Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kıyamet Sûresi, 14. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kıyamet Sûresi, 14. Ayet

    بَلِ الْاِنْسَانُ عَلٰى نَفْسِه۪ بَص۪يرَةٌۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Beli-l-insânu ‘alâ nefsihi basîra(tun)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      14-15. "Artık insan, mazeretlerini sayıp dökse de kendine kendisi tanıktır:"

      Artık insan, mazeretlerini sayıp dökse de kendine kendisi tanıktır. Bu beyan, iki mânaya muhtemel olabilir: Birincisi; yüce Allah’ın şuna dikkat çekmek istemiş olması mümkündür: İnsanoğlu dünyada yaptığı amel için onu yapmadım diyerek kendini savunmaya kalksa, yaptıklarını insanlardan gizlese ve üzerini örtse de kendisi bunlara tanıktır. Âyette yer alan ‘elkâ me azîrah” (أَلْقَى مَعَاذِيرَهُ) cümlesi “İşlediği amellerin üzerine perde çekse de” anlamına gelir. Kelimenin tekili olan “mîzâr” (مِعْذَار) perde demektir. Âyetin muhtemel olduğu ikinci mânaya göre ise sözü edilen durum, âhirette vuku bulacaktır. Bu da kendi içinde iki yönden yorumlanabilir: Birincisi, insan kıyâmet günü Allah Teâlâ’nm “Rabb’imiz! Allah’a andolsun ki biz ortak koşanlardan olmadık”; “O gün Allah onların hepsini diriltecek; (dünyada) size yemin ettikleri gibi O’na da yemin edecekler” meâlindeki âyetlerde açıkladığı gibi özür diler. O gün insanlar tartışmalarında haksız olduklarını bile bile özür dilemek için yemin etmeye kalkışacaklar. İkincisi, âyette geçen “bâsîra” (بَصِيرَةٌ) kelimesi, tanık anlamındadır. Yani insan kıyâmet günü yaptığı kötü amellere tanıklık yapacaktır. Nefsi üzerine örtü çekse de organları kendi aleyhine şahitlik edecektir. Tıpkı şu İlâhî beyanlarda belirtildiği gibi: “O gün onların ağızlarını mühürleriz; yapmış olduklarını elleri bize anlatır, ayakları tanıklık eder” meâlindeki beyanla, “kulakları, gözleri ve derileri onların aleyhine şahitlik eder”.

      Organların Kulun Aleyhine Tanıklık Etmeleri

      “İnsan” kelimesi müzekker olduğu halde Allah Teâlâ onu müzekker olan “basîr” (بَصِير) kelimesiyle niteleyecek yerde nasıl oldu da müennes bir kelime olan “basîra” kelimesiyle niteleyerek “beli’l-insânu alâ nefsihî basîrah” (بَلِ الْإِنْسَانُ عَلَى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ) diye buyurdu?

      Bu soruya şu cevap verilir: “Basîra” kelimesindeki müenneslik ifade eden “” harfi, kelimenin anlamını pekiştirmek için getirilmiştir. Sanki yüce Allah, “insan, nefsine basîrdir” demiş olmaktadır. “İnsan, nefsine karşı tanıklıktan ve amellerini bilmekten gafil olmaz” demek olur. Ya da “basîra” kelimesi organlar anlamındadır. Bu durumda mânası şöyle olur: Organları kendi aleyhine tanıklık edecektir. “Basîra” kelimesinin organlar şeklinde yorumlanmasına delil olarak da şu âyetleri göstermişlerdir: “Bugün onların ağızlarını mühürleriz”; “Kulakları, gözleri ve derileri yaptıkları hakkında onların aleyhine tanıklık ederler”. İnsanın kendi aleyhine tanıklık etmesi, kendisinin bir parçası olan organların tanıklığı ile gerçekleşir. Aslında bu organlar, kişinin yaptıklarını bilmez. Çünkü insanın bilgisi kalbindedir. Organların bilgisi ise yoktur. Ama organların şahitlik etmesi, Allah Teâlâ’nın onlarda yarattığı zorunlu bir bilgi ile gerçekleşir ve bu zorunlu bilgi ile kulun yaptığı amellere tanıklık yaparlar. En doğrusunu Allah bilir.

      Aslında organlar, bilme eylemine konu olan şeyin kendisinde gerçekleştiği bir mahal (yer) değildir. Çünkü mahallerin bilmesi mümkün değildir. Fakat bilgi, kalpte gerçekleşir, kalbin bilgisi de Allah Teâlâ’nın kulda yaratması ile olur. Tıpkı Allah Teâlâ’nın eşyayı yaratması gibi. Ve kulun bilgisine sebep olan delil de böyledir. Gözle görülen, kulakla işitilen ve dille konuşulan her şey böyledir. Bütün bunların bilgisi kalpte gerçekleşir. Bilgi kalpte meydana gelince bunların sahipleri söz konusu bilgiye organlar vasıtasıyla ulaşmış olurlar. Görmez misin ki kalp kendinde bir bilgi ortaya çıkınca sahibi bilgiyi onun vasıtasıyla elde eder. Kulak da böyledir. İşitme onda gerçekleştiği zaman sahibi de işitilme özelliği olan seslerin bilgisine bunların onda gerçekleşmesi sayesinde ulaşır. Kişi gözüyle eşyayı gördüğü zaman gözle elde edilen bilgi bu organ vasıtasıyla gerçekleşir. İnsan elleriyle, ayaklarıyla ve -kalp hariç- organlarından herhangi biriyle bilgiye ulaşamayınca organların bilgi konusunda doğrudan bir paylarının olmadığı ortaya çıkar. Fakat organlar, kıyamet günü tanık kılınmışlardır. Onlar Allah Teâlâ’nın bu konuda zorunlu bir bilgi yaratması sayesinde sahipleri aleyhine tanıklık edeceklerdir, yoksa şahitlik ettikleri şey hakkında daha önceden sahip oldukları bilgi ile değil. Tıpkı daha önce konuşma yetenekleri mevcut değilken o vakit gelince konuşturulacakları gibi. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İnsan (الْإِنسَانُ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökenindeki n-s-y (unutmak) ve a-n-s (ünsiyet, alışmak) bağlarına dikkat çeker; bu ayette insanın her ne kadar hakikati unutmaya, hatalarını örtbas etmeye meyyal bir yapısı olsa da kendi iç dünyasına ve eylemlerinin asıl mahiyetine asla yabancı olamayacağı gerçeğine işaret edildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın dış dünyayla kurduğu iletişimin temelinde yatan "ünsiyet" kavramının bu bağlamda bir iç hesaplaşmaya dönüştüğünü, bireyin kendi zaaflarını, arzularını ve niyetlerini herkesten daha iyi bildiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın insan tipolojisini tahlil ederken, bu kelimenin buradaki kullanımının, insanın ahlaki sorumluluktan kaçmak için ürettiği sahte mazeretlerin gerisindeki "kendini kandıran ama hakikati içten içe bilen" ikircikli psikolojik durumu yansıttığını analiz eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin bu ayette, insanın kendi aleyhine şahitlik edecek nihai bir gözlemci konumuna oturtulduğunu, dışsal bir yargılayıcıdan veya şahitten önce bizzat beşerin kendi içsel farkındalığıyla yüzleştirildiğini vurgular.

        Nefs (نَفْسِ)

        İbn Fâris, kelimenin kökü olan n-f-s yapısının "nefes almak, can, kan ve bir şeyin bizzat kendisi, özü" anlamlarına geldiğini belirtir; ayette insanın "bizzat kendi öz varlığı ve zâtı" kastedilerek, şahitliğin doğrudan içsel bir merkeze yöneltildiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "nefs" kavramının insanın şuur, idrak ve irade merkezi olduğunu açıklar; bu bağlamda "kendi nefsi" ifadesinin, insanın başkalarını değil, doğrudan kendi deruni niyetlerini, saklı tuttuğu düşüncelerini ve amellerinin gerçek saiklerini gözlemleyen şeffaf bir ayna işlevi gördüğünü söyler. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimeyi insanın ontolojik ve psikolojik bütünlüğü ekseninde değerlendirir; insanın nefsiyle kurduğu bu yüzleşme ilişkisinin varoluşsal bir otokontrol mekanizması olduğunu ve kişinin kendi iç mahkemesinde aynı anda hem sanık hem de tanık konumunda bulunduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, nefsin burada insanın vicdanını ve ahlaki bilincini temsil ettiğini, dışarıya karşı ne kadar haklı görünmeye çalışırsa çalışsın, iç dünyasındaki en mahrem sırların nefs tarafından bütünüyle bilindiğini ve bu derin vicdani bilginin ahirette reddedilemez bir kanıt olacağını belirtir.

        Besîrah (بَصِيرَةٌ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökenini b-s-r olarak tespit eder ve bu kökün "görmek, kavramak, bir şeyin içyüzünü bilmek ve kesin delil" anlamlarına geldiğini belirtir; kelimenin sonundaki "ta" harfinin mübalağa (aşırılık/kesinlik) bildirdiğini ve insanın bizzat kendi aleyhine "apaçık ve çürütülemez bir delil" olduğu anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "basîret" kavramının fiziksel gözle (basar) değil, kalp gözüyle, derin bir idrak ve kesin bir inançla (yakîn) bilmeyi ifade ettiğini açıklar; bu ayette insanın sözlü mazeretler uydursa dahi kendi içyüzünü, gizli niyetlerini ve günahlarını kalp gözüyle, şüpheye yer bırakmayacak tam bir açıklıkla bildiğini vurgular. Toshihiko Izutsu, epistemolojik bir bağlamda kelimenin insanın kendi manevi durumu hakkındaki "mutlak ve sarsılmaz bilgisini" temsil ettiğini, bu bilginin dışarıdan öğrenilen bir şey değil, insanın varoluşundan kaynaklanan dolaysız bir aydınlanma, adeta insanın kendi karanlığına tuttuğu bir projektör olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "besîrah" kelimesinin bu bağlamda doğrudan "şahit" ve "delil" anlamlarında kullanıldığını, insanın kendi aleyhine en ikna edici ve yalanlanamaz tanığın bizzat kendisi olacağını, bu yüzden ileriki ayette bahsedilecek olan lafzi mazeretlerin (meâzîr) bu mutlak içsel idrak karşısında hiçbir hükmünün kalmadığını ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X