فَسَقٰى لَهُمَا ثُمَّ تَوَلّٰٓى اِلَى الظِّلِّ فَقَالَ رَبِّ اِنّ۪ي لِمَٓا اَنْزَلْتَ اِلَيَّ مِنْ خَيْرٍ فَق۪يرٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kasas Sûresi, 24. Ayet
Daralt
X
-
"Bunun üzerine Mûsâ, onların hayvanlarını sulayıverdi. Sonra gölgeye çekilip, 'Ey Rabb'im! Bana lütfedeceğin her türlü hayra muhtacım!' diye niyazda bulundu."
Bunun üzerine Mûsâ, onların hayvanlarını sulayıverdi. Sonra gölgeye çekildi. Bu beyan, hayvanların sulandığı kuyunun güneşin vurduğu yerde olduğunu göstermektedir, çünkü onların yerine hayvanları suladığında gölgeye çekildiğini bildirmiştir. Bununla beraber Hz. Mûsanın sebep olmaksızın gölgede oturmasına da işaret vardır.
Ey Rabb'im! Bana lütfedeceğin her türlü hayra muhtacım! diye niyazda bulundu. Denildi ki bu, acıkmaktan dolayı yaptığı bir şikayetidir. Çünkü onun Mısır'dan Medyene doğru yanına azık almaksızın Firavun ve kavminden kaçarak yola çıktığı belirtilir. Bu yol ise sekiz günlük yürüme mesafesindedir. Bunda, kişinin içinde bulunduğu sıkıntı ve belâdan bahsetmesi ve bunu bildirmesinde bir sakınca bulunmadığına dair bir işaret vardır. Zira Mûsâ (a.s.) içinde bulunduğu açlık durumundan bahsetmiştir. Aynı şekilde bir başka âyette bildirildiği üzere meâlen şöyle demiştir: "Gerçekten şu yolculuğumuz yüzünden yorgun düştük" . Bu husus, bu tür sözlerin Allah'tan şikayet etme konumunda olduğunu söyleyenlerin görüşünü reddetmektedir. Şayet böylesi şikayet olsaydı Hz. Mûså bunu söylemez ve bundan bahsetmezdi.
Yorum
-
Fesekâ (فَسَقَى)
İbn Fâris, "Mekâyîsü'l-Luğa" adlı eserinde kelimenin türediği "s-k-y" kökünün temel manasının "insanlara, hayvanlara veya toprağa içecek su vermek, sulamak" olduğunu belirtir. Susuzluğun giderilmesi ve hayata can verilmesi bu kökün merkezindedir.
Râgıb el-İsfahânî, "el-Müfredât"ta "seky" eyleminin karşılıksız bir ihsan ve fiziksel bir yardım olduğunu ifade eder. Ayetin başındaki "fe" (fâ-i ta'kıbiyye) harfi eylemin hızını ve kesintisizliğini gösterir. Musa, kadınların çaresizliğini "Mühim durumunuz nedir?" diye sorup öğrendikten sonra hiçbir tereddüt göstermemiş, araya başka bir eylem veya pazarlık girmeksizin doğrudan "onlar için" (lehümâ) sürüleri sulama (sekâ) eylemini gerçekleştirmiştir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiili Musa'nın ahlaki ve psikolojik portresi üzerinden okur. Kendisi yorgun, aç ve Firavun'un askerlerinden kaçan, can güvenliği olmayan bir mülteci olmasına rağmen; zayıfları (kadınları) gördüğünde eylemsiz kalamamış, o bedensel tükenmişliğine rağmen sürüleri sulayarak (fesekâ) kendi adalet ve merhamet duygusunun gereğini anında yerine getirmiştir.
Tevellâ (تَوَلَّى)
İbn Fâris, kelimenin dayandığı "v-l-y" kökünün "iki şeyin arasında bir boşluk kalmayacak şekilde peş peşe gelmesi, yönelmek, sırt çevirmek ve yakınlık" gibi çok boyutlu anlamlara geldiğini söyler.
Râgıb el-İsfahânî, "tevellî" eyleminin kullanıldığı edata göre anlam değiştirdiğini açıklar. "An" edatıyla kullanıldığında bir şeyden yüz çevirip uzaklaşmak manasına gelirken; bu ayette olduğu gibi "ilâ" edatıyla (tevellâ ilâ) kullanıldığında, bir şeye doğru bütün bedeni ve niyetiyle yönelmek, çekilmek ve oraya sığınmak anlamına gelir. Musa, kalabalığın ve müdahalesinin ardından hemen gölgeye doğru çekilmiştir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin ahlaki ve varoluşsal boyutuna dikkat çeker. Musa'nın yardım ettikten sonra orada bekleyip bir teşekkür, yiyecek veya karşılık talep etmemesi, aksine kendi yalnızlığına, hiçliğine ve köşesine doğru sessizce "çekilmesi" (tevellâ); onun yaptığı iyiliği saf bir "ihsan" makamına yükseltir. Eylem bitmiş, fail kendisini sahneden çekerek muhatabını (kadınları) minnet altında bırakmaktan kaçınmıştır.
ez-Zılli (الظِّلِّ)
İbn Fâris, "z-l-l" kökünün "güneşin ısısından koruyan gölge, devamlılık, himaye ve bir şeyin üzerine örtülmesi" manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "zıll" kelimesinin her türlü fiziksel gölgeyi ifade ettiğini, ancak mecazi olarak huzur, sükunet, ilahi himaye ve korunma anlamlarını da içerdiğini söyler. Çöl coğrafyasında gölge, salt bir serinlik değil, hayatta kalma ve nefes alma alanıdır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel çerçevesinde "gölge" kavramını varoluşsal bir sığınak olarak analiz eder. Musa'nın kavurucu güneşin altındaki o erkek egemen zorba kalabalığın içinden çıkıp "gölgeye" (ez-zılli) sığınması, onun Mısır'dan beri süren o yakıcı korku, yorgunluk ve kaçış sürecinin ardından bedensel ve ruhsal olarak tam bir teslimiyet ve sükunet alanına (ilahi himayeye) geçişinin mekansal sembolüdür.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi kurgusundaki fiziksel ve psikolojik tezatları incelerken, Medyen'in o yakıcı güneşi, kaba çobanları ve hengamesi ile Musa'nın çekildiği bu ıssız, serin ve sessiz "gölge" arasındaki tezada dikkat çeker. Bu gölge, Musa'nın Rabbiyle baş başa kaldığı, zırhlarını çıkardığı ve en derin acziyetini dile getirdiği o psikolojik inziva mekanıdır.
Rabbi (رَبِّ)
İbn Fâris, "r-b-b" kökünün "bir şeyi ıslah etmek, koruyup gözetmek, ona malik olmak ve terbiye etmek" anlamlarına geldiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "Rabb" isminin bir varlığı ilk halinden alıp, onu dış tehlikelerden koruyarak aşama aşama olgunluğa (kemale) ulaştırmak manası taşıdığını belirtir. Musa'nın, gölgeye çekilir çekilmez ilk kelimesi olarak bu ismi seçmesi; kendisini bebekken Nil'den, gençken cinayet sonrası Mısır'dan ve şimdi de bu meçhul çölden sağ salim çıkaran o yegane "koruyucu ve terbiye edici" güce, mutlak bir aidiyetle seslenmesidir.
Arthur Jeffery, kelimenin saf Arapça kökenli olmadığını, İslam öncesi dönemde Aramice veya Süryanice "Rabbâ" (Efendi, İlah) kelimesinden Arap dini terminolojisine geçtiğini belirtir. Bu hitap, kulun yaratıcısına acziyetini bildirdiği en kadim formdur.
Gabriel Said Reynolds, "Rabb" hitabını Geç Antik Çağ'ın dini literatüründeki "peygamberlerin münacatı" bağlamında değerlendirir. Fiziksel dünyada hiçbir sığınağı ve hamisi kalmayan seçilmiş kişinin (Musa'nın), varlığın mutlak ve yegane Efendisine (Rabb) yönelttiği o doğrudan ve vasıtasız yakarış arketipidir.
Enzelte (أَنزَلْتَ)
İbn Fâris, kelimenin dayandığı "n-z-l" kökünün "yukarıda olan bir şeyin aşağıya düşmesi, yüksek bir yerden aşağıya inmek veya indirmek" manasına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "inzâl" eyleminin, ilahi bir lütfun, rızkın veya vahyin Allah katından (yüce bir makamdan) kula (aşağıya) ulaştırılması olduğunu açıklar. Musa, kendi çabasıyla hiçbir şey elde edemeyeceğini kabul ederek, iyiliğin ve rızkın yatay düzlemden (insanlardan) değil, dikey düzlemden (yukarıdan/Allah'tan) inmesini talep etmektedir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın teolojik mekan tasavvurunda "inzâl" kelimesinin dikey inayet çizgisini temsil ettiğini belirtir. Musa şu an yeryüzünde, bir ağaç gölgesinde en dipte, en aşağı konumdadır; her türlü güvenlik ve statüden soyutlanmıştır. Bu nedenle o, kurtuluşun ancak en yüksekten (müteal olandan) "aşağıya/kendisine doğru" inmesiyle (enzelte) mümkün olacağının şuurundadır.
Hayrin (خَيْرٍ)
İbn Fâris, "h-y-r" kökünün "kendisine meyledilen, tercih edilen, seçilen, faydalı ve üstün olan şey" manasına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, hayır kavramını "akıl, adalet, fazilet ve zenginlik gibi bütün insanların fıtraten arzu ettiği ve fayda gördüğü şeyler" olarak tanımlar. Ayette bu kelimenin "min hayrin" (herhangi bir hayır/iyilik) şeklinde belirsiz (nekra) ve genel kullanılması, Musa'nın talebinin büyüklüğünü ve sınır tanımazlığını gösterir. Bu "hayır"; yiyecek bir lokma ekmek, başını sokacak bir ev, can güvenliği, eş veya içsel bir sükunet olabilir. Musa ihtiyacını kategorize etmemiş, Allah'tan gelecek her türlü iyiliğe talip olduğunu ifade etmiştir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, hayır kelimesinin maddi rızık, nimet, güvenlik ve manevi bereket anlamlarını barındırdığını teyit eder. Çölde aç ve yalnız olan Musa'nın dilindeki "hayır", öncelikle hayatta kalmasını sağlayacak temel yaşamsal güvencelerin tamamını kapsar.
Fakîr (فَقِيرٌ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "f-k-r" kökünün Arapçadaki muazzam lügat anlamına dikkat çeker. "Fekâr", omurga ve sırt kemikleri demektir. Bir insana "fakir" denmesinin sebebi, yoksulluğun, çaresizliğin ve ihtiyacın onun adeta "belini kırması, omurgasını çökertmesi ve bel kemiğini çatlatmasıdır".
Râgıb el-İsfahânî, "fakr" kavramını insanın ontolojik (varoluşsal) ihtiyacı olarak tanımlar. İnsanın her daim Allah'a muhtaç olması hali "mutlak fakr"dır. Musa'nın "Ben fakirim" demesi, sadece cebinde parası olmayan bir yoksulluk itirafı değil; her şeyini yitirmiş, tüm dünyevi bağları kopmuş ve hayat karşısında "beli bükülmüş" bir çaresizliğin ilanıdır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik yapısında fakr kavramını, kibrin (istiğna/kendine yeterlilik) tam zıddı olarak konumlandırır. Firavun sistemi "istiğna" (kimseye muhtaç olmama ve ilahlık) üzerine kuruluyken; Musa, peygamberliğe giden yolun ilk durağında, insanın en çıplak gerçeği olan "mutlak fakr" (Allah'a sonsuz muhtaçlık) makamına ulaşmıştır. O, varoluşsal hiçliğini idrak etmiştir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin kıssa içindeki diyalektik ve trajik kontrastını analiz eder. Musa, ayetin başında o zorba çobanların arasından sıyrılıp ağır kuyu taşını kaldıracak, sürüleri sulayacak (sekâ) kadar muazzam bir "bedensel güce" (eşüdd) sahiptir. Ancak aynı Musa, gölgeye çekildiğinde Allah'a karşı "beli kırılmış, aciz ve muhtaç" (fakîr) olduğunu itiraf eder. Fiziksel gücün zirvesi ile ontolojik muhtaçlığın (fakrın) bu muazzam tezadı, peygamberane bir kulluk şuurunun lügatteki en estetik yansımasıdır.
Yorum
Yorum