اَلَّذ۪ٓي اَطْعَمَهُمْ مِنْ جُوعٍ وَاٰمَنَهُمْ مِنْ خَوْفٍ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kureyş Sûresi, 4. Ayet
Daralt
X
-
1. "Kureyş'in Mekke'ye olan alışkanlık ve ünsiyeti;"
2. "Kış ve yaz seyahatlerinin gelenekleşmiş olması uğruna (fil ordusunu helâk ettik)."
3. "Şu halde onlar bu mâbedin sahibine kulluk etsinler."
4. "Kendilerini açlıktan kurtarıp doyuran ve korkudan emin kılan Kâbe sahibine."
Cenâb-ı Hakk’ın Kureyş’in Mekke’ye olan alışkanlık ve ünsiyeti, ayrıca kış ve yaz seyahatlerinin gelenekleşmiş olması uğruna meâlindeki beyanı birkaç anlama gelir. Birincisi Ferrâ’nın şu anlayışıdır ki “li-îlâfı” (لِإِيلَافِ) kelimesinin başındaki lâm sebep bildiren bir harftir, çünkü “Li-îlâfı” sûresi Elemtera sûresinin devamıdır. Buna göre Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Böylece Allah fil ordusunu yaprakları yenilmiş ekin saplarına çevirdi, Kureyş’in Mekke’ye olan alışkanlık ve ünsiyeti uğruna”. Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyuruyor: Fil ordusunu helâk ettim ve başlarına felâket getirdim; bunun sebebi Kureyş’in o mekâna alışmış olmasıydı; bir de buna bağlı olarak kış ve yaz mevsimlerinde kendileri için münasip kılınan iki ticaret seyahatine alışmış bulunmaları yüzünden.
Güvenli Belde Mekke ve Harem
İkincisi Allah’ın şöyle buyurmuş olması ihtimal dâhilindedir: Şu mâbedin Rabb’ine ibadet etmeyi insanlara gerekli kıldım, onlar da zamanla buna alışmış oldular ve Kureyş kabilesi mensupları ile bu mekânda ikamet eden diğer insanların ihtiyaç duydukları gıda ve benzeri geçim vasıtalarını buraya taşıdılar. Bunun sebebi Kureyş'in sözü edilen mâbedin sahibine kullukta bulunmaya yatkınlık kazanmalarıydı. Aslında Mekke şehrinin bu konumu olmasaydı kabile mensuplarının burada ikamet etmeleri mümkün olmazdı, çünkü bu şehirde ne ekin var, ne bitki, ne de hayatın diğer gerekleri. [$]Mekke, İbrahim aleyhisselâmın tasvir ettiği niteliktedir: "Ey Rabb'imiz! Soyumun bir kısmını ekilebilir toprağı olmayan bir vadiye, senin Beytülharem'inin yanına yerleştirdim ki, ey Rabb'imiz, namazı devamlılık ve duyarlılık içinde yerine getirsinler. Öyleyse insanlardan bir kısmının gönlünü buranın sakinlerine sempati duyar hale getir ve Mekke halkına bereketli rızıklar ver ki şükretsinler"¹⁴. Kureyşliler'in bu yerde yaşayabilmeleri dışarıdan ve uzak mekânlardan buraya taşınacak ihtiyaç maddelerine bağlıdır. Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanı bu gerçekliği ifade etmektedir: "Peki biz onları dokunulmaz, güvenli, katımızdan bir rızık olarak her yiyecekten ürünlerin orada toplandığı bir yere yerleştirmedik mi?" Bazıları şöyle demiştir: Kureyşliler'e kış ve yaz seyahatlerine alıştıkları gibi Beytülmuazzama'nın Rabb'ine ibadet etmeye de alışmaları emredildi. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Şu iki ticaret seyahatine alıştığınız gibi Beytullah'ın sahibine kulluk etmeye de yatkınlık kazanın!
Bir kısım âlim de şu yorumu yapmıştır: Mekke halkı çeşitli ülkelere güven içinde ticaret gezileri yapıyor ve kendilerine karşı duyulan saygıdan dolayı hiçbir şeyden korkmuyorlardı. İnsanlar Kâbe ve Harem'in özel konumu sebebiyle onları hürmetle karşılıyor, kendilerine rahatsızlık verilmiyor ve eziyet de edilmiyordu. Onlardan biri herhangi bir oymakta probleme mâruz bırakılacak olsa "Bu zat Haremlidir" deniliyor ve bu mekâna olan saygı hislerinden dolayı kendisi de ticaret eşyası da serbest bırakılıyordu. Cenâb-ı Hakk'ın bu sûrede onları korkudan emin kıldı demesinin mânası da budur.
Denildi ki: Araplar'ın bir kısmı diğerine baskın yapıyor ve birbirlerini esir alıyordu. Ancak Mekke halkı âyet-i kerimede ifade edildiği üzere Harem sayesinde güven içinde bulunuyordu: "Çevrelerinde insanlar kapılıp götürülürken bizim Mekke'yi güven içinde bir Harem yaptığımızı görmediler mi?"¹⁵ Allah Teâlâ bu âyetiyle Mekke halkına olan teşekkür gerektirici nimetlerinin büyüklüğünü hatırlatmıştır ki bu sayede sahip oldukları konumun O'ndan olduğunun bilincine varsınlar.
Bu meselede hareket noktası şudur ki Allah Teâlâ’nın -hikmeti ve iradesi cümlesinden olmak üzere- İlâhî elçilik görevinin Kureyş’te olmasını ve dilediği zamana kadar onu sürdürmesini mukadder kılması gerçeğine bağlı olarak Kureyşliler’in güvenliğinin Mekke’de olmasını murat etmiş, kendilerine sevk edilecek gıda ve diğer hayati gereklerin de orada bulunmasını dilemiştir; tâ ki Kureyşliler irade ettiği vakte kadar orada kalsınlar ve planladığı olay aynıyla gerçekleşsin. Tıpkı içindeki canlılarla birlikte şu evreni dilediği zamana kadar sürmesi için yaratması ve oradakilere yine dilediği vakte kadar hayatlarını korumaları için rızık belirlemesi gibi. Bütün bunlar O’nun iradesinin geçerli olması hikmetine bağlıdır.
İbn Kuteybe ed-Dîneverî birinci yorumu takip ederek şöyle demiştir: “Îlâf” “âleftü fulânen... îlâfen” (آلَفْتُ فُلَانًا... إِيلَافًا) bağlamında masdardır, tıpkı “elzemtühu iizâmen” (أَلْزَمْتُهُ إِلْزَامًا) deyişin gibidir. Kisâî de “eliftü’l-mekâne” ile “âleftühû” (أَلِفْتُ الْمَكَانَ - آلَفْتُهُ) tarzındaki her iki kullanılışın aynı mânaya geldiğini belirtmiştir.
İbn Abbâs radıyallahu anh’tan şöyle rivayet edilmiştir: “Li îlâfı Kurayş”, yani Kureyş’in yapageldiği gibi. Onların uygulamaları gibi. “Kış ve yaz seyahatlerinin gelenekleşmiş olması uğruna (fil ordusunu helâk ettik). Şu halde onlar bu mâbedin sahibine kulluk etsinler. Kendilerini açlıktan kurtarıp doyuran ve korkudan emin kılan Kâbe sahibine”. Burada sözü edilen “açlık”tan maksat, kendilerine isabet eden kıtlıktır. “Korkudan emin kılan” derken korkudan kastedilen de düşmandır... En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
Et’amehum (أطعمهم)
Kelimenin kökü olan "t-a-m" harfleri, bir şeyin tadına bakmak, yemek yemek ve gıda almak anlamlarına gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün temel manasının tadılan ve yenilen her türlü nesne olduğunu, "it’am" (yedirmek) formunun ise başkasına rızık sağlamak eylemini ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin hem dille tadılan hem de mideye giden gıdalar için kullanıldığını, buradaki kullanımın ise Kureyş'in açlıktan ölmek üzereyken ilahi bir lütuf olarak rızıklandırılmasına işaret ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın rızık anlayışı çerçevesinde bu kelimeyi analiz ederken, çöl şartlarında "it’am" eyleminin sadece biyolojik bir besleme değil, aynı zamanda hayatın devamlılığını sağlayan en temel ilahi ihsan olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki işlevini Mekke'nin kurak coğrafyasıyla ilişkilendirir; ziraatın olmadığı bir yerde Allah'ın ticareti vesile kılarak onları doyurmasının etimolojik kökündeki "hayat veren gıda" vurgusunu pekiştirdiğini ifade eder. Angelika Neuwirth, kelimenin sure içindeki ritmik ve teolojik yapısına dikkat çekerek, bu "besleme" eyleminin toplumsal bir refahın ve minnettarlığın temeli olarak sunulduğunu belirtir.
Cû’ (جوع)
Kelimenin kökü olan "c-v-a" harfleri, midenin gıdadan boş kalması, açlık ve aşırı ihtiyaç duyma anlamlarını taşır. İbn Fâris, bu kökün asıl manasının boşluk ve yemeğe duyulan şiddetli istek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, açlığın bazen iradi bazen de zaruri olduğunu, ayette geçen açlığın ise Kureyş’in ticari yolların kapalı olduğu veya kuraklık zamanlarında yaşadığı hayati tehlike arz eden mahrumiyet dönemi olduğunu ifade eder. Gabriel Said Reynolds, kelimenin Geç Antik Çağ bağlamındaki karşılıklarını değerlendirirken, "cû’" kavramının sadece fiziksel bir açlık değil, aynı zamanda sosyo-ekonomik bir istikrarsızlık ve savunmasızlık hali olarak da okunabileceğini belirtir. Theodor Nöldeke, Sami dillerindeki açlık terimlerini karşılaştırırken, bu kelimenin Araplar arasındaki en güçlü mahrumiyet ifadelerinden biri olduğuna dikkat çeker. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin etimolojik derinliğinde yatan "boşluk" manasının, Kureyş’in o dönemdeki çaresizliğini ve bu boşluğun ilahi rızıkla nasıl doldurulduğunu sembolize ettiğini vurgular.
Âmenehum (آمنهم)
Kelimenin kökü olan "e-m-n" harfleri, nefsin sükunete ermesi, korkunun gitmesi ve güven duyulması anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün emanet, emniyet ve iman gibi kavramların aslı olduğunu, temelinde "korkunun zıttı olan huzur" manasının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin kişinin hem can hem de mal güvenliğinin sağlanması durumunu ifade ettiğini, Kureyş'in Harem bölgesi ve ticaret yollarında sağlanan dokunulmazlığının bu kökle doğrudan bağlantılı olduğunu açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökenlerini kadim Sami dillerindeki (özellikle Aramice ve Süryanice) güvenlik ve barış kavramlarıyla ilişkilendirerek, bunun bölgedeki dini ve hukuki bir statü olan "dokunulmazlık" (emân) sisteminin bir parçası olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "if’âl" kalıbıyla "güvenliğe kavuşturmak" manasına geldiğini ve bunun Kureyş’e sağlanan, yağmalardan ve savaşlardan uzak bir hayat sürme imtiyazı olan "Harem" statüsünü etimolojik olarak karşıladığını belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü’ş-Şâtı), kelimenin edebi analizini yaparken, "emn" kavramının Kureyş’in psikolojik ve sosyolojik bütünlüğünü koruyan en temel unsur olduğunu vurgular.
Havf (خوف)
Kelimenin kökü olan "h-v-f" harfleri, bir zararın veya tehlikenin beklentisiyle duyulan endişe, ürperti ve korku anlamlarına gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün temelinde kişinin başına gelebilecek kötü bir durumdan sakınması ve duyulan huzursuzluk manasının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "havf" kelimesinin özellikle somut bir tehlike karşısında hissedilen korkuyu ifade ettiğini, buradaki bağlamda ise yollardaki eşkıyalardan veya düşman kabilelerin saldırılarından duyulan endişeye işaret ettiğini söyler. Toshihiko Izutsu, bu kavramı "emniyet" kavramının tam karşıtı olarak konumlandırır; ona göre "havf", Cahiliye insanının çölde her an karşı karşıya kaldığı varoluşsal kaygıyı ve emniyetsizliği temsil eden anahtar bir kelimedir. Patricia Crone, Kureyş’in ticaret yolları üzerindeki kırılganlığını tartışırken, bu "korku"nun siyasi ve askeri risklerle örülü bir coğrafyada hayatta kalma mücadelesinin dilbilimsel bir yansıması olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin etimolojik yapısının, sadece fiziksel saldırıları değil, aynı zamanda kabilenin statüsünü ve Kâbe’nin saygınlığını yitirme endişesini de kapsayacak genişlikte bir anlam darcıgı sunduğunu belirtir.
Yorum
Yorum