Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kıyamet Sûresi, 2. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kıyamet Sûresi, 2. Ayet

    وَلَٓا اُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velâ uksimu bi-nnefsi-llevvâme(ti)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      1-2. "Zannettikleri gibi değil, kıyâmet gününe yemin ederim! Öyle değil, kendini kınayan nefse yemin ederim!"

      Zannettikleri gibi değil, kıyâmet gününe yemin ederim! Öyle değil, kendini kınayan nefse yemin ederim! Bu beyanın teviline dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları, Allah Teâlâ’nın kıyâmet gününe yemin ettiğini, ama kendini kınayan nefse ise etmediğini söylemiştir. Bu görüş, Hasan-ı Basrî’den nakledilmiştir. Söz konusu yaklaşıma göre âyetin mânası şöyle olur: “Kıyâmet gününe yemin ederim, kendini kınayan nefse yemin etmem”. Fakat Hasan-ı Basrî’nin, “Yemin ederim şu beldeye; senin de içinde oturmakta olduğun o beldeye, ana babaya ve bunlardan meydana gelen çocuklara” meâlindeki âyet hakkında şöyle dediği rivayet olunur: Bu âyette yemin, “beled” (belde), “vâlid”, yani Hz. Âdem babamız ve “mâ veled”, yani tüm evlatları üzerine yapılmaktadır. Babaya ve çocuklara yemin etmek caiz olunca kendini kınayan nefis de çocuklara dâhil olur. Dolayısıyla Hasan-ı Basrî’ye göre Cenâb-ı Hak kendini kmayan nefse yemin etmiş olmaktadır. Netice olarak burada onun görüşünü reddetmenin herhangi bir anlamı kalmamış oldu. Öte yandan yemin “lâ uksimu” (لَا أُقْسِمُ) kısmmdadır. Bunun tefsiri, “kebed” kelimesinin belirtildiği “lâ uksimu bi hâze’l-beled” (لَا أُقْسِمُ بِهَذَا الْبَلَدِ) cümlesinin yorumuna geldiğimizde yapılacaktır. Kelâmcıların çoğunluğu, her iki nesne üzerine yemin edildiği görüşünü benimsemişlerdir.

      Bu durumda bu yeminin cevabının ne olduğu araştırılır. Cevabın “İnsan, kemiklerini toplayıp birleştiremeyeceğimizi mi sanıyor?” meâlindeki âyet olduğu söylenmiştir. Fakat bu doğru değildir. Çünkü yemin edilen şeyle yeminin cevabı arasında çelişki olur. Zira yeminin cevabı “İnsan, kemiklerini toplayıp birleştiremeyeceğimizi mi sanıyor?” şeklinde soru olursa bu, yeminin doğrulanması demek olur. Oysa yemin, yemin edilen konuyu pekiştirmek ve doğrulamak için yapılır. Bir başka ifadeyle yeminin cevabı, “İnsan, kemiklerini toplayıp birleştiremeyeceğimizi mi sanıyor?” değil, “İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?” meâlindeki âyettir. Yani insan, kendisinin başıboş bırakılmayacağını, aksine diriltileceğini, hesaba çekileceğini ve yaptıklarının karşılığını göreceğini bilir. Cevabın bu olduğunu gösteren delil, yeminin kıyâmet günü ve kendini kınayan nefis üzerine yapılmış olmasıdır. Kıyâmet günü, amellerin karşılığını verme günüdür. Nefis ise dünyada yaptığı iyilik ve kötülükler için kendini kınar. Bu ise insanoğlunun boş yere yaratılmadığını, aksine hesaba çekilmek ve yaptığının karşılığını görmek için yaratıldığını gösterir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Sizi boşuna yarattığımızı ve bize tekrar döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?”. Kıyâmet gününe yemin etmesi, dirilmeyi inkâr edenin görüşünü çürütmektedir. Kendini kınayan nefse yemin etmesi de hiçbir karşılık ve ceza olmaksızın insanın başıboş bırakılacağını iddia edenin görüşünü geçersiz kılmaktadır. Çünkü nefsini kınayan bir varlığın boş yere yaratılmış olması mümkün değildir. Aksine o, ya sevap ya da ceza için yaratılmıştır. İyilik yaptığı zaman daha fazlasını yapmadığı için kendini kınarken kötülük yaptığında da onu yaptığı için kendini kınar. Bundan dolayı kıyâmet günü ve kendini kınayan nefse yemin etmek yanlış olmamıştır. En doğrusunu Allah bilir.

      Nefs-i Levvâme

      Bilginler “nefs-i levvâme”nin ne demek olduğu üzerinde ihtilaf etmişlerdir. Bazıları, “nefs-i levvâme”nin dünya hayatında geçimini daralttığı gerekçesiyle Rabb’ini kınayan ve üzerinde nimetleri ve ihsanı çok olduğu halde fakirlikten ve yoksulluktan dolayı Rabb’inden şikâyet eden kâfir nefistir demişlerdir. Bazıları da kendisini kınayan nefsin gerek mümin gerek kâfir bütün nefisler olduğunu söylemişlerdir. Nefs-i levvâme, kendisinin benzerini aldığı ve imtihan edildiği birtakım hususları başka nefisler de aldı diye onları kınar. Oysa aynısını veya benzerini kendisinin aldığını kardeşi de fiilen aldı diye kimsenin bir başkasını kınamaması gerekir. Fakat “Gerçekten insan pek tahammülsüz bir tabiatta yaratılmıştır. Başına bir fenalık geldi mi sızlanır durur” meâlindeki âyette belirtildiği gibi nefis bu şekilde kınayıcı olarak yaratılmıştır. Bazıları da söz konusu kınamanın âhirette olacağını söylemişlerdir. Kâfir, azabın ve Allah’ın intikamının kesin olarak başına geleceğini anlayınca Allah’a karşı ihmali dolayısıyla kendini kınar ve içi yanmaya başlar, işte o zaman kendini kınar. Mümin de sevabı ayan beyan görünce keşke günah işleseydim, tövbe etseydim ve mihraplarda daha çok namaz kılsaydım diye nefsini kınayacaktır. Aynı şekilde itaat edenlerin güzel bir akıbete kavuştuklarını görünce de gücü kuvveti yerinde ve gençliğinin baharındayken kendini itaattan uzak tuttuğu ve yapmadığı için nefsini kınayacak ve daha fazla sevap kazanmak için neden daha fazla iyi amel işlemedim diyecektir. Bazıları da âyette geçen nefsini kınamanın, âhirette kâfir için olacağını söylemiştir. Bu ihtimal daha ağır basmaktadır. Çünkü müslüman sevapla ikram görünce buna şükretmesi nefsini kınamasına fırsat bırakmaz. Dolayısıyla mümin nefsini kınamakla meşgul olmaz. Ve çünkü Allah Teâlâ, kendisinden bir lütuf, ihsan ve nimet olarak ona iyilikleri kat kat verir, ameliyle hak ettiğinden daha fazla dereceler bahşeder. Mümin ulaştığı ikramların tamamına ameliyle değil Allah Teâlâ’nın ihsanı ve keremi sayesinde ulaştığını bildiği halde amelde eksiği olduğu için nefsini nasıl olur da kınar! En doğrusunu Allah bilir.​​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Uksimu (أقسم)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökenini k-s-m olarak belirler ve bu kökün asıl anlamının bir şeyi parçalara ayırmak, paylaştırmak ve belirlemek olduğunu ifade eder. Yeminin bu kökten gelmesini, hakikati yanlıştan ayırarak bir payı veya hükmü kesinleştirmekle ilişkilendirir. Râgıb el-İsfahânî, "kasem" kelimesinin bir şeyi bölmek ve paylaştırmak anlamına gelen "kısmet" ile aynı kökten geldiğini, yeminin de bir meseledeki haklılık payını ortaya koymak veya bir sözü parçalanmaz bir bütün haline getirmek için kullanıldığını savunur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin başındaki "lâ" (hayır) edatıyla birlikte kullanılan bu fiilin, inkârcıların iddialarını reddeden retorik bir vurgu taşıdığını, ardından gelen yeminin ise konunun ehemmiyetini pekiştiren bir tekit üslubu olduğunu belirtir.

        Nefs (النفس)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökünün n-f-s olduğunu ve temelde "nefes almak, ferahlamak ve değerli olan her şey" anlamlarına geldiğini belirtir. Ona göre "nefs", bir varlığın özü ve zatıdır; çünkü bir şeyin varlığı nefes almasına ve canlılığına bağlıdır. Râgıb el-İsfahânî, "nefs" kelimesinin ruh, kan ve nefes gibi anlamları olduğunu, Kur'an'da ise insanın tüm benliğini, iradesini ve sorumluluk taşıyan yanını ifade ettiğini vurgular. Toshihiko Izutsu, Kur'an terminolojisinde "nefs" kavramının Cahiliye dönemindeki kabilevi ve fiziksel "kendi" anlayışından, ahlaki ve hukuki sorumluluğa sahip bireysel "benlik" anlayışına dönüştüğünü analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "nefs" kavramını insanın psikolojik gerçekliği ve ontolojik derinliği olarak ele alarak, burada kastedilenin insanın iç dünyasındaki karar verici merkez olduğunu ifade eder.

        Levvâme (اللوامة)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökenini l-v-m olarak verir ve bu kökün temel anlamının birini kınamak, ayıplamak veya serzenişte bulunmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "levvâme" kelimesinin mübalağa (aşırılık) kalıbında olduğunu, bu sebeple "kendini sürekli ve şiddetli bir şekilde kınayan" anlamına geldiğini açıklar. Bu nefs tipinin, iyilikte kusur ettiğinde veya kötülüğe meylinde pişmanlık duyarak vicdan azabı çektiğini söyler. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimedeki "fa'âle" kalıbının süreklilik ve yoğunluk bildirdiğine dikkat çekerek, bu nefsin ahlaki bir uyanıklık içinde olduğunu ve sürekli bir iç murakabe (otokontrol) halinde bulunduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "Nefs-i Levvâme"yi modern anlamda "vicdan" olarak tanımlar ve Kur'an'ın bu iç sese yemin etmesini, insanın içindeki adalet duygusunun ve sorumluluk bilincinin ahiretin en büyük kanıtı olmasıyla ilişkilendirir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X