اِلٰى رَبِّهَا نَاظِرَةٌۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kıyamet Sûresi, 23. Ayet
Daralt
X
-
22-23. "Oysa o gün bir kısım yüzler Rab'lerine bakarak mutlulukla parıldayacaktır."
24-25. "Bir kısım yüzler ise o gün insanın belini kıracak bir felâketi sezerek sararıp salacaktır."
Oysa o gün bir kısım yüzler Rab’lerine bakarak mutlulukla parıldayacaktır; bir kısım yüzler ise o gün sararıp solacaktır. Bu İlâhî beyan, Allah’a itaate bağlı kalan, dirilmeye ve hesaba iman edenlerin akıbetleriyle O’na itaat etmekten yüz çevirenlerin sonlarının nasıl olacağını haber vermektedir. O gün bir kısım yüzler mutlulukla parıldayacaktır cümlesiyle bizzat yüzlerin kendilerinin kastedilmiş olması mümkündür. “Yüzler” anlamındaki “vucûh” (وُجُوهٌ) kelimesi belirtilerek kinâye yoluyla kişilerin kastedilmiş olmaları da mümkündür. Bu kelimeyle bizzat yüzlerin değil de kişilerin kastedilmiş olduğunu gösteren delil ise Bir kısım yüzler ise o gün insanın belini kıracak bir felâketi sezerek sararıp solacaktır cümlesidir. Yüzler böyle bir zanda bulunmaz ve bunu bilmez. Dolayısıyla “yüz” kelimesinin kinâye olarak belirtildiği ve bizzat yüzlerin kastedilmediği ortaya çıkmış oldu. Bu tevil [daha sağlam, birinci tevil ise] lafzın zâhirine daha münasiptir. “Yüz” kelimesinin kullanılıp kinâye yoluyla “zat” mânasının kastedilmesi uygundur. Çünkü insan zatı bir şeyin tadını aldığı ve arzusuna eriştiği zaman bunun sevinci yüzünde ortaya çıkar. Kişinin zatı, bir şeyden dolayı üzüntü duyar ve hüzünlenirse bunun izi de yüzünde zuhur eder. Dolayısıyla Oysa o gün bir kısım yüzler Rab’lerine bakarak mutlulukla parıldayacaktır meâlindeki âyet, onların son derece sevinçli hallerini anlatmaktadır. Kendilerine bahşedilen ikramlarla sevinmişler ve bundan dolayı yüzleri parıldamıştır. Onların ikramlara nail oldukları ve çeşit çeşit lezzetlere ulaştıkları sabit olduğuna göre Rab’lerine bakarak cümlesi gerçek mânada bakmak diye tefsir edildiği takdirde yerinde olur. Bu da Allah Teâlâ’nın görüleceğine (ruyetullah) dair görüşü kanıtlar. İkinci olarak, halkının huzuruna çıkmamayı âdet haline getirmiş olan krallar, bir kişiyi kendilerine yakın konuma getirdiği zaman ona gözükürler. Kralın gözükmeme prensibini o kişi açısından bir yana bırakması, yakın konuma getirdiği kişiye yaptığı başka ikramlardan daha tercihe şâyandır. Allah Teâlâ’nın dostlarını kendisine bakmakla onurlandırması ve bunu lütfederek ikramda bulunması da mümkündür.
Rab’lerine bakarak cümlesinin bazı müfessirlerin dediği gibi sevap beklemek anlamına gelmesi de mümkündür. Kullar yüzlerinin parıldamasıyla anlatıldıkları zaman [Rab’lerinin katından -eğer verilirse- gelecek] ikramları ve hediyeleri beklerler. Bu ikram ve hediyelerden sonra kendilerine henüz gelmemiş olan başka lütuf ve armağanlar bulunması da mümkündür. Görmez misin ki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Bir kısım yüzler ise o gün insanın belini kıracak bir felâketi sezerek sararıp solacaktır. Âyetin metninde geçen “bâsira” (بَاسِرَةٌ) kelimesinin türediği “büsûr” (بُسُور) sözcüğü değişim hallerinin belirtilmesi sırasında kullanılır. Kelimenin aslında “hoşlanmama” mânası vardır. Onlar başlarına gelecek azabın kesin olduğunu bildikleri zaman yüzleri değişir ve bundan hoşlanmazlar. Onların bu zannı da başlarına inecek olan azabı görmeleriyle olur. Âyetin metninde geçen “zann”ın kesin bilgi anlamında değil de zan mânasında olması mümkündür. Çünkü onlar azabı bizzat müşahede ettikleri zaman başlarına geleceğine kesin olarak inanırlar. Dolayısıyla “insanın belini kıracak bir felâketi sezerek” cümlesinin bizzat azap mânasına göre yorumlanması isabetli olmaktadır. Cennetlikler yüksek derecelere ve büyük ikramlara erişmişlerdir. Çünkü yüzlerinin parıldayacağı ifade edilmektedir. Dolayısıyla Rab’lerine bakarak cümlesinin başka ikramlara değil de bizzat Allah Teâlâ’yı görme (rü’yetullab) şeklinde tefsir edilmesi isabetli olmaktadır.
[Yukarıdaki yaklaşıma verilecek ikinci cevap şudur:] Allah Teâlâ’yı görmek (rü’yetullab) ikramların en âlâsı ve en yücesidir. Cezayı hak edenler ikramlara erişmemişlerdir o zaman onun yücesini nasıl bekler! Cennetlikler ise saymakla bitmez nimetlere ve ikramlara erişmişlerdir. Dolayısıyla yüce Allah’ı görme nimetine de erişebilirler.
Allah Teâlâ’nın Görülmesi
Esasen Allah Teâlâ’nın zatına bakmanın gerçekleşeceği haberi dışında (başka konularda) dili geçmiş zaman kipiyle “ve lemmâ câe” (وَلَمَّا جَاءَ), yani “geldiğinde” meâlindeki beyanda olduğu üzere O’nun görüleceği görüşü, bize göre vaciptir ve O’na bakılacak olması dinen mevcut bir bilgidir. Hz. Peygamber (a.s.) şöyle haber vermişlerdir: “Kıyâmet günü on dördüncü gece ayı gördüğünüz gibi Rabb’inizi göreceksiniz. O’nu görmekte üst üste sıkışıp bir birinizin üzerine yığılmayacaksınız”. Tevhit âlimleri Allah Teâlâ’nın görüleceğine dair gelen haberlerin sahih olduğunda ihtilaf etmemişlerdir. Fakat Cenâb-ı Hakk’ın gözle görülmeyeceğini söyleyenler görülme ile ilgili haberleri “bilgi” mânasında yorumlamışlardır. Oysa bu yorum, iki açıdan doğru değildir: Birincisi; görme müjdesi cennetliklere mahsus olarak belirtilmiştir. “Görme’den maksat “bilgi” olsaydı bunun cennetliklere mahsus olma özelliği ortadan kalkardı. Çünkü söz konusu “bilgi” hem cennetlikler ve hem de cehennemlikler tarafından edinilecektir. Ve çünkü herkes, âhirette vesvese ve şüphe taşımayan bir bilgiyle Allah’ı bilmekte birleşecektir. Vesvese ve şüphenin bulaşmadığı bir bilgi, delillere dayanarak akıl yürütme ile elde edilen bir bilgi değil, ayan beyan görme ve müşahede ile elde edilen bir bilgidir. Çünkü alâmetler, bunları görenlere hakiki bilgiyi vermez. Görmez misin ki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Eğer (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, Allah dilemedikçe yine de inanacak değillerdi”. Cenâb-ı Hakk’ın bu beyanında bahsettiği bilgi, zorunlu bilgidir. Fakat böyle bir bilgi onları iman etmeye sevk etmez. İkincisi, herkesin Allah Teâlâ’yı görmesi, Allah’ın varlığını görme ve bilme anlamındadır. Fakat onlar daha sonra Allah’ın bir olduğunu kabul etme ve peygamberlerini tasdik etme konularında ihtilafa düşerler. Bazıları bunu kabul eder, bazıları da reddeder. Kâfirler, Rabb’lerinin varlığına dair zorunlu bilgiye sahip oldukları halde “Rabb’imiz! Allah’a andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık”, “O gün Allah onların hepsini diriltecek; (dünyada) size yemin ettikleri gibi O’na da yemin edecekler” diyeceklerdir. Bu iki âyet, onların Rabb’lerini bildiklerini, ama O’nu birlemeyi ve peygamberlerini tasdik etmeyi inkâr ettiklerini gösterir. Kâfirler, Rabb’lerini bildikleri zaman O’nun görüleceğini söyleyenlerin görüşü geçerliliğini korur. Cenâb-ı Hakk’ın şu beyanları da buna işaret etmektedir: “Hayır (ey insanlar)! Doğrusu siz çabucak gelip geçeni seviyorsunuz. Âhireti ise bir yana bırakıyorsunuz. Oysa o gün bir kısım yüzler Rab’lerine bakarak mutlulukla parıldayacaktır. Bir kısım yüzler ise o gün insanın belini kıracak bir felâketi sezerek sararıp solacaktır”. Bütün bu âyetler, kıyâmet günü meydana gelecek ahvâli haber vermektedir. Bunlar, onların ölümden sonra dirilmeyi inkâr etmelerinin ardından gelmiştir. Bundan anlaşılıyor ki kıyâmet gününe dair bahsi geçen âyetler, onların inkâr ettikleri şeylere yönelik bir cevap olmuştur. Söz konusu âyetler, Ebû Cehil’in veya başkaları hakkında indiği söylenmişse de esasen inkâr edenlerin geneline şamil olarak inmiştir. Ancak sûrenin başından sonuna kadar kâfirlerden birinin Resûlullah’a (a.s.) yaptığı muameleyi işaret yoluyla beyan etmek ve aynı davranışta bulunanların bu hükme dâhil olduklarını açıklamak için inmiştir. Allah Teâlâ peygamberine, o kâfire, hikmet sahiplerine yakışan bir tavır içinde sefihlere yapılan muamelenin aynısı ile muamelede bulunmasını emretmemiştir. Cenâb-ı Hak, bu sûrede söz konusu kâfirin davranışını beyan etmiştir ki ümmetine Resûlullah’ın (a.s.) Allah’ın dinini ortaya koyma uğrunda karşılaştığı sıkıntı ve belâyı bildirmiş olsun. Böylece ümmeti onun değerini ve mertebesini öğrensin ve nail oldukları hoşgörü ve kolaylık sebebiyle Allah’ın dinini yüceltsin. Cenâb-ı Hak peygamberine, “(Ey insan!) Acı sonun yaklaştıkça yaklaşıyor! Evet o sana yaklaştıkça yaklaşıyor!” meâlindeki âyetle mukavemet ve cesarete başvuranın muamelesini yapıyor. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
Yorum