Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kasas Sûresi, 59. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kasas Sûresi, 59. Ayet

    وَمَا كَانَ رَبُّكَ مُهْلِكَ الْقُرٰى حَتّٰى يَبْعَثَ ف۪ٓي اُمِّهَا رَسُولاً يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِنَاۚ وَمَا كُنَّا مُهْلِكِي الْقُرٰٓى اِلَّا وَاَهْلُهَا ظَالِمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemâ kâne rabbuke muhlike-lkurâ hattâ yeb’aśe fî ummihâ rasûlen yetlû ‘aleyhim âyâtinâ(c) vemâ kunnâ muhlikî-lkurâ illâ veehluhâ zâlimûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Merkezinde halka âyetlerimizi okuyan bir peygamberi göndermedikçe Rabb'in memleketleri helâk etmez. Biz, ülkeleri ancak halkı zulümde ısrar edince helâk ederiz."

      Merkezine bir peygamber göndermedikçe Rabb'in memleketleri helâk etmez. Merkez bölgesine peygamber göndermedikçe Cenâb-ı Hakk'ın helâk etmeyeceğini bildirdiği bu memleketlerin, Mekke'nin etrafındaki şehirler olması mümkündür. Allah Teâlâ bu şehirleri, merkez bölgesine -denildi ki en büyüğüne, o da Mekkedir- halka âyetlerimizi okuyan bir peygamberi göndermedikçe helâk etmez. Eğer böyleyse bu memleketleri helâk etme, mevcut durumda olduğu üzere buraları onların elinden alıp müslümanlara verme anlamına gelir. Çünkü Allah Teâlâ bu memleketi köy köy, şehir şehir resûlünün fethetmesini sağlıyordu, tâ ki buraların tamamını müslümanların hâkimiyetine verdi. Bu durum, şu ilâhî beyanda belirtilen husustur: "Allah'ın vâdi gelinceye kadar yaptıklarından dolayı inkâr edenler ya kendileri felâkete uğrayıp duracaklar veya felâket onların yurtlarının yakınına inecektir. Allah, vâdinden asla dönmez". Söz konusu vâd Mekke'nin fethidir, bu da onların helâk edilmesidir.

      İkinci olarak şöyle bir yorum da yapılabilir: Âyette bildirilen husus tüm yerleşim yerleri ve bütün peygamberler için geçerlidir ki Allah, en büyük beldeye -ki o şehirdir- âyetlerini açıklayan bir peygamber göndermedikçe inkâr etmeleri sebebiyle o memleketleri helâk etmiyordu. Bu, şu ilâhî beyana benzer: "Biz bir resûl göndermedikçe azap da etmeyiz". Cenâb- Hak bu memleketlerin merkezine peygamber göndermekten bahsetti, çünkü buraların en büyüğüne -ki bu şehirdir- peygamber gönderdiğinde din yayılır, en uzak ve küçük yerlere dahi ulaşır. Köy halkı ihtiyaçlarını karşılamak üzere şehre geldiklerinde peygamberin onlara âyetleri okuması ve onları davet etmesi mümkün olmaktaydı. Halbuki bazı köylerde bu mümkün olmamaktaydı. En doğrusunu Allah bilir.

      Biz, ülkeleri ancak halkı zulümde ısrar edince helâk ederiz. Yani inat edip ısrarcı olduklarında. Kendilerinde inat ve ısrar olmadıkça sadece inkâr ettikleri için azap maksadıyla onları dünyada helâk etmeyiz. Onlar inkâr etmeleri sebebiyle âhirette azap edilirler, bu ise ebedi olan azaptır.

      [Ebû Avsece ve İbn Kuteybe] şöyle demiştir: Merkezine bir peygamber. Yani değer bakımından fazla ve büyük olana -ki bu Mekke'dir ve peygamber oradandır- kitap indirilmiştir. Yine [Ebû Avsece] "ümmihâ" (امها) kelimesinin, kimsenin büyüklük mânası kastederek telaffuz etmediği bir söz olduğunu söylemiştir.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 5075

        #4
        Kâne (كَانَ)

        İbn Fâris, "Mekâyîsü'l-Luğa" adlı eserinde "k-v-n" kökünün "bir şeyin meydana gelmesi, varlık sahasına çıkması, oluşması ve olmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "el-Müfredât"ta "kevn" eyleminin, varoluşu ve bir halden başka bir hale geçerek o ontolojik statüde sabit kalmayı ifade ettiğini söyler. Ayetin başındaki "ve mâ kâne" (olacak değildi / yapacak değildi) şeklindeki olumsuz kullanım, ilahi adaletin fıtratını ve sınırlarını keskin bir şekilde çizen, Allah'ın keyfi bir yıkım (helak) "durumunda/oluşunda" bulunmasının ontolojik olarak imkansız olduğunu belirten mutlak bir nefy (reddetme) edatıdır.

        Rabbüke (رَبُّكَ)

        İbn Fâris, "r-b-b" kökünün "bir şeyi ıslah etmek, ona malik olmak, koruyup gözetmek ve terbiye ederek olgunlaştırmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Rabb" isminin bir varlığı ilk halinden alıp, onu dış tehlikelerden koruyarak kemale ulaştırmak manası taşıdığını ifade eder. Ayette helak (yıkım) eyleminden bahsedilirken "Allah" ismi yerine hususiyetle "Senin Rabbin" (Rabbüke) isminin kullanılması muazzam bir teolojik dengedir. İnsanları yaratan, yaşatan ve terbiye eden "Rabb", onları uyarmadan ve onlara hidayet şansı tanımadan asla yok etmez. Helak, Rububiyetin (terbiye ve merhametin) bütün imkanları tüketildikten sonra devreye girer.

        Mühlike (مُهْلِكَ)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "h-l-k" kökünün "bir şeyin kırılması, parçalanması, düşmesi ve varlığının son bulması" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ihlâk" eylemini, bir canlının hayatının son bulması veya bir nesnenin/toplumun işlevini yitirerek ontolojik olarak çökmesi, yıkılması olarak tanımlar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki teolojik kurgusunu analiz eder. Ayet, "Senin Rabbin şehirleri helak edici (mühlike) değildir" diyerek; İslam inancındaki Tanrı tasavvurunun, antik çağ mitolojilerindeki gibi insanlara öfkelenip kaprisle, rastgele ve uyarı yapmaksızın felaket gönderen "yok edici/yıkıcı" bir tiran olmadığını lügat üzerinden ilan eder. İlahi helak, asla bir ilk seçenek veya nedensiz bir eylem (mühlikiyet) değildir; tamamen hukuki ve ahlaki bir sürecin mecburi sonucudur.

        el-Kurâ (الْقُرَىٰ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "k-r-y" kökünün "toplamak, bir araya getirmek ve birleştirmek" manalarına geldiğini belirtir. İnsanların bir araya gelip toplandıkları, yerleşik hayat kurdukları ve medeniyet inşa ettikleri merkezlere bu toplayıcı vasfından dolayı "karye" (çoğulu kurâ) denilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "karye" kelimesinin hem binaların oluşturduğu fiziksel yerleşim yerini hem de orada yaşayan insan topluluğunu (kent halkını) ifade ettiğini söyler.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın bu "kentler/toplumlar" (el-kurâ) vurgusunu Geç Antik Çağ'ın polis (şehir) kavramı üzerinden okur. İlahi adaletin muhatabı sadece bireyler değil; örgütlü kötülüğün, şirkin ve ekonomik sömürünün üretildiği o kurumsal, politik ve kalabalık "şehir merkezleridir" (kurâ). Helak edilen şey, sadece taş binalar değil, o binaların içinde kurulan zalim sistemin ta kendisidir.

        Hattâ (حَتَّىٰ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "hattâ" edatının gaye, son sınır (intihâ) ve sebep-sonuç ilişkisi bildirdiğini kaydeder. Ayette "...yapıncaya kadar" manasında kullanılarak; ilahi cezanın (helakin) inebilmesi için mutlak surette yerine getirilmesi gereken o hukuki ve teolojik "ön şartı" (elçi gönderme zorunluluğunu) bağlayıcı bir sınır (hattâ) olarak belirler.

        Yeb'ase (يَبْعَثَ)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "b-a-s" kökünün "harekete geçirmek, uyandırmak, göndermek ve diriltmek" manalarına geldiğini belirtir. Uykudan uyanmaya veya ölünün kabrinden kalkmasına da "ba's" denilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ba's" eylemini, duran veya eylemsiz olan bir şeyi şiddetli bir iradeyle yönlendirmek, bir elçiyi görevli olarak yola çıkarmak olarak tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın nübüvvet (peygamberlik) semantiğinde "ba's" (gönderme/diriltme) kavramını analiz eder. Elçinin gönderilmesi (yeb'ase) sıradan bir atama işlemi değildir. Şirke ve zulme batmış bir toplum, ontolojik ve ahlaki olarak "ölü" kabul edilir. Allah'ın o topluma bir elçi göndermesi (ba's etmesi), yatay ve yozlaşmış tarihe dikey bir müdahalede bulunarak o ölü toplumu sarsması, onları ahlaki bir "dirilişe/uyanışa" (ba's) mecbur bırakmasıdır.

        Ümmihâ (أُمِّهَا)

        İbn Fâris, "e-m-m" kökünün "bir şeyin aslı, temeli, kaynağı, sığınılan yeri ve yönelinen merkezi" manalarına geldiğini ifade eder. Çocuğun kaynağı ve sığınağı olduğu için anneye "ümm" denildiği gibi; bir ordunun sancağına, beynin ana zarına ve bir coğrafyanın başkentine de bu kapsayıcı özelliğinden dolayı "ümm" denilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ümm" kelimesinin burada biyolojik anne değil; etrafındaki diğer küçük yerleşim yerlerini besleyen, onlara yön veren, siyasi ve kültürel otoriteyi elinde tutan "ana merkez, metropol / anakent" (ümmü'l-kurâ) olduğunu belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu kelimenin İslam'ın tebliğ stratejisindeki muazzam sosyolojik rasyonalitesine dikkat çeker. Allah, peygamberleri (hususiyetle Hz. Muhammed'i) sıradan, taşra bir kasabaya değil; doğrudan doğruya o coğrafyanın kültürel, ticari ve dini atardamarı olan "ana merkeze / başkente" (ümmihâ - Mekke'ye) göndermiştir. Çünkü "ümm" (merkez) sarsıldığında, ona bağlı olan tüm çevre (taşra) de sarsılacak; hakikat merkezden çevreye doğru en güçlü şekilde yayılacaktır.

        Rasûlen (رَسُولًا)

        İbn Fâris, "r-s-l" kökünün temel manasının "yumuşaklık, sükunet, bir şeyi serbest bırakmak ve birbiri ardınca yollamak" olduğunu ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "resul" kelimesinin, Allah'ın vahyini, uyarılarını ve şeriatını insanlara ulaştırmakla, onlara bu hakikati tebliğ etmekle görevlendirdiği özel elçiler olduğunu söyler.

        Gabriel Said Reynolds, "resul" (elçi) kavramının Geç Antik Çağ'daki teolojik ve hukuki işlevini inceler. Resul, sadece felsefi bir bilgeliği paylaşan bir düşünür değildir; o, gönderen Otorite'nin (Allah'ın) yeryüzündeki resmi temsilcisidir. Bir kente (ümmihâ) resulün gelmesi, ilahi kanunların o kente resmen tebliğ edilmesi (okunması) ve o andan itibaren o kentin ahlaki/hukuki dokunulmazlığının (mazeretinin) kalkması demektir.

        Yetlû (يَتْلُو)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "t-l-v" kökünün "bir şeyin ardına düşmek, peşinden gitmek, izini sürmek ve birbirini takip etmek" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tilâvet" eylemini sıradan bir okuma fiilinden ayırır. Tilâvet, ilahi kelamın peşinden giderek, onun anlamına nüfuz ederek ve ona uymaya davet ederek yapılan bilinçli, ardışık ve performatif bir "okuma/aktarma" pratiğidir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin kıssadaki dramatik ve hukuki rolünü analiz eder. Elçi merkeze (başkente) gelip susmaz; o, ilahi kanıtları (ayetleri) o kibirli toplumun yüzüne karşı kesintisiz ve yüksek sesle "okur" (yetlû). Bu okuma eylemi, aslında ilahi mahkemenin yeryüzündeki iddianamesinin (uyarısının) sanıkların (toplumun) yüzüne karşı resmen tebliğ edilmesidir. Uyarı (tilavet) gerçekleşmeden, ceza (helak) meşru olmaz.

        Âyâtinâ (آيَاتِنَا)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "e-y-y" kökünün "bir şeyin aslına, hakikatine veya yönüne açıkça delalet eden işaret, nişane ve alamet" manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "âyet" kelimesini, aklın veya duyuların idrak etmesiyle, insanı o nesnenin arkasındaki asıl gerçeğe (Yaratıcıya) ulaştıran sarsılmaz, apaçık delil ve vahiy metni olarak tanımlar. Okunan şey insan aklının ürünü değil, doğrudan Allah'a ait olan "bizim işaretlerimiz/delillerimizdir" (âyâtinâ).

        İllâ (إِلَّا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "illâ" (ancak, istisna, -den başka) edatının Arapçada "hasr ve kasr" (sınırlandırma ve tahsis) işlevi gördüğünü belirtir. Ayetteki "Ve mâ künnâ... illâ..." (Biz yapacak değildik... ANCAK şu durum müstesna) kalıbı, ilahi azabın rastgeleliğini mutlak olarak reddeder ve helakin inebilmesi için gereken yegane ontolojik ve hukuki şartı (zulüm şartını) keskin bir şekilde sınırlar.

        Ehlühâ (وَأَهْلُهَا)

        İbn Fâris, "e-h-l" kökünün "aralarında kan bağı, evlilik veya aynı mekanı paylaşmak gibi güçlü bir aidiyet bulunan topluluk, yakınlık" manasına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, bir yerin ehlinden kastedilenin, orayı yurt edinen, o mekanı idare eden ve kaderleri birbirine bağlanmış olan yerleşik halk (ahali) olduğunu belirtir.

        Zâlimûn (ظَالِمُونَ)

        İbn Fâris, "z-l-m" kökünün "bir şeyi kendi yeri dışında bir yere koymak, noksanlaştırmak, hakkı gasp etmek ve sınırı aşmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, zulüm kavramını "haddi aşmak, hak edilmeyen bir müdahalede bulunmak ve ilahi/fıtri adaletin dengesini bozmak" olarak tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak semantiğinde bu kelimenin ayetin sonundaki o devasa teo-politik ve eskatolojik (ahiret/helak) işlevini analiz eder. Allah bir kenti sadece ekonomik refahından (batar) veya sadece kendisine inanılmadığından (küfür) dolayı doğrudan helak etmez. Yıkımın o mutlak, nihai ve yegane meşruiyet zemini; o kentin halkının (ehlühâ) uyarıcı (resul) gelmesine rağmen haksızlıkta inat etmesi, zayıfları ezmesi, şirki bir baskı aracı olarak kullanması, yani aktif ve eylemsel bir "zulüm" makinesine (zâlimûn) dönüşmesidir. Ayet, İslam'ın tarih felsefesini tek cümlede özetler: "Tanrı, zalim (zâlimûn) olmayan hiçbir toplumu helak etmez." Yıkımı getiren, ilahi öfke değil, insanın ürettiği ve sınırı aşan o mutlak adaletsizliktir (zulümdür).

        Yorum

        İşleniyor...
        X