Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kasas Sûresi, 78. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kasas Sûresi, 78. Ayet

    قَالَ اِنَّـمَٓا اُو۫ت۪يتُهُ عَلٰى عِلْمٍ عِنْد۪يۜ اَوَلَمْ يَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ قَدْ اَهْلَكَ مِنْ قَبْلِه۪ مِنَ الْقُرُونِ مَنْ هُوَ اَشَدُّ مِنْهُ قُوَّةً وَاَكْثَرُ جَمْعاًۜ وَلَا يُسْـَٔلُ عَنْ ذُنُوبِهِمُ الْمُجْرِمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâle innemâ ûtîtuhu ‘alâ ‘ilmin ‘indî(c) eve lem ya’lem enna(A)llâhe kad ehleke min kablihi mine-lkurûni men huve eşeddu minhu kuvveten veekśeru cem’â(an)(c) velâ yus-elu ‘an żunûbihimu-lmucrimûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Kârun ise: 'O (servet) bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi', demişti. Bilmiyor muydu ki Allah, kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok taraftarı olan kimseleri helâk etmişti. Günahkârlardan günahları sorulmaz (Allah onların hepsini bilir)."

      Kârun ise: O (servet) bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi, demişti. Bu ilâhî beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Kârun insanlar içerisinde Tevrat'ı en iyi okuyan ve en iyi bilen kimseydi. Bu niteliği dolayısıyla da Kârun olarak isimlendirilmiştir. Yine onun Tevrat'ı okurken güzel sesinden dolayı "münevver" olarak isimlendirildiği nakledilir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları şöyle demiştir: (Servet) bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi. Bu, kimya bilgisidir. Anlatıldığına göre o, altın sanatı icra ediyordu ve bunu güzel yapıyordu. Bazıları şöyle demiştir: (Servet) bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi. Yani bendeki hayır sayesinde bana verildi. Ötekilerin "dünyadan nasibini unutma... yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışma" sözünün akabinde Kârun bu sözü söylemiştir. Sanki onlar bu servetini kaybedeceği ve helâk edileceğine dair onu uyarmışlar, -en doğrusunu Allah bilir ya- o da (servet) bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi, sebepsiz ve tesadüfen verilmedi, demiştir. En doğrusunu Allah bilir ya, sanki o, kendisine verilen mal ve hazinelerden dolayı âhireti unutmuş, hayır yolunda infak etmeyi terketmişti. O malını Allah yolundan alıkoyma uğrunda harcıyordu. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak ona, "yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışma" buyurmuştur. Ancak o, Allah'ı bilmekteydi. Nitekim kavmi ona "Allah'ın sana verdiğinden âhiret yurdunu kazanmaya bak" demişlerdi. Yine onlar "Allah bozguncuları sevmez" demişlerdi. Bunlar onun Allah'ı bildiğini göstermektedir.

      Bilmiyor muydu ki Allah, kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok taraftarı olan kimseleri helâk etmişti. En doğrusunu Allah bilir ya, o kendisine verilen mal, hazineler ve tebaadan dolayı insanlara karşı büyüklendiği ve kibirli davrandığı için Cenâb- Hak bunu bildirmiştir. O, bu dünyada kendisine vâdedilen azaptan bunlarla kurtulacağını zannediyordu. Ya da bütün bunlar kendisine verildiği için azap edilmeyeceğini zannediyordu. Tıpkı öteki kâfirlerin zannetmesi gibi. Nitekim onlar "biz servet ve nüfus açısından üstünüz; dolayısıyla, azaba uğratılacaklar biz olamayız" demişlerdi. Öteki kâfirler hakkında bildirildiği üzere Kârun'un da zenginlik ve taraftar çokluğuna binaen üstünlükle övünmesi mümkündür. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Bilmiyor muydu ki Allah, kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok taraftarı olan kimseleri helâk etmişti. Sonra Cenâb- Hak onlara kendilerine inen azabı giderme fırsatı tanımamıştı. Sen de böylesin ey Kârun! En doğrusunu Allah bilir.

      Günahkarlardan günahları sorulmaz (Allah onların hepsini bilir). Bu ilâhî beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Onlardan günahları sorulmaz, çünkü onlar yüzlerinden bilinirler. Tıpkı şu ilâhî beyanda olduğu gibi: "Günahkârlar simalarından tanınır, perçemlerinden ve ayaklarından yakalanırlar". Bazıları şöyle demiştir: Bu ümmetten, önceki ümmetlerin günahkârlarının yaptıkları sorulmaz. Bu ümmete, günahlarından sorulmaması mümkündür, çünkü onlar yaptıkları işleri günah olarak görmemekteydiler. Bununla birlikte onlara bu davranışları hangi delille günah olarak görmedikleri sorulacaktır. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 5075

        #4
        Kâle (قَالَ)

        İbn Fâris, "Mekâyîsü'l-Luğa" adlı eserinde "k-v-l" kökünün "zihinde tasarlanan bir manayı veya kararı sesli olarak ifade etmek, söz söylemek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "el-Müfredât"ta "kavl" eyleminin bu bağlamda, muhatapların (kavminin) yaptığı onca hikmetli öğüde karşı Karun'un gösterdiği o "reddediş, diklenme ve kendini ispat" dilini temsil ettiğini ifade eder.

        Dücane Cündioğlu, Karun'un bu "dedi ki" (kâle) eyleminin psikolojik arka planını analiz eder. Bu, sıradan bir cevap değil; sahip olduğu devasa sermayenin verdiği sahte güvenle, kendisini uykudan uyandırmaya çalışan ortak akla (kavmine) karşı savurduğu o derin ontolojik kibir çığlığıdır. Karun, sözüyle kendi tanrılığını ilan etmektedir.

        İnnemâ (إِنَّمَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "hasr" (sınırlandırma ve tahsis) edatı olduğunu belirtir. Cümleye "ancak ve ancak, sadece" manası katar. Karun'un başarısını başka hiçbir kaynağa (ilahi lütfa veya şansa) bağlamayıp, sadece tek bir nedene (kendi bilgisine) hapsettiği o kaskatı ve dışlayıcı mantığını yansıtır.

        Ûtîtühû (أُوتِيتُهُ)

        İbn Fâris, "e-t-y" kökünün "gelmek, ulaşmak ve birine bir şey vermek" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "itâ" (vermek) eyleminin edilgen (meçhul) kalıpta (ûtîtü / bana verildi) kullanılmasındaki muazzam bir psikolojik inceliğe dikkat çeker. Karun, servetin kendisine dışarıdan geldiğini/verildiğini (itâ) teknik olarak kabul etse de; bir sonraki kelimeyle bu verilişin sebebini tamamen kendi şahsına bağlayarak ilahi iradeyi aradan çıkarır.

        Alâ İlmin (عَلَىٰ عِلْمٍ)

        İbn Fâris, "a-l-m" kökünün "bir şeyin aslına dair kesin ve ayırt edici bir iz (alamet) bırakmak, bilmek" manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ilim" kavramının burada Karun tarafından "uzmanlık, teknik bilgi, beceri ve üstün zeka" manasında kullanıldığını ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik haritasında "Alâ ilmin" (bir bilgi sayesinde/üzerine) ifadesini "insan merkezli kibrin" zirvesi olarak analiz eder. Karun, "Bu servet bana sadece bendeki bir bilgi sayesinde (indî) verildi" diyerek; ekonomik başarısını ilahi lütuf (fadl) yerine tamamen kendi teknik dehasına, piyasa bilgisine veya (bazı tefsirlere göre) kimya/simya ilmine bağlar. Bu, başarının sekülerleşmesi ve Yaratıcı'nın ekonomik süreçlerden tamamen dışlanmasıdır.

        İndî (عِندِي)

        İbn Fâris, "a-n-d" kökünün "yanında, huzurunda, katında ve nezdinde" manalarına geldiğini belirtir.

        Dücane Cündioğlu, "Benim katımda / bende olan" (indî) kelimesindeki o zehirli mülkiyet duygusuna dikkat çeker. Allah'ın "Bizim katımızdan" (ledünnâ) ifadesine karşılık; Karun, "Benim katımda/nezdimde" diyerek kendi benliğini (egosunu) merkeze koyar. Bilgi ve sermaye artık Allah'ın değil, Karun'un özel mülküdür.

        Evelem Ya'lem (أَوَلَمْ يَعْلَمْ)

        İbn Fâris, aynı "a-l-m" kökünden türeyen bu fiilin soru edatıyla (evelem / bilmedi mi?) kullanılmasını belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Karun'un "bilgim sayesinde kazandım" iddiasına karşı; Allah'ın onun "bilgisizliğini" (evelem ya'lem) yüzüne vurduğu o muazzam epistemolojik ironiyi analiz eder. Karun çok şey bildiğini sanmaktadır, ancak en temel tarihi ve ontolojik gerçeği; yani kendisinden daha güçlülerin nasıl yok olup gittiğini "bilmeyecek/idrak edemeyecek" kadar cahildir. Gerçek bilgi (ilim), eşyanın sonunu görmektir.

        Ennellâhe (أَنَّ اللَّهَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "enne" edatının mutlak bir kesinlik ve şüphe götürmez bir gerçeklik (tekit) kattığını belirtir. Karun'un zannına karşı Allah'ın mutlak gerçeği (hakikati) sahneye çıkarılır.

        Ehleke (أَهْلَكَ)

        İbn Fâris, "h-l-k" kökünün "bir şeyin kırılması, parçalanması ve yok olması" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ihlâk" eyleminin, bir toplumu veya gücü işlevsiz hale getirerek tarihten silmek olduğunu ifade eder.

        Min Kablihî (مِن قَبْلِهِ)

        İbn Fâris, "k-b-l" kökünün "önce, başlangıç ve zaman olarak geride kalan" manasına geldiğini belirtir.

        Angelika Neuwirth, bu ifadenin tarihsel perspektifine dikkat çeker. Karun'a, kendisini ilk ve eşsiz sanan o narsistik sermaye sahibine; tarihin bir "mezarlıklar coğrafyası" olduğu ve kendisinden "önce" (kablihî) de benzer güçlerin gelip geçtiği hatırlatılır.

        el-Kurûni (الْقُرُونِ)

        İbn Fâris, "k-r-n" kökünün "iki şeyi birbirine bağlamak, eşlemek ve aynı zaman diliminde yaşayan topluluk" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "karn" (çoğulu kurûn) kelimesinin belirli bir zaman dilimini (yüzyılı) veya o çağda yaşayan, güç ve medeniyet sahibi olan nesilleri ifade ettiğini söyler.

        Eşeddü (أَشَدُّ)

        İbn Fâris, "ş-d-d" kökünün "sıkıca bağlamak, sağlamlık, sertlik ve kuvvet" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "eşedd" kelimesinin üstünlük (tafdil) kalıbında olduğunu; yapısal, askeri veya ekonomik olarak "daha sert, daha sağlam ve daha dirençli" olmayı ifade ettiğini söyler. Karun'un o çok güvendiği "sağlamlığı", tarihteki örneklerle kıyaslanarak küçültülür.

        Kuvveten (قُوَّةً)

        İbn Fâris, "k-v-y" kökünün "zaafın zıddı olarak sağlamlık ve güç" manasına geldiğini belirtir.

        Ekseru (وَأَكْثَرُ)

        İbn Fâris, "k-s-r" kökünün "sayıca veya miktar olarak çokluk" manasına geldiğini belirtir. Kılletin (azlığın) zıddıdır.

        Cem'an (جَمْعًا)

        İbn Fâris, "c-m-a" kökünün "dağınık parçaları bir araya getirmek, toplamak ve biriktirmek" manalarına geldiğini belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "Ekseru cem'an" (topladığı mal/taraftar bakımından daha çok) tamlamasını analiz eder. Karun topladığı servetle (kenz) övünmektedir; ancak Allah ona, tarihte ondan çok daha büyük servet "istifleyen" (cem' eden) ve çok daha büyük "güç" (kuvvet) odakları kuran toplumların bile helakten kurtulamadığını bildirir. Nicelik (çokluk), ilahi yasa karşısında bir koruma sağlamaz.

        Lâ Yüs'elü (وَلَا يُسْأَلُ)

        İbn Fâris, "s-e-l" kökünün "soru sormak, sorgulamak ve talep etmek" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "suâl" eyleminin edilgen (meçhul) ve olumsuz (lâ yüs'elü / sorulmaz) kalıpta kullanılmasını analiz eder. Bu, suçun bilinmediği anlamına gelmez; aksine suçun o kadar apaçık, o kadar tescilli ve o kadar yüz kızartıcı olduğunu, suçlunun mazeretine veya ifadesine başvurmaya gerek duyulmayacak bir "hüküm kesinliğini" ifade eder.

        An Zünûbihim (عَن ذُنُوبِهِمُ)

        İbn Fâris, "z-n-b" kökünün "kuyruk, bir şeyin peşini bırakmayan sonucu ve suç" manalarına geldiğini belirtir. Suça "zenb" (çoğulu zünûb) denilmesi, tıpkı bir kuyruk gibi failin peşini bırakmaması ve en sonunda onu yakalaması sebebiyledir.

        el-Mücrimûn (الْمُجْرِمُونَ)

        İbn Fâris, "c-r-m" kökünün "bir şeyi kesmek, koparmak ve suç işlemek" manalarına geldiğini belirtir. Meyveyi dalından koparmaya (cerem) denildiği gibi; haktan, adaletten ve fıtrattan "kopan" kişiye de "mücrim" denilmiştir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik yapısında "mücrim" kavramını, sistematik olarak suç işleyen ve bunu bir karakter haline getirenler için kullanıldığını belirtir. Karun ve onun zihniyetindeki "mücrimler" (suçlular), ilahi azap indiği an; dünyadaki o kurnazca mazeretlerini sunacakları, "bilgimle kazandım" (alâ ilmin) diyecekleri bir "sorgu" (suâl) makamı bile bulamayacaklardır. Çünkü cürümleri, varlıklarının her zerresine bir mühür gibi kazınmıştır.

        Yorum

        İşleniyor...
        X