Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kalem Sûresi, 42. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kalem Sûresi, 42. Ayet

    يَوْمَ يُكْشَفُ عَنْ سَاقٍ وَيُدْعَوْنَ اِلَى السُّجُودِ فَلَا يَسْتَط۪يعُونَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yevme yukşefu ‘an sâkin ve yud’avne ilâ-ssucûdi felâ yestatî’ûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "İş ciddileşip paçalar sıvandığı gün, secdeye çağrılırlar ama bunu yapamazlar."

      Paçalar sıvandığı gün. Yani, korku ve şiddetle tehdit edilen gün açığa çıktığı gün. Âyet metninde geçen “es-sak (السَّاق)” kelimesi şiddet anlamındadır. Bu kelimeye “es-sâk” denilmesi, insanların şiddetlerinin bacaklarında belirmesi dolayısıyladır. Çünkü yükleri onlarla taşırlar. Bu nedenle yüce Allah “bacak” anlamındaki “sâk (سَاق)” kelimesini zikretmiş bununla kinâye yoluyla “şiddet”i kastetmiştir. Şöyle bir açıklama da yapılmıştır: İnsanlar bir sıkıntı ve belâya mâruz kaldıklarında paçalarını sıvarlar. Dolayısıyla Cenâb- Hak, bacakları zikretmiş kinâye yoluyla şiddeti kastetmiştir. Yoksa bacak kelimesiyle, gerçek bacak kastedilmemiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Secdeye Çağrılmanın Anlamı

      Secdeye çağrılırlar. Buradaki davet, yaşadıkları halin davet etmesi olabileceği gibi emir daveti de olabilir. Yaşanan halin daveti şöyle olur: İnsanların başlarına şiddetli bir durum geldiğinde ve daraldıklarında korkup secdeye kapanmak gibi bir âdetleri vardır. Onların başına gelen hal ve şiddetin de bu şekilde onları secdeye davet etmesi mümkündür. Secdeye yönelirler ama yapamazlar. Buna göre “Secdeye çağrılırlar” meâlindeki ifade, içerisinde bulundukları hal, onları secdeye davet eder şeklinde olur ki halin daveti budur. Secde etmelerinin emredilmesi ve bu şekilde imtihan edilmeleri de mümkündür. Şayet yorum, davetin emir daveti olduğu şeklinde yapılırsa bunun kıyamet günü gerçekleşmesi muhtemeldir. Ölüm anında olması da mümkündür. Şayet halin daveti ise bu, ölüm anındadır.

      Ayrıca secdenin emredilmesi iki şekilde olabilir: Biri gerçekten bu fiilin kendisi olabilir. Diğeri ise teslim olma ve boyun eğme şeklinde olabilir. Kur'ânda zikredilen ve bizzat secdenin kastedildiği her secde âyetinin okunmasında secde etmek vacip değildir. Teslim olma ve boyun eğme kastedilen her secde âyetinde ise secde etmek vaciptir. Şayet secde kâfirler hakkında kullanılıyorsa, bu inanç açısından boyun eğme anlamında olup, secde fiilinin kendisi kastedilmez. Müslümanlara gelince, onlar inanç itibariyle teslim olduklarından onların fiil yönünden teslim olmaları gerekir. Söz konusu durumun, şiddet ve korkular bizzat müşahede edilince Allah'a teslim olma ve boyun eğme anlamına gelmesi de mümkündür ki bu anda boyun eğmeleri kabul edilmeyecektir. Çünkü orası imtihan yurdu değil, amellere karşılık verme yurdudur.

      İkincisine gelince secde, nefsi istenilen doğrultuda itaat ederek feda etmektir. Kişi ölüme yaklaştığında ise nefsini feda etmesi değil, ruhunu vermesi istenir. Şayet Allah'ı inkâr etmiş ise çekilip alındığı takdirde gideceği yerin azap olduğunu bildiğinden, ruhunu vermek zor ve sıkıntılı olur. Bunu kesinlikle istemez. Tıpkı Resûlullah'ın (a.s.) şöyle buyurduğu gibi “Kim Allah'la karşılaşmaktan hoşlanmazsa Allah da onunla karşılaşmak istemez; kim de Allah'la karşılaşmak isterse Allah da onunla karşılaşmak ister”. Resûlullah'a (a.s.) bu durum sorulduğunda “Bu, ölüm anındadır” cevabını vermiştir”. Kişi ölümden sonra başına gelecek olan ve hoşlanmadığı şeyleri görünce ruhunun alınmasını istemez. Şayet “secdeye çağrılırlar” meâlindeki beyan, ölüm anında ise “ama bunu yapamazlar” anlamındaki beyan da bu anlamda olur. Mümin ise kendisi için hazırlanan ikramları görünce, bu ikramlara ulaşmak için ruhunun süratli bir şekilde alınmasını ister. Şayet söz konusu emir, dirilmeden sonra verilecekse ve secdeden de gerçek anlamda secde kastediliyorsa, dünyada iken secde ile imtihan edilmeleri Allah'a ulaşacak bir menfaat veya O'nun bir ihtiyacı olduğu için değil, kendileri için olduğunu hatırlatmak amacına mâtuftur. Zira imtihan, Allah'ın erişeceği bir menfaat için olsaydı kıyâmette secde etmelerine engel olunmazdı. En doğrusunu Allah bilir.

      Kelâmcıların çoğu şöyle demişlerdir: Allah Teâlânın dirilmeden sonra onları secde ile imtihan etmesi mümkün değildir. Çünkü orası imtihan yurdu değildir. Secde emri, azarlama anlamına gelir. Câfer b. Harb da emrin, bu şekilde azarlama anlamında olduğunu iddia etmiştir. Bir kimse zengin olup malı elinden gittiğinde ve zengin iken zekâtını vermemiş, haccını yapmamış ise “Şimdi haccını yap ve şimdi zekâtını ver!” denilir. Bununla onun söz konusu fiili yapması kastedilmez, hatırlatma ve azarlama kastedilir. Kelâmcıların bu söyledikleri mümkün olabilir. Bizim zikrettiğimiz şekillerde de secde ile imtihan edilmeleri mümkündür. Bu da imtihan edilenlere, secdelerinin menfaatinin Cenâb-ı Hakka değil, kendilerine döneceğinin gösterilmesidir.

      Azîz ve Celîl olan Allah'ın ama bunu yapamazlar meâlindeki beyanın, hal ve sebeplere güç yetirme anlamındaki istitâatın bulunmamasına ilişkin olması mümkündür. Ya da başlarına gelen meşguliyet ve korkudan dolayı bunu yapamamaları anlamında da olabilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yevm (يَوْمَ)

        İbn Fâris bu kelimenin kökeni olan y-v-m kökünün temel etimolojik anlamının, güneşin doğuşundan batışına kadar geçen süreyi veya mutlak bir zaman dilimini ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî kelimenin sadece 24 saatlik bir zaman birimini değil, aynı zamanda büyük olayların meydana geldiği, hükmün verildiği ve dönüm noktası teşkil eden her türlü "vakit" ve "çağ" için kullanıldığını açıklar; bu ayette ise Kıyamet gününün dehşetli ve belirleyici anını nitelediğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk bu kelimenin ayetteki işlevinin, muhatapların dünyevi planlarının son bulduğu, tüm gerçeklerin çıplaklığıyla ortaya çıktığı o nihai ve kaçınılmaz zaman dilimine dikkat çekmek olduğunu aktarır.

        Yukşefu (يُكْشَفُ)

        İbn Fâris bu fiilin türediği k-ş-f kökünün temel etimolojik manasının, bir şeyin üzerindeki örtüyü kaldırmak, gizli olanı açığa çıkarmak ve kapalılığı gidermek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî kökün bir şeyi aslıyla ortaya koyma işlevine dikkat çekerek, ayetteki edilgen formun, o gün insan iradesi dışında tüm hakikatlerin, niyetlerin ve hatta ilahi kudretin bir veçhesinin sarsıcı bir biçimde zahir olacağını ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu bu kelimenin Kur'an'ın eskatolojik sahnelerinde merkezi bir rol oynadığını, dünyada perdeli olan hakikatlerin o gün "keşfedilerek" (açılarak) insanın tüm kaçış yollarını kapattığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk bu fiilin ayetteki kullanımıyla ilgili olarak, geleneksel tefsirdeki "paçaların sıvanması" deyimiyle bağlantılı bir açılmayı simgelediğini, yani işin ciddiyetinin ve dehşetinin en üst seviyede görünür hale gelmesini nitelediğini aktarır.

        Sâk (سَاقٍ)

        İbn Fâris bu kelimenin dayandığı s-v-k kökünün temel etimolojik anlamının, bir şeyi yürütmek, sevk etmek ve gövde üzerinde durmak olduğunu; sözlükte insanın bacağının dizden aşağı kısmına veya ağacın gövdesine bu ismin verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî kelimenin semantik derinliğine işaret ederek, Arap dilinde "sâkın açılması" (kashf al-saq) ifadesinin bir deyim olduğunu, savaşın kızışması, işlerin zorlaşması ve dehşetin doruk noktasına ulaşması durumlarını nitelediğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk bu kelime üzerine yaptığı detaylı analizde, bazı selef alimlerinin bunu ilahi bir sıfat gibi (Allah'ın bacağı) anlama eğilimine karşı çıkarak, dilbilimsel açıdan bunun mutlak bir "zorluk" ve "dehşet" mecazı olduğunu; Arapların en çetin anlarda "savaş sâkı üzerinde durdu" dediklerini hatırlatarak, ayetteki mananın Kıyamet'in en şiddetli safhasının başlaması olduğunu vurgular. Toshihiko Izutsu bu kavramın Kur'an'ın dramatik anlatımında, muhatabın sarsıldığı o en kritik anı sembolize ettiğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç ise sâk kelimesinin varoluşsal bir direnç noktasını temsil ettiğini, o gün bu direncin kırılacağını ve her şeyin ilahi irade karşısında çıplak kalacağını belirtir. Gabriel Said Reynolds bu ifadenin antik Ortadoğu edebiyatındaki benzer güç ve otorite sembolleriyle karşılaştırmalı bir analizini yaparak, metnin muhatap üzerinde yarattığı o derin otorite sarsıntısına dikkat çeker.

        Yud'avna (وَيُدْعَوْنَ)

        İbn Fâris kelimenin türediği d-a-v kökünün temel etimolojik anlamının, birine seslenmek, onu çağırmak ve bir şeyi talep etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî bu eylemin bir huzura kabul veya bir emrin ifası için yapılan mutlak bir çağrı olduğunu açıklayarak, ayette muhatapların artık kendi iradeleriyle değil, ilahi bir emirle sücuda (secdeye) davet edileceklerini nitelediğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk fiilin edilgen yapısının, o gün artık sahte tanrıların ve aristokratik kibirlerin yerini mutlak bir boyun eğme çağrısının aldığını, insanların kaçamayacakları bir "hesaba çekilme" davetiyle yüz yüze olduklarını aktarır.

        Sücûd (السُّجُودِ)

        İbn Fâris bu kelimenin dayandığı s-c-d kökünün temel etimolojik manasının, boyun eğmek, alçalmak, mütevazı olmak ve birinin huzurunda yere kapanmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî "sücûd"un insanın varoluşsal olarak sergileyebileceği en ileri teslimiyet biçimi olduğunu, bu ayette ise dünyada kibirlerinden dolayı secde etmeyenlerin o gün bu eyleme zorlanacaklarını veya buna davet edileceklerini açıklar. Toshihiko Izutsu secde kavramının İslam'ın temel ahlaki yapısını (İslam ve iman) temsil eden sembolik bir eylem olduğunu, Kıyamet sahasındaki bu çağrının, dünyadaki inkârın uhrevi bir yüzleşmeye dönüşmesi anlamına geldiğini vurgular.

        Yestetî'ûn (يَسْتَطِيعُونَ)

        İbn Fâris bu fiilin kökeni olan t-v-a kökünün temel etimolojik anlamının, boyun eğmek, bir şeye gücü yetmek ve bir eylemi kolaylıkla yerine getirebilmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî istitaat (güç yetirme) kavramının hem fiziksel imkanı hem de iradi kararlılığı kapsadığını, ayetin sonunda gelen bu ifadenin, münafıkların ve müşriklerin o gün secde etmek isteseler bile sırtlarının (omurgalarının) buna izin vermeyeceği, yani bu yeteneği bütünüyle yitirecekleri yönündeki trajik durumu nitelediğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk bu kelimenin ayetteki işlevinin, dünyada secde etme imkanı varken bunu reddedenlerin, o dehşet gününde bu eylemi gerçekleştirmekten "yoksun" bırakılacaklarını; böylece fiziksel acizlik ile manevi hüsranın birleştiği o korkunç sonu tescillediğini ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X