يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُونُوا قَوَّام۪ينَ لِلّٰهِ شُهَدَٓاءَ بِالْقِسْطِۘ وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَاٰنُ قَوْمٍ عَلٰٓى اَلَّا تَعْدِلُواۜ اِعْدِلُوا۠ هُوَ اَقْرَبُ لِلتَّقْوٰىۘ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mâide Sûresi, 8. Ayet
Daralt
X
-
Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha uygundur. Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
Allah İçin Şahitlik Yapmak
Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bu ayetin bizzat şahitlik hakkında olması muhtemeldir. Cenab-ı Hak sanki "Allah için şahitlik edin, şahitliği O'nun için yapın" buyurmaktadır. Müminler böyle yaptıkları takdirde, herhangi birine yönelik nefret ve düşmanlıkları veya birine yönelik memnuniyet ve dostlukları, şahitliği ayakta tutmalarına engel olmaz. Allah Teala müslümanları Allah için şahitliği ayakta tutmaya ve O'nun için hüküm vermeye çağırmaktadır. Yani dostun lehine hüküm verdiği gibi düşmanın lehine de hüküm vermeye, dostun lehine şahitliği ayakta tuttuğu gibi düşmanın lehine de olsa şahitliği ayakta tutmaya çağırmaktadır. En doğrusunu Allah bilir ya, ayet-i kerimenin, hakkı ve delilleri açıklamak, şer'i hükümleri öğretmek manasına gelmesi de muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenab-ı Hak sanki şöyle demektedir: Delilleri ve gerçeği açıklama olgusunu ve hüküm leri öğretmeyi Allah için ayakta tutun; bu durumda bir gruba yönelik nefretiniz veya memnuniyetiniz kendilerine gerçeği açıklamanıza, delilleri ve hüküm leri öğretmenize engel olmamalıdır. İbn Abbas'ın şöyle dediği nakledilmiştir: "ve la yecrimenneküm" (وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ), yani sizi sevk etmesin, "şeneanu kavmin" (شَنَآنُ قَوْمٍ), yani bir kavme olan buğzunuz "ala enla ta'dilıl" (عَلَىٰ أَن لَّا تَعْدِلُوا), yani haklarına adil davranmamaya. Şüphesiz Allah için adalet, rıza halinde de kızgınlık halinde de yerine getirilmelidir. Adaletli olun! Hakkı adil olarak söyleyin, çünkü bu, takvaya daha uygundur.
Adaletli olun; bu, takvaya daha uygundur. Yani adil olun, adil olmak takvadır. Nitekim Cenab-ı Hak başka bir ayette şöyle buyurmaktadır: "Muhakkak ki iyilik edenlere Allah'ın rahmeti çok yakındır". Yani Allah'ın rahmeti iyilik edenler içindir. Çünkü adalet takvanın ta kendisidir. Allah'tan korkun. Size emrettiklerini terk edip yasakladıklarını ihlal etme konusunda Allah'tan korkun! Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır, sizin gizlediğiniz adalet ten ve zulümden haberdardır. Bu cümle tehdit anlamına gelir.
Yorumu Yorumla
-
kavvâmîn (قَوَّامِينَ)
Sözcüğün kökü "k-v-m" (ق و م) harfleridir. Temel anlamı; ayağa kalkmak, dik durmak, bir işi üstlenmek, gözetmek ve istikrarla sürdürmektir. Ayette "kavvâmîne lillâhi" (Allah için hakkı ayakta tutanlar) şeklinde, adaleti ve ilahi nizamı tavizsiz bir şekilde, sürekli olarak uygulayan ve koruyan müminleri nitelemek üzere "mübalağa" (yoğunluk/aşırılık) bildiren bir formda kullanılmıştır.
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde kökün temelinin "fiziksel olarak dik ve doğru durmak, eğriliğin zıttı bir istikrar halinde olmak" olduğunu belirtir. Ona göre kelimenin bu mübalağalı "kavvâm" formu, bir görevi veya ahlaki duruşu yorulmaksızın, sapmadan ve sürekli olarak yerine getiren, adeta o işin direği haline gelmiş kişiyi ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, fiziksel ayağa kalkma eyleminin ahlaki ve ruhsal bir teyakkuza (uyanıklık haline) dönüştüğünü tahlil eder. O, "kavvâm" olmayı, sadece inancını savunan biri olmak değil; sosyal, hukuki ve dini bir sorumluluğu bütünüyle sırtlanıp onu her türlü dış etkiye karşı koruyan, zayıflık veya gevşeklik göstermeyen bir karakter yapısı olarak açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki terminolojisinde bu kelimenin, münafıkların (ikiyüzlülerin) değişken, pasif ve çıkarcı tutumlarının tam zıttı olan "aktif ve sarsılmaz bir İslami eylemliliği" temsil ettiğini söyler. Izutsu'ya göre Mâide 8. ayetteki bu kelime, adaleti tesis etmenin sadece pasif bir iyi niyet olmadığını, aksine Allah adına (lillâhi) toplumsal alanda verilen sürekli ve yorucu bir mücadele olduğunu vurgular.
şühedâe (شُهَدَاءَ)
Sözcüğün kökü "ş-h-d" (ش ه د) harfleridir. Kelime, "şehîd" veya "şâhid" kelimesinin çoğuludur. Temel anlamı; bizzat orada bulunmak, gözüyle görmek, kesin bir bilgiye sahip olmak ve bu bilgiyi beyan ederek tanıklık etmektir. Ayette "şühedâe bil kıstı" (adaletle şahitlik edenler) tamlamasıyla, hakikati korkusuzca dile getiren hukuki ve ahlaki tanıkları ifade eder.
İbn Fâris, kök anlamının "bir olaya bizzat hazır bulunmak ve onu kesin bir şekilde müşahede etmek" olduğunu belirtir. Bu kelimenin özünde, gıyabi veya zanna dayalı bir duyum değil, mutlak bir kesinlik (yakin) ve fiziki/zihinsel bir mevcudiyet yatar.
Râgıb el-İsfahânî, şahitlik eylemini iki aşamalı bir süreç olarak ele alır: Birincisi, hakikati bizzat idrak ederek bilmek; ikincisi ise bu hakikati gerektiği yerde, kimseden çekinmeden sözlü veya fiili olarak ilan etmektir. Ayetteki "şühedâ" kavramı, sadece mahkeme salonlarındaki tanıklığı değil, Müslüman topluluğun tüm insanlığa karşı adaletin ve hakkın temsilcisi olma misyonunu kapsar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Medine dönemindeki sosyo-politik bağlamını değerlendirir. İslam toplumunun kurumsallaştığı bu evrede, Kur'an'ın müminlere "şahitler" rolünü yüklemesi, onların çoğulcu bir toplumda hukuki güvenliğin ve ahlaki standartların garantörü olma sorumluluğunu ifade eder. Şahitlik, bu ayette kamusal bir adalet nöbetidir.
kıst (الْقِسْطِ)
Sözcüğün kökü "k-s-t" (ق س ط) harfleridir. Temel anlamı; pay, hisse, adalet, denge ve hakkı teslim etmektir. Arapçada "ezdâd" (zıt anlamlılar) kategorisine giren bu kök, formuna göre hem "adaletten sapmak/zulmetmek" (kâsitûn) hem de "tam bir adaletle davranmak" (muksitûn) anlamına gelebilir. Ayette "bil kıstı" şeklinde, hakkın eksiksiz ve tam bir denge içinde dağıtılması, mutlak eşitlik anlamında geçer.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyi eşit parçalara bölmek ve herkese kendi payını/hissesini eksiksiz vermek" fikrinin olduğunu söyler. Zıt anlamlılık durumunu ise, bu terazinin dengesinin bozulması eylemine de aynı kökten türeyen kelimelerin isim yapılmasıyla açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "kıst" ile "adl" kavramları arasındaki ince semantik farka işaret eder. Ona göre "adl" daha soyut, genel ve teorik bir adalet ilkesiyken; "kıst", bu ilkenin pratik hayatta, özellikle ölçüde, tartıda ve hakların paylaştırılmasında görünür hale gelmiş (somutlaşmış) halidir. Dolayısıyla ayet, şahitliğin pratik ve net bir sonuç doğuracak şekilde eşitlikçi olmasını emreder.
Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökenlerini araştırırken, Arapça köklerin ötesinde bu kelimenin Aramice ve Süryanice'deki "qûştâ" (hakikat, adalet, doğruluk) kelimesiyle akraba olduğunu savunur. Jeffery'ye göre, İslam öncesi dönemde ticari bir terim olarak ölçü ve tartı adaleti için kullanılan bu kavram, Kur'an tarafından alınarak en yüksek ilahi, ahlaki ve hukuki nizamın terimi haline getirilmiştir.
yecrimenneküm (يَجْرِمَنَّكُمْ)
Sözcüğün kökü "c-r-m" (ج ر م) harfleridir. Temel anlamı; kesmek, koparmak, biçmek, suç işlemek ve bir şeye sevk etmektir. Ayette "lâ yecrimenneküm" (sakın sizi sevk etmesin/sürüklemesin) şeklinde olumsuz, pekiştirilmiş bir fiil olarak geçer ve bir duygunun (nefretin) kişiyi adaletten koparıp günaha veya haksızlığa sürüklemesi tehlikesini ifade eder.
İbn Fâris, kökün asıl ve fiziksel anlamının "hurmayı ağacından kesip koparmak" (cizâm) olduğunu ifade eder. Zamanla bu fiziksel eylem mecazlaşarak, insanı iyilikten koparan, onu hak yoldan kesip ayıran her türlü kötü eyleme (cürüm/suç) dönüşmüştür.
Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin psikolojik bir itici gücü tanımladığını tahlil eder. Meyvenin daldan koparılması gibi, ayetteki bağlamda nefret duygusu (şeneân) da insanı adaletin ve insafın kökünden vahşice koparır. Fiilin "sizi bir cürüm işlemeye sevk etmesin" şeklindeki kullanımı, duygunun rasyonel iradeyi nasıl felç edip kişiyi suça ittiğini resmeder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin eylemsel ve ahlaki boyutunu incelerken, Kur'an'ın bu fiil seçimiyle insan psikolojisindeki bir zaafa dikkat çektiğini belirtir. Nefret, kendi başına pasif bir duygu olarak kalmaz; "yecrimenne" fiilinin dinamizmiyle insanı aktif bir zalime dönüştüren, sınırları (hukuku) ihlal etmeye zorlayan kışkırtıcı bir motora dönüşür. Ayet bu motorun durdurulmasını emreder.
şeneân (شَنَآنُ)
Sözcüğün kökü "ş-n-e" (ش ن أ) harfleridir. Temel anlamı; şiddetli kin, nefret, husumet ve tiksintidir. Ayette "şeneânu kavmin" (bir topluluğa duyulan kin) şeklinde, adaletin tesisi önündeki en büyük psikolojik ve kabilevi engel olarak zikredilir.
İbn Fâris, kelimenin sadece içsel bir sevgisizlik olmadığını, insanı rahatsız eden, eyleme geçmeye zorlayan ve karşısındakine zarar vermeyi arzulayan aktif ve çirkin bir nefret durumu olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, insanın fıtratındaki öfkenin nasıl kontrolden çıktığını bu kelime üzerinden açıklar. Ona göre "şeneân", aklın muhakemesini örten, kişinin düşmanında var olan haklılık payını bile görmesini engelleyen körleştirici bir kindir. Mâide 8. ayette, adaletin en zor sınaması olan "düşmana karşı adil olma" erdemi, bu kelimenin tahrip edici gücü üzerinden verilir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kavramı ayetin nüzul bağlamı (iniş ortamı) ve evrensel hukuk ilkesi çerçevesinde tahlil eder. Yeni kurulan İslam toplumunun, kendilerine yıllarca eziyet eden Mekkeli müşriklere veya ihanet eden gruplara karşı derin bir "şeneân" (kin) duyması sosyolojik bir gerçektir. Ancak Kur'an, bu ayetle şahsi veya toplumsal nefretin, hukukun nesnelliğini bozamayacağını, düşmanın bile adalete erişim hakkı olduğunu ilan ederek devrimci bir hukuk etiği inşa etmiştir.
i'dilû (اعْدِلُوا)
Sözcüğün kökü "a-d-l" (ع د ل) harfleridir. Temel anlamı; iki şeyi birbirine eşit kılmak, dengelemek, düzeltmek, orta yolu bulmak ve tarafsız olmaktır. Ayette doğrudan bir emir kipiyle "Adil olun!" şeklinde yer alarak, nefret veya sevgi gibi duygusal saptırıcılara karşı rasyonel ve ahlaki dengenin korunmasını emreder.
İbn Fâris, kök anlamını "bir nesnenin veya durumun her iki kefesinin eşitlenmesi, sapmanın (cevr) ortadan kaldırılması ve doğruluk" olarak tanımlar. Eğri olan bir şeyin düzeltilmesi eylemi bu köke dayanır.
Râgıb el-İsfahânî, "adl" kavramını, her şeye hakkını vermek ve aşırılıklardan (ifrat ve tefrit) kaçınarak tam bir itidal (denge) noktası bulmak olarak analiz eder. Ayette emredilen adalet, düşmana zulmetmekle ona haddinden fazla taviz vermek arasındaki o keskin ve zorlu denge çizgisidir.
Toshihiko Izutsu, İslam öncesi toplumda (cahiliye) var olmayan evrensel adalet anlayışının bu emirle nasıl yerleştiğini inceler. Cahiliye arabı için "adalet" (sadakat/yardım), sadece kendi kabilesine karşı bir yükümlülüktü; yabancıya veya düşmana karşı adil olmak gibi bir erdem yoktu. Izutsu'ya göre "i'dilû" emri ve hemen ardından gelen "huve akrabu lit-takvâ" (bu takvaya en yakın olandır) ifadesi, adaleti kabilevi bir tercih olmaktan çıkarıp, doğrudan Allah'a karşı duyulan sorumluluğun (takva) en yüksek ispatı ve ontolojik bir zorunluluk haline getirmiştir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla