Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kasas Sûresi, 56. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kasas Sûresi, 56. Ayet

    اِنَّكَ لَا تَهْد۪ي مَنْ اَحْبَبْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُۚ وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَد۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnneke lâ tehdî men ahbebte velâkinna(A)llâhe yehdî men yeşâ(u)(c) vehuve a’lemu bilmuhtedîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Şüphesiz sen sevdiğin kimseyi doğru yola iletemezsin. Fakat Allah, dilediği kimseyi doğru yola eriştirir. O doğru yola gelecekleri daha iyi bilir."

      Ebû Tâlib'in İmanı Meselesi ve Mûtezile'ye Göre Hidayet

      Şüphesiz sen sevdiğin kimseyi doğru yola iletemezsin. Müfessirler, bunun Hz. Peygamber'in (s.a.) amcası Ebû Tâlib hakkında indiğini söylemiştir. Buna göre Ebû Tâlib şöyle demiştir: Ey Hâşimoğulları! Muhammed'e uyun ve onu tasdik edin ki kurtuluşa eresiniz ve doğru yolu bulasınız. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.), ona "Ey amcam sen onlara iyilik emrediyor, kendin için ise terkediyorsun" dedi. O da "Ne istiyorsun ey kardeşimin oğlu?" diye cevap verir. Hz. Peygamber şöyle cevap vermiş: "Dünyadaki son gününde söyleyeceğin tek bir söz istiyorum: Allah'tan başka ilah yoktur. Ben de bununla sana Allah katında şahitlik edeceğim". Nihayetinde Ebû Tâlib şöyle der: Ey kardeşimin oğlu! Ben senin doğru olduğunu biliyorum. Fakat ölüm anında korktu demelerini istemiyorum. Şayet benden sonra sana ve sülâlene bir zillet ve hakaret yapılacak olmasaydı, bu sözü söyler ve senin gözünün önünden ayrılmadan önce ikrar ederdim. Çünkü ben senin muhabbet ve samimiyetinin ne kadar yoğun olduğunu biliyorum. Fakat ben şu şu reislerin dini üzere öleceğim. Bunun üzerine Allah Teâlâ, bu konuda şüphesiz sen sevdiğin kimseyi doğru yola iletemezsin. Fakat Allah, dilediği kimseyi doğru yola eriştirir meâlindeki âyeti indirdi. Bu âyet Mûtezile'ye karşı bir delildir. Çünkü onlar hidâyetin beyan olduğunu söylemektedirler. Şayet söyledikleri gibi beyan olsaydı, Resûlullah (s.a.) ona beyan etmeye güç yetirebilirdi ki nitekim beyan etmişti. Fakat [Ebû Ali] el-Cübbâî, Mûtezile adına delil getirmekte ve tevil ederek şöyle demektedir: Resûlullah (s.a.) amcasını cennete koymak için çabalıyordu. Yüce Allah buyurdu ki o kendisi girmedikçe sen onu cennet yoluna iletemezsin. Yahut buna benzer bir söz söyledi. Bu, uzak bir yorumdur. Câfer b. Harb şöyle dedi: Hidâyet, teklifin başlangıcında değil, bilakis insanların davranışlarına sevap vermek demek olan ilâhî lütuflara dairdir. Çünkü insanlar ilk anda ve teklifin başlangıcında hidâyeti benimser. Tıpkı şu ilâhî beyanda olduğu gibi: "Hidâyeti benimseyenlere gelince Allah onların hidâyetini arttırır". Bu beyanda Allah Teâlâ Hz. Peygamber'e şunu haber veriyor: "Sen fiile sevap verme ve ilâhî lütuf olan hidâyete insanları erdirme imkânına sahip değilsin. Ona şöyle cevap verilir: Başlangıçta hidâyeti benimsemelerinden dolayı onlara verilen sevap anlamındaki arttırmayı bize açıkla. Başlangıçta hidâyeti benimseme söz konusu olmaksızın artırma onlara fayda verir mi? Evet derlerse onlara şöyle denilir: Bu arttırmayı onlara Allah'ın yapması gerekir. Zira onlara göre O, her kâfire, dinde fayda sağlayan ve yararına olanı vermek zorundadır. Bu onlara fayda sağladığı halde bunu nasıl engeller?

      İkinci olarak ona şöyle denir: Onlar için sevap konumunda olan bu arttırma ve başlangıçta onlarda olduğu üzere lütuflar onun hakkı mıdır yoksa değil midir? Şayet onun hakkıysa onların görüşüne göre buna engel olmanın bir anlamı yoktur. Çünkü onlar, bunu vermenin Allah'a vâcip olduğunu söylemektedirler. Şayet hakkı değilse, onların görüşüne göre fakat Allah dilediğini doğru yola eriştirir meâlindeki âyetin bir anlamı olmaz. Bu durumda bunu delil getirmek onların görüşüne göre geçersiz olur.

      Bize göre hidâyetin arttırılması ve başlangıcı eşittir. Bu da resûlüne haber verdiği üzere onun hidâyete erdirememesidir. Fakat Mûtezile'nin dediği gibi hidâyetin tamamı beyandan ibaret olmuş olsaydı, zaten onlara bunu beyan etmişti. Bu husus beyanın dışında Allah katında bir hidâyetin var olduğuna işaret etmektedir. Allah Teâlâ, katında bulunan hidâyeti kuluna verdiğinde onunla mümin olmaktadır. Bu mânada hidâyet, yardım, koruma ve eksikliğini gidermedir. Resûlullah (s.a.) bunu yaratma ve ortaya çıkarma gücüne sahip değildir. Fakat buna sahip olan Allah Teâlâdır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İnneke (إِنَّكَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "inne" (şüphesiz, muhakkak) edatının ismini nasb eden ve cümleye mutlak bir tekit (pekiştirme) katan bir başlangıç edatı olduğunu belirtir. Ayetin doğrudan bu vurgulu edatla ve peygambere hitaben (ke / sen) başlaması; peygamberin amcası Ebu Talib'in ölümü üzerine hissettiği o derin çaresizliği ve hüznü ilahi bir kesinlikle yatıştırma, meselenin fıtri sınırlarını ona mutlak bir dille (inneke / şüphesiz sen) bildirme gayesi taşır.

        Lâ Tehdî (لَا تَهْدِي)

        İbn Fâris, "Mekâyîsü'l-Luğa" adlı eserinde "h-d-y" kökünün "öne geçip yol göstermek, rehberlik etmek, karanlıkta veya meçhulde birini hedefine ulaştırmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "el-Müfredât"ta hidayet kavramının farklı mertebeleri olduğunu ifade eder. Peygamberlere ait olan hidayet, sadece "doğru yolu göstermek, tebliğ etmek ve davet etmek" (irşad) makamıdır. Ancak kalplere imanı yerleştirmek, o inancı yaratmak (tevfik ve halk) makamı tamamen ilahi iradeye aittir. Ayetteki "lâ tehdî" (sen hidayet edemezsin / yola getiremezsin) fiili, peygamberin tebliğ görevini değil, insanların kalbine imanı yerleştirme gücünü (tevfiki) ondan nefyeden/kaldıran bir ifadedir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel çerçevesinde bu fiilin olumsuz yapısını (lâ tehdî) ontolojik bir sınır çizgisi olarak analiz eder. Bir peygamber bile olsa, insanın bir başka insanın içsel inanç dünyasına, vicdanına ve ontolojik tercihlerine mutlak manada müdahale etme gücü yoktur. Hidayet, insanlar arası yatay bir transfer değil; kul ile Yaratıcı arasında kurulan dikey ve mahrem bir aydınlanma sürecidir.

        Men (مَنْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arapçada ism-i mevsul (bağlaç/zamir) olan "men" (kimse / o kişi ki) kelimesinin, akıl sahibi varlıklar (insanlar) için kullanıldığını ve burada hidayete erdirilmek istenen muhatabı (hususiyetle Ebu Talib'i ve genel olarak tüm sevilip yola gelmesi arzulananları) işaret ettiğini kaydeder.

        Ahbebte (أَحْبَبْتَ)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "h-b-b" kökünün "sevgi, kalbin bir şeye meyletmesi, bağlılık ve tohum (habb)" manalarına geldiğini belirtir. Sevgi, insanın kalbinde toprağa düşen bir tohum gibi kök saldığı ve yeşerdiği için bu lügat kökünden türemiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "muhabbet" kavramını, nefsin arzuladığı, iyi, yakın ve güzel bulduğu şeye doğru çekilmesi, ona sevgi beslemesi olarak tanımlar.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin kıssa içindeki psikolojik ve felsefi ağırlığını muazzam bir şekilde analiz eder. Peygamberin "insani" tarafının lügatteki en dramatik yansıması bu kelimedir. O, sadece soğuk bir elçi değildir; amcasını fıtri bir bağla, vefayla ve şefkatle "sevmiş" (ahbebte) ve onun cehennemden kurtuluşunu tutkuyla arzulamıştır. İlahi irade, peygamberin kalbindeki bu insani sevgiyi kınamaz veya yasaklamaz; sadece "sevginin" (muhabbetin) hidayeti yaratmaya yetecek bir kozmik/ontolojik güç olmadığını, gerçeğin duygulardan bağımsız işlediğini bildirir.

        Velâkinne (وَلَٰكِنَّ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "lâkinne" edatının "istidrâk" (önceki cümlenin yarattığı muhtemel yanlış algıyı düzeltme ve durumu tersine çevirme) işlevi gördüğünü belirtir. Peygamberin acziyetini ve hidayet edemeyeceğini belirttikten sonra, cümleyi umutsuzluktan çıkarıp mutlak failin ve kudretin kim olduğunu göstermek için "Fakat / Lakin..." diyerek cümleyi ilahi makama bağlar.

        Allâhe (اللَّهَ)

        Râgıb el-İsfahânî, ismin kökeninin "e-l-h" olduğunu belirtir. Bu kök, "ibadet edilen, sığınılan ve aklın mahiyetini kavramakta hayrete düştüğü en yüce varlık" manasına gelir. İlah kelimesinin başındaki harf-i tarif (El-İlah) zamanla kaynaşarak özel isim olan "Allah" lafzına dönüşmüştür. Hidayetin yegane kaynağı, tebliğcinin sevgisi değil, bu mutlak ismin (Allah'ın) kudretidir.

        Yehdî (يَهْدِي)

        İbn Fâris, "h-d-y" (yol göstermek, karanlığı aydınlatmak) kökünden türeyen bu fiilin geniş zamanlı kullanımına dikkat çeker.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin başındaki "lâ tehdî" (sen hidayet edemezsin) fiiliyle ayetin ortasındaki "yehdî" (O hidayet eder) fiili arasındaki o edebi ve teolojik tahterevalliye (dengeye) dikkat çeker. İnsanın (peygamberin) elinden alınan o büyük eylemsel güç, anında asıl ve mutlak sahibine (Allah'a) teslim edilerek tevhidi denge kusursuz bir şekilde yeniden inşa edilir. Hidayet mekanizması işlektedir, sadece şalter insanın elinde değildir.

        Yeşâu (يَشَاءُ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "ş-y-e" kökünün "bir şeyin var olmasını istemek, dilemek ve bir durumu kastetmek" (meşîet) anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "meşîet" (ilahi dileme) kavramının, sıradan ve kör bir arzudan farklı olduğunu açıklar. Allah'ın meşîeti rastgele bir seçim değil, O'nun mutlak ilmine, hikmetine ve kulun kendi liyakatine dayanan kusursuz bir irade beyanıdır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "Dilediğine hidayet eder" (yehdî men yeşâu) ibaresinin teolojik okumasını yapar. Bu ifade, Cebriye ekolünün anladığı gibi Allah'ın haşa keyfi olarak birilerini hidayete seçip diğerlerini nedensizce cehenneme atması demek değildir. Arapça dil yapısına göre buradaki "men yeşâu" cümlesi iki yönlüdür: Hem "Allah dilediğini hidayete erdirir" hem de "Kim hidayete ermeyi dilerse (fıtratını koruyarak o yola girmeyi seçerse), Allah da onu hidayete erdirir." İlahi dileme, kulun liyakatine ve tercihine mutabıktır.

        A'lemu (أَعْلَمُ)

        İbn Fâris, "a-l-m" kökünün "bir şeyin aslına, hakikatine dair zihinde kesin ve ayırt edici bir iz (alamet) bırakmak, gerçeğe nüfuz etmek" manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ilim" kavramının sıradan bir bilgiden ziyade eşyanın mahiyetini kavramak olduğunu söyler. İsm-i tafdil (üstünlük derecesi) kalıbında "a'lem" (en iyi bilen / daha iyi bilen) şeklinde kullanılması, bilginin en kuşatıcı, en derin ve hiçbir şeyi dışarıda bırakmayan mutlak ilahi halini ifade eder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "Vehüve a'lemu" (O en iyi bilendir) ibaresinin psikolojik ve ahlaki bağlamını inceler. Peygamber sadece insanın zahirine, Ebu Talib'in kendisine yaptığı iyiliklere, himayesine ve dışsal "akrabalık sevgisine" (ahbebte) vakıftır. O, amcasının cenneti hak ettiğini "sanır". Ancak Allah, insanın iç dünyasındaki o derin kibri, atalarının putperest geleneğine olan sarsılmaz bağlılığını ve gerçeğe (tevhide) karşı duyduğu o ontolojik direnci "en iyi bilendir" (a'lemu). Bilgi asimetrisi (peygamberin bilmeyip Allah'ın bilmesi), hidayetin neden peygamberin sevgisine değil de Allah'ın ilmine bağlı olduğunun lügatçesidir.

        Bil-Mühtedîn (بِالْمُهْتَدِينَ)

        İbn Fâris, "h-d-y" kökünden türeyen bu kelimenin çoğul ve ism-i fail yapısında olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hidayet" kökünün "ifti'al" babında (ihtidâ / mühtedî) kullanılmasının anlamsal farkına dikkat çeker. "Mehdî" (hidayet edilen) edilgen bir durumu ifade ederken; "Mühtedî", kişinin kendi hür iradesiyle, gayret göstererek, çaba sarf ederek doğru yolu aramasını, o yolu kabul etmesini ve o yola girmek için aktif bir eylemde bulunmasını ifade eder. Allah, körü körüne hidayet vermez; bu yolu aktif olarak seçen ve liyakat gösteren "mühtedîleri" (ihtida edenleri) bilir ve onları hidayete erdirir.

        Gabriel Said Reynolds, kelimenin ayetin nüzul (iniş) ortamındaki teo-politik bağlamını analiz eder. Ebu Talib, peygamberi siyasi ve fiziksel olarak korumasına, onu çok sevmesine rağmen; ölüm döşeğindeyken Kureyş liderlerinin "Abdülmuttalib'in dininden (atalar kültünden) dönecek misin?" baskısına direnememiş, o dogmatik mirastan kopma iradesini gösterememiştir. Yani eylemsel bir "ihtida" (mühtedî olma) cesareti sergileyememiştir. Ayet, hidayetin pasif bir sevgiyle değil, ataların yanlış dinini reddedip gerçeği seçebilecek o zorlu, aktif ve hür irade (mühtedîlik) ile mümkün olduğunu ilan eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X