Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kasas Sûresi, 35. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kasas Sûresi, 35. Ayet

    قَالَ سَنَشُدُّ عَضُدَكَ بِاَخ۪يكَ وَنَجْعَلُ لَكُمَا سُلْطَاناً فَلَا يَصِلُونَ اِلَيْكُمَا بِاٰيَاتِنَاۚ اَنْتُمَا وَمَنِ اتَّـبَعَكُمَا الْغَالِبُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâle seneşuddu ‘adudeke bi-eḣîke venec’alu lekumâ sultânen felâ yasilûne ileykumâ(c) bi-âyâtinâ entumâ vemeni-ttebe’akumâ-lġâlibûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Allah buyurdu: Seni kardeşinle destekleyeceğiz ve ikinize öyle bir güç vereceğiz ki, bu sayede size erişemeyecekler, mûcizelerimizle siz ve size tâbi olanlar üstün geleceksiniz."

      Seni kardeşinle destekleyeceğiz. Metindeki "adud" (عضد) kelimesi, yani pazu kuvvet ve yardımdan kinâyedir. Çünkü pazuya ait güç pazu kimdeyse onda bulunur. Bu, "ayaklarımızı sabit kıl" meålindeki âyet gibidir. Burada ayaklardan bahsetmiştir, sabit kılınmak onlarla mümkündür. Yine "topukları üzere geri döndü" beyanı da böyledir, çünkü kişi topuklarıyla dönmektedir. Bunun örnekleri çoktur, buradaki durum da böyledir.

      Size öyle bir güç vereceğiz ki, bu sayede size erişemeyecekler, mûcizelerimizle. Bazıları şöyle demiştir: Bu ilâhî beyan takdim-tehir kuralına göre anlaşılmalıdır. Yani size mûcizelerimizle öyle bir güç vereceğiz ki tarafınıza yaklaşamayacaklar. Bazı âlimler de şöyle demiştir: Size bir güç vereceğiz, yani lütfumuzla onların eziyetini ve kötülüğünü sizden uzaklaştıracağız. Bu, "korkmayın, çünkü ben sizinle beraberim, işitirim ve görürüm" meâlindeki ilâhî beyan gibidir; yani size söylediklerini işitiyorum ve size yaptıklarını görüyorum, bunları sizden gidereceğim. Kendinizde bulunan fevkaládelikler sayesinde size erişemeyecekler.

      Siz ve size tâbi olanlar üstün geleceksiniz. Bu beyanın iki şekilde yorumlanması muhtemeldir. Kesin deliller ve kanıtlar sayesinde üstün geleceklerdir. Yani sizin kesin delilleriniz, onların sihir ve aldatmalarına üstün gelecektir. Yahut mücadelenin sonunun sizin lehinize olması veya bunun âhirette gerçekleşmesidir. Ebû Muâz şöyle demiştir: Araplar "adadtür-racule (عدتُ الرجل) der, yani ona yardım ettim. Ebû Avsece de şu kanaatini belirtmiştir: Seni kardeşinle destekleyeceğiz. Yani onunla sana yardım edeceğim ve seni güçlendireceğim. Biraz önce belirttiğimiz üzere burada pazu, güçten kinâyedir çünkü güç onda bulunur ve güçle nitelenen kimse onunla kuvvetlenir.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâle (قَالَ)

        İbn Fâris, "Mekâyîsü'l-Luğa" adlı eserinde "k-v-l" kökünün "zihinde tasarlanan bir manayı sesli olarak ifade etmek, söz söylemek ve dile getirmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "el-Müfredât"ta "kavl" eyleminin insanın iç dünyasındaki kararı, onayı veya inancı dışa vurma vasıtası olduğunu tanımlar. Ayette bu fiil, Musa'nın taşıdığı o derin insani korkuya (öldürülme endişesi) ve Harun'u yardımcı olarak isteme (risaleti paylaşma) talebine ilahi makamdan gelen o kesin, anlık ve doğrudan onayı (cevap ve kabullenişi) ifade eder.

        Seneşüddü (سَنَشُدُّ)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "ş-d-d" kökünün temel manasının "bir şeyi sıkıca bağlamak, düğümlemek, kuvvetlendirmek ve pekiştirmek" olduğunu belirtir. Gevşekliğin ve zayıflığın tam zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "şedd" eylemini, dağılmaya yüz tutmuş veya zayıf olan bir yapıyı sarsılmaz, yıkılmaz ve dayanıklı hale getirmek olarak tanımlar. Fiilin başındaki "sin" harfi, bu ilahi desteğin ve tahkimatın kesintisiz, kesin ve yakın bir gelecekte anında gerçekleşeceğini bildiren bir zaman edatıdır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Musa'nın bir önceki ayetteki duasıyla kurduğu anlamsal köprüye dikkat çeker. Musa, yalnızlığını ve zayıflığını gidermek için kardeşini bir "dayanak/payanda" (rid') olarak istemişti. Allah ise onun bu talebine doğrudan "şedd" (sarsılmaz bir şekilde tahkim edip güçlendirme) fiiliyle cevap vererek, o zayıflık ve yalnızlık hissini kökünden söküp atmıştır.

        Adudeke (عَضُدَكَ)

        İbn Fâris, "a-d-d" kökünün lügatte "insanın dirseği ile omuzu arasındaki bölge, pazu" anlamına geldiğini belirtir. Kolun en kuvvetli ve ağır yükleri kaldıran yeri olduğu için, bir kimsenin en büyük destekçisine ve gücüne mecazen "adud" denilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "adud" kelimesinin insanın fiziksel güç merkezi olduğunu, dolayısıyla birine yapılacak en hayati, en organik ve en büyük yardımın bu kelimeyle sembolize edildiğini ifade eder.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin muazzam bir anatomi ve edebiyat okumasını yapar. İnsanın eliyle veya koluyla bir iş yapabilmesi, ağır bir yükü kaldırabilmesi pazusunun (adud) gücüne bağlıdır. Musa'nın tek başına hissettiği o devasa risalet yükü karşısındaki acziyeti, kardeşinin adeta onun varlığına bir "pazu" gibi eklenmesiyle giderilmiştir. Allah, Musa'yı dışarıdan bir orduyla değil, doğrudan onun kendi bedeninin bir uzvu/gücü (pazusu) gibi çalışacak olan kardeşiyle desteklemiştir.

        Bi-ehîke (بِأَخِيكَ)

        İbn Fâris, "e-h-v" kökünün "iki şey arasındaki uyum, denklik, ortaklık ve kan bağı" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kardeş (ah) kavramının sadece nesep yakınlığını değil; aynı davayı omuzlayan, aynı tehlikeyi göğüsleyen ve aralarında sarsılmaz bir güven bulunan eşsiz bir dayanışma unsuru olduğunu söyler. İlahi irade, Musa'nın pazusunu (adudeke) meçhul veya yabancı bir güçle değil, onun en güvendiği, dilini ve kalbini en iyi bilen "kardeşiyle" tahkim ederek o psikolojik güvenliği en üst düzeye çıkarmıştır.

        Nec'alü (وَنَجْعَلُ)

        İbn Fâris, "c-a-l" kökünün "bir şeyi bir halden başka bir hale koymak, dönüştürmek, bir işe atamak ve kılmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ce'l" eylemini, yoktan var etmekten (halk) ziyade, halihazırda var olan bir şeye (burada Musa ve Harun'a) yeni bir vasıf, güç, yasa veya ontolojik statü vermek, onları o yeni statüyle donatmak olarak açıklar. Allah, iki kardeşe o zorlu Mısır yolculuğunda tamamen yeni ve yenilmez bir statü (sultan) atamaktadır.

        Sultânen (سُلْطَانًا)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "s-l-t" kökünün "kahr, galebe çalmak, keskinlik, bir şeyin üzerine musallat olmak ve mutlak otorite kurmak" manalarına geldiğini belirtir. Karanlığı yırtıp aydınlatan zeytinyağına (selît) bu ismin verilmesi, onun karanlığa galip gelip hakimiyet kurmasındandır.

        Râgıb el-İsfahânî, sultan kavramının Kur'an'da iki temel anlama geldiğini söyler: Birincisi, akılları ikna eden, itiraz edilmesi imkansız aydınlatıcı ve kesin delil (burhan); ikincisi ise karşı konulamaz siyasi veya fiziksel kudret/otorite. Ayette bu iki anlam iç içe geçmiştir.

        Arthur Jeffery, kelimenin kökeninin Aramice ve Süryanicedeki "şultânâ" (iktidar, hakimiyet, hükümdarlık) kelimesine dayandığını ve Geç Antik Çağ'ın politik teolojisinde mutlak iktidarı, krallığı temsil ettiğini belirtir.

        Gabriel Said Reynolds, bu kelimenin kıssadaki teo-politik ironisine dikkat çeker. Mısır'da dünyevi, askeri ve siyasi "sultan" (otorite) tamamen Firavun'un elindedir. Ancak Allah, asası ve parlayan eliyle giden o iki silahsız kardeşe (Musa ve Harun'a), Firavun'un o devasa seküler iktidarını ezip geçecek, kendi sahteliğinde boğacak karşı konulamaz bir "ilahi sultan" (otorite ve mucizevi argüman) bahşetmiştir. İki kelimenin (sultanların) Mısır sarayındaki çarpışması mukadderdir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, sultan kelimesinin burada hem aklî/mucizevi bir hüccet (delil) hem de Allah'ın onlara verdiği o muazzam ontolojik "koruma kalkanı" ve "güç" (ikinci anlamı olan otorite) manasını eşzamanlı taşıdığını kaydeder.

        Yesılûne (يَصِلُونَ)

        İbn Fâris, "v-s-l" kökünün temel manasının "bir şeyin diğerine bitişmesi, ulaşması, varması ve aradaki mesafenin kapanarak birleşmesi" olduğunu ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "vüsul" eyleminin hem fiziksel bir temas (yaklaşmak/tutmak) hem de birine kötülük veya eziyet ulaştırmak anlamlarını barındırdığını belirtir. Olumsuzluk edatıyla (felâ yesılûne / asla ulaşamazlar) kullanılması; Firavun ve ordusunun ne kılıçlarıyla ne de bürokrasileriyle Musa ve Harun'a fiziksel bir zarar (kısas/idam) veremeyeceklerini, ilahi kalkanın aralarına aşılmaz bir mesafe koyduğunu garanti eder.

        Âyâtinâ (بِآيَاتِنَا)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "e-y-y" kökünün "bir şeyin aslına, hakikatine veya yönüne açıkça delalet eden işaret, nişane ve alamet" manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "âyet" kelimesini, aklın veya duyuların idrak etmesiyle, insanı o nesnenin arkasındaki asıl gerçeğe (Yaratıcıya) ulaştıran mucizevi, sarsılmaz ve apaçık delil olarak tanımlar. Musa'nın elindeki asa ve göğsünden çıkardığı parlayan el, Firavun'un sihrini ve kibrini parçalayan bu ilahi "işaretlerin" (ayetlerin) ta kendisidir.

        Meni'ttebeakümâ (مَنِ اتَّبَعَكُمَا)

        İbn Fâris, "t-b-a" kökünün "birinin izinden gitmek, ardına düşmek, ona eşlik etmek ve tabi olmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ittibâ" kavramını, sadece fiziksel bir yürüyüş veya bedensel bir takip olarak değil; inançta, eylemde, ahlakta ve hedede bir lidere (peygambere) kayıtsız şartsız uyma, onun ilkelerini benimseme eylemi olarak tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın sosyolojik yapısında ittibâ kavramını analiz eder. Musa ve Harun'un arkasında oluşacak olan o ezilmiş topluluk (İsrailoğulları ve onlara iman edecek Kıptiler), Firavun'un sisteminden körü körüne bir isyanla değil; ilahi ayetlerin aydınlığında, o iki kardeşe bilinçli ve iradi bir şekilde "tabi olarak" (ittibâ) yeni bir ahlaki ve ontolojik cemaat inşa edeceklerdir.

        El-Ğâlibûn (الْغَالِبُونَ)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "ğ-l-b" kökünün "kahr, mutlak üstünlük, bir rakibi alt etmek, ezip geçmek ve zafer kazanmak" manalarına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "ğalebe" eyleminin sıradan bir kazanımı değil, düşmanın veya engelin karşısında itiraz edilemez, ezici ve nihai bir üstünlüğü elde etmeyi anlattığını belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin çoğul ve ism-i fâil (el-ğâlibûn) kalıbında gelmesinin, bu zaferin anlık veya geçici bir başarı değil; değişmez, kalıcı ve tarihe mal olacak kesin bir "galibiyet/üstünlük" statüsü olduğunu kaydeder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi ayetin teo-politik ve psikolojik finali olarak okur. Musa Tuvâ vadisine, Mısır'dan korkarak (havf) kaçan, idam fermanı boynunda asılı, çaresiz ve kekeme bir cinayet zanlısı olarak gelmişti. Ancak Allah, o derin korku halini; ona ve kardeşine (ve onları takip edecek o zayıf kitleye), yeryüzünün en acımasız tanrı-kralına (Firavun'a) karşı en nihayetinde "mutlak galipler" (el-ğâlibûn) olacaklarının o sarsılmaz tarihi, siyasi ve eskatolojik teminatını lügat üzerinden vererek bitirmiştir. Korku bitmiş, galibiyet müjdelenmiştir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X