlamı; büyük, yüce, ulu ve ihtişamlı olmaktır. İnsan ve hayvan iskeletinin temel yapısını oluşturan "kemik" (azm) kelimesi de bu köktendir. Ayette "ecrun azîm" sıfat tamlaması olarak geçerek, verilecek mükafatın nicelik ve nitelik olarak devasa boyutunu, hayal edilemez büyüklüğünü niteler.

        İbn Fâris, kelimenin "azm" (kemik) ile olan ilişkisine değinerek, kemiğin bedene güç, büyüklük ve iskelet sağlaması gibi, bu kökten türeyen "azîm" kelimesinin de sarsılmaz bir büyüklüğü, ihtişamı ve sağlamlığı ifade ettiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "azîm" kelimesini büyüklük ifade eden diğer bir kelime olan "kebîr"den ayırır. "Kebîr" daha çok niceliksel (sayısal) ve hacimsel bir büyüklüğü ifade ederken; "azîm" hem niceliksel hem de niteliksel, manevi, şan, şeref ve değer bakımından olan erişilmez bir yüceliği ifade eder. Râgıb'a göre ayette mükafatın (ecr) bu sıfatla anılması, cennet nimetlerinin salt fiziki değil, insan aklının ihata edemeyeceği kadar yüce manevi bir boyutu olduğuna işaret eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X