Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kasas Sûresi, 11. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kasas Sûresi, 11. Ayet

    وَقَالَتْ لِاُخْتِه۪ قُصّ۪يهِۘ فَبَصُرَتْ بِه۪ عَنْ جُنُبٍ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vekâlet li-uḣtihi kussîh(i)(s) febesurat bihi ‘an cunubin vehum lâ yeş’urûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Annesi, Mûsa'nın ablasına, 'Onu izle' dedi. O da ötekiler farkına varmadan uzaktan kardeşini gözetledi."

      Annesi onu izle dedi. Yani izini takip et! O da kardeşini, uzaktan gözetledi. Denildi ki uzaktan, yani ondan uzakta onun izini takip ediyordu. Bazıları şöyle dedi: "Cünüb (جنب) kelimesi, insanın görme duyusunun uzak yerlere yükselmesidir. "O, filanın cenbindedir" demek ona yakın yerde bulunmaktadır demektir. Bu, insanlar açısından bilinen ve onlarda var olan bir husustur. Bu beyanla ilgili bazıları şöyle demiştir: Onu uzaktan gözetledi sözü "yabancı imiş gibi ilgi göstermeyerek etrafında yürüdü" demektir.

      Ötekiler farkına varmadan. Yani bu kadının onu gözetlediği veya ona baktığı ve koruduğunun farkında değillerdi. Yahut onlar kendi helâklerinin onun eliyle olacağının farkında değillerdi. "Besurtü" (بَصُرْتُ) ve ebsart" (أبصرتُ) kelimeleri aynıdır. "An cünübin" (عن جنب) ifadesi uzak bir yerden anlamına gelir. Cevanib (جوانب) çoğuludur. Şöyle denir: "recülün cünübün" (رجل جنب) ve "kavmun ecnâbun (قوم أجناب) canibun (جانب), ecnabun (أجنب), "ecnebiyyun" (أجنبي) ve "ecanibun (أجانب) yani yabancı. Bunların tamamı uzaklaşmaktan (ictinab) gelmektedir. Bu, Ebû Avsece ve İbn Kuteybe'nin görüşüdür.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâlet (وَقَالَتْ)

        İbn Fâris, "Mekâyîsü'l-Luğa" adlı eserinde kelimenin dayandığı "k-v-l" kökünün temel anlamının "düşünülen bir manayı sesli olarak ifade etmek, söz söylemek ve dile getirmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "el-Müfredât"ta kavl (söz) kavramının, bir inancı veya isteği karşı tarafa aktaran her türlü ifade biçimini kapsadığını söyler. Ayetteki bağlamıyla bu fiil, çocuğunu nehre bıraktıktan sonra kalbi yerinden fırlayacak gibi olan (fuad) bir annenin, sükunetini (kalb) geri kazandıktan sonra kızıyla kurduğu o ilk stratejik iletişimi ve ona verdiği somut talimatı ifade eder.

        Uhtihî (لِأُخْتِهِ)

        İbn Fâris, "e-h-v" kökünün "iki şey arasındaki uyum, denklik, benzerlik ve ortaklık" anlamına geldiğini belirtir. Aynı anne-babadan gelenlere bu ismin verilmesinin sebebi, aralarındaki nesep ve kan ortaklığıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, kardeş (uht) kelimesinin sadece biyolojik bir bağı değil, aynı zamanda dostluk, sırdaşlık ve güven ilişkisini de barındırdığını ifade eder. Ayette Musa'nın annesinin, bu son derece tehlikeli ve gizlilik gerektiren takip görevi için başkasını değil de doğrudan "kız kardeşini" seçmesi, ailenin aralarındaki o güven ve sadakat ağına dayandığını gösterir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap toplumunda "uht" kelimesinin aile hiyerarşisindeki yerine değinerek, bu ayette ablanın üstlendiği rolün sadece pasif bir izleyici olmak değil, ailenin varoluşsal krizinde aktif bir kurtarıcı ve arabulucu (ileriki ayetlerde sütanne bulması) misyonu taşıdığını kaydeder.

        Kussîh (قُصِّيهِ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "k-s-s" kökünün Arapçada çok temel iki manaya geldiğini belirtir. Birincisi "bir şeyi kesmek, makaslamak", ikincisi ise "birinin izini adım adım takip etmek, ardına düşmek" (kassa eserahü).

        Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin etimolojik gelişimini muazzam bir şekilde detaylandırır. Ona göre birinin fiziksel ayak izlerini sırasıyla ve dikkatlice takip etme eylemine "kıssa" denir. Zamanla bu fiziksel eylem mecazi bir anlama evrilmiş ve geçmiş olayları sırasıyla, kopukluk olmadan, iz sürer gibi anlatma eylemine de "kıssa/kasas" adı verilmiştir. Sûrenin ismine de ilham veren bu kök, ayette tamamen orijinal ve fiziksel lügat anlamıyla, annenin kızına verdiği "Onun (sepetin) izini nehir boyunca adım adım, gözden kaçırmadan takip et" emri olarak kullanılmıştır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "Kasas" maddesinde kelimenin bu ayetteki kullanımına özellikle dikkat çeker. Kıssa anlatıcılığının (kassâs) lügat kökeninin, bu ayetteki ablanın bebeği nehir kıyısından iz sürmesi eylemine dayandığını belirtir. Yani tarihsel bir olayın izini sürmekle, fiziksel bir nesnenin izini sürmek aynı kelimede buluşmuştur.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki karşılığını istihbari bir eylem olarak analiz eder. Annenin emri basit bir "arkasından bak" demek değildir. Bu, Firavun'un askerlerinin cirit attığı bir bölgede, dikkat çekmeden, profesyonel bir hafiyelik ve "iz sürme/takip" (kussî) operasyonudur.

        Besurat (فَبَصُرَتْ)

        İbn Fâris, "b-s-r" kökünün temel manasının "bir şeyi bilmek, açıkça görmek, idrak etmek ve aydınlanmak" olduğunu ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, bu fiili sıradan bir görme eylemi olan "rü'yet" veya "nazar" kavramlarından kesin çizgilerle ayırır. Ona göre "basar", sadece göz organıyla fiziki cisme çarpan ışığı algılamak değil; aynı zamanda zihnin, aklın ve bilincin o nesneye odaklanması, ne olup bittiğini tam olarak kavraması (basîret) durumudur.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın kelime seçimi ve edebi tasvir gücü bağlamında bu fiilin tercih edilmesini inceler. Kız kardeş, nehirdeki sepeti sadece tesadüfen "görmemiş" (raet); annesinin verdiği stratejik takip emrine binaen onu bilinçli bir şekilde, tüm dikkatini vererek, akıbetinin ne olacağını pür dikkat "gözlemlemiştir" (besurat). Eylem, sıradan bir bakışı değil, aktif ve teyakkuz halinde bir taramayı ifade eder.

        Cünubin (جُنُبٍ)

        İbn Fâris, "c-n-b" kökünün sözlükte "bir şeyin yan tarafı, kıyısı, uzağı ve merkezden kopuk olma hali" anlamlarına geldiğini belirtir. Yabancıya "ecnebi", bir şeyden uzak durmaya da "ictinab" denmesi bu yüzdendir.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin fiziksel mesafe ve yön bildiren lügat manasına dikkat çekerek, "an cünubin" ifadesinin "yan taraftan, kıyıdan, belli bir mesafeden ve dolaylı olarak" anlamına geldiğini söyler. Ayette kız kardeşin sepeti tam arkasından ve açıktan değil; şüphe çekmemek adına nehrin yan tarafından (kıyısından), uzaktan ve adeta o sepetle hiçbir ilgisi yokmuş gibi davranarak takip ettiğini gösteren harika bir mekansal/psikolojik tasvirdir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Arapçada "uzaklık ve yan" manalarını teyit eder. Kız kardeşin uyguladığı bu "uzaktan takip" stratejisi, Firavun'un istihbaratına karşı ailenin aldığı tedbiri ve uyguladığı başarılı kamufle yöntemini lügat üzerinden resmeder.

        Yeş'urûn (يَشْعُرُونَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökünün "ş-a-r" olduğunu ve temel anlamının "kıl, saç" olduğunu belirtir. İnsanın bir şeyi kıl inceliğinde fark etmesi, yüzeysel olmayan en ince detayları sezmesi ve derin bir farkındalığa ulaşması eylemine bu kökten hareketle "şuur" denilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, şuur kavramını, dış duyulardan ziyade içsel bir kavrayış ve görünmeyeni sezme yetisi olarak tanımlar. Ayette bu kelimenin olumsuz yapıyla (lâ yeş'urûn) Firavun'un adamlarına (veya çevredeki insanlara) yönelik kullanılması; onların nehir kıyısında yürüyen bu genç kızın aslında nehirdeki o meçhul bebekle kan bağı olduğunu, büyük bir planın işlediğini kıl payı bile sezemediklerini ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimi analizlerinde "şuur" kelimesini kâfirlerin ve gafil olanların epistemolojik körlüğünü anlatan temel bir terim olarak ele alır. Firavun sistemi yeryüzündeki en güçlü istihbarat ve askeri ağa (cünûd) sahip olsa da; ilahi planın hemen yanı başlarında, sıradan bir genç kızın adımlarıyla işlediğini fark edecek o derin idrakten (şuurdan) tamamen yoksundur. Onlar sadece gördüklerini sanmakta, hakikati ise sezememektedirler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X