لَـكُمْ د۪ينُكُمْ وَلِيَ د۪ينِ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kâfirûn Sûresi, 6. Ayet
Daralt
X
-
"Sizin dininiz size, benim dinim de bana."
Bu âyet iki ihtimal taşımaktadır. Birincisi sizin benimsediğiniz dinin doğuracağı sonuç size, benim benimsediğim dinin sonuçları da bana aittir. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi de müşriklerle münasebetin kesilmesi ve onların ümitsizliğe sevk edilmesidir: Sizin seçtiğiniz din sizin, benim seçtiğim de benim; hiçbirimiz diğerinin dinine dönüş yapmaz. Daha önce her grup, diğerinin kendi dinine dönüş yapacağını umuyordu.
“De ki: Ey kâfirler!” şeklindeki ilâhî beyan İhlâs ve Muavvizeteyn sûrelerinde belirtildiği gibi emir konumunda değildir. Şâyet böyle olsaydı her birimizin her bir kâfire bu mesajı vermemiz gerekecekti. Bu gerekmediğine göre âyetin emir konumunda olmadığı anlaşılmıştır.
İbn Mesûd radıyallahu anhın mushafı şöyle tesbit edilmiştir: “Kul lillezîne keferû lâ a‘budü mâ ta‘budûne velâ entüm âbidûne mâ a‘budü leküm dînuküm veliye dîn” (قل للذين كفروا لا أعبد ما تعبدون ولا أنتم عابدون ما أعبد لكم دينكم ولي دين). Yine onun şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu sûreyi (bu mushaftaki gibi) okuyan kimse tekrar etmiş ve işi uzatmış sayılır.
Nakledilen bir hadiste anlatıldığına göre Resûlullah bir sahâbîye şöyle demiştir: “Yatağına yanaştığın zaman ‘Kul yâ eyyühe’l-kâfîrûnu oku, çünkü bu sûre şirkten uzak oluşun ifadesidir”.
Tevhit İnancı Allah’a Ortak Kabul Etmez
Müfessirlerin anlattığına göre sûrenin nâzil olup müşriklerle ilginin kesildiğini ilan edişinin sebebi şudur: Kureyş kabilesi mensuplarından bir grup Resûlullah’a gelerek şöyle demişti: “Gel seninle anlaşalım, biz senin taptığına tapalım, sen de-bizim taptığımıza tap, böylece ayrılık ortadan kalksın!” Sûre bunun üzerine nâzil olmuştur.
Ebû Avsece şöyle demiştir: Din, âdet demektir, “Şu benim dinimdir” dersin, âdetim mânasında.
Bize göre Kâfırûn sûresinde vuku bulan tekrarların hedefi şundan ibarettir ki tekrar, anlatılmak istenen olayın doyurucu bir şekilde sunma ve pekiştirme konumunda kullanılan bir ifade tarzıdır, burada anlatılacak olayın ümit vermesi, tehdit unsurları taşıması veya başka bir formda bulunması sonucu değiştirmez. Meselâ Araplar “bah bah!” (peh peh! aferin aferin!), “el-veyl el-veyl!” (vah vah!), “heyhâte heyhât!” (uzak uzak!)” ve benzeri ifadeler kullanırlar. Sözü edilen sûrede de durum bunun gibidir, çünkü müşriklerin Allah’a iman etmelerinden ümit kesilmişti, Hz. Peygamber onların inanmayacaklarını vahiy yoluyla bilmekteydi. Sûrede aynı mahiyetteki cümlelerin tekrarlanması artık hiçbir ümidin bulunmadığının tekidi ve etkili bir şekilde ifade edilmesidir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
Dîn (دين)
İbn Fâris, dal-ye-nun kökünün temelinde itaat, boyun eğme, karşılık verme, adet, gelenek ve hesap gibi çok boyutlu anlamların yattığını belirtir; kelimenin bu ayetteki bağlamıyla kişinin bağlandığı, otoritesine boyun eğdiği ve hayatını kendisine göre tanzim ettiği inanç sistemi, yol ve adet manasına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "din" kelimesinin asıl anlamının itaat ve inkıyad (teslimiyet) olduğunu, kavramın zamanla kişinin itaat ettiği kural koyucu otoritenin belirlediği yaşam tarzı ve şeriat anlamını kazandığını açıklar; bu ayetteki kullanımın, muhatapların kendi sahte ilahlarına sundukları boyun eğiş ile müminlerin Allah'a olan mutlak teslimiyetleri ve yolları arasındaki taban tabana zıtlığı ifade ettiğini vurgular. Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Arap toplumunda bu kelimenin ağırlıklı olarak atalardan devralınan "adet, gelenek ve kabilevi teamül" anlamlarında kullanıldığını, Kur'an'ın bu kavrama anlamsal bir müdahalede bulunarak onu tek ve mutlak yaratıcıya kayıtsız şartsız boyun eğmeyi gerektiren teolojik bir itaat sistemine dönüştürdüğünü; ayetteki karşılıklı kullanımın ise her iki tarafın benimsediği ve birbiriyle asla bağdaşmayan varoluşsal sistemlerin kesin bir biçimde birbirinden koparıldığını gösterdiğini ifade eder. Arthur Jeffery, Arapçadaki "din" kelimesinin itaat ve adet şeklindeki yerel kök anlamları bulunmakla birlikte, kelimenin Kur'an'daki "kurumsal din, inanç sistemi" şeklindeki spesifik kullanımının, Orta Farsçadaki (Pehlevice) "dēn" (din, inanç, vahiy) kelimesinden ve Aramice/Süryanicedeki "dīnā" (hüküm, yargı, yasa) kavramlarından alınan yoğun anlamsal etkileşimlerle şekillendiğini ileri sürer. Theodor Nöldeke, kelimenin "inanç sistemi" anlamındaki kullanımının etimolojik köken itibarıyla doğrudan Farsça "dēn" (Avestaca daēnā) kavramına dayandığını, İslami terminolojinin oluşum sürecinde bu alıntı kelimenin Arap diline entegre olarak Kur'an'ın temel kavramlarından biri haline geldiğini savunur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke döneminin sosyo-politik ve teolojik gerilim hattında salt soyut ve bireysel bir vicdani inancı değil, hayatın bütününü kuşatan bir yaşam tarzını, dünya görüşünü ve boyun eğilen otoriteyi temsil ettiğini belirtir; ayetteki ifadenin modern anlamda bir dini çoğulculuk veya hoşgörü beyanı olmaktan ziyade, şirke dayalı kabilevi statüko ile tevhid eksenli yeni nizam arasındaki kesin teolojik kopuşu, tavizsizliği ve hiçbir uzlaşma zemininin kalmadığını ilan eden nihai bir manifesto olduğunu vurgular.
Yorum
Yorum