Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İhlâs Sûresi, 4. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İhlâs Sûresi, 4. Ayet

    وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُواً اَحَدٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velem yekun lehu kufuven ehad(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Kimse O'nun dengi değildir."

      İhlâs sûresinin son kısmı da aynı çizgi üzerinde seyreder: Kimsenin O'na denk olmayışı. Zira denginin bulunuşu benzeşmeyi gerektirir, benzeşmedeyse ortaklık bahis konusudur. Oysaki O'nun yönetiminde ortaklığın düşünülmesi evrenin düzeninin bozulması sonucunu doğuracağı kanıtlanmış bir gerçekliktir. Cenâb-ı Hakk'ın alternatifi bulunan yaratılmışlara ait özelliklerden uzak olması gerektiği de bilinmektedir. İşte ancak bu niteliklerin bulunuşuyladır ki evrenin yönetilmesi düzene girer ve ilâhî planlama hükmünü yürütür.

      Şunu söylemek mümkündür: İhlâs sûresinin açılımı, insanların şu üç yoldan biriyle bildikleri Allah Teâlâ'nın en kapsamlı sıfatını teşkil eden tevhit ilkesini pekiştirip yerleştirmekten ibarettir.

      1. Allah'ı bilmek her insanın diğerinden aldığı telkinle gerçekleşmiş olabilir, bu yöntem nihayette bütün gizlilikleri bilen Allah'a ulaşır. Cenâb-ı Hak insanları bu fonksiyonu icra etmeye amade kılmış ve onları bu fıtratta yaratmıştır. Öyle ki bunu inkâra kalkışan kimse eninde sonunda şunu benimsemek durumunda olur: Kuşaktan kuşağa açık bir şekilde tevarüs edilen ve birbirini etkileyen bir yöntemin yanlış olması muhtemel değildir, çünkü bu, insanlığın ortak kabullerinin nesilden nesile intikal etmesi statüsündedir, bunun aksini kabul etmek bütün müşterek bilgileri ortadan kaldırma sonucunu doğurur. Halbuki insanlar, bunların bilinci içinde yaratılmış ve bu bilgilere dayanılarak çeşitli muamelelere tabi tutulmuşlardır; bu açıdan sözü edilen bilgiler ve dolayısıyla Allah'ın varlığı insan bilgisinin ilkesi konumundadır.

      2. Bir de bu durum, inkâr edilemeyen fıtrî bir özellik gibidir. Ancak özel eğitime tâbi tutmak ve çeşitli taktikler (hiyel) kullanmak suretiyle fıtrî yapılarından çıkarılanlar müstesna.

      3. Üçüncü bir yöntem de evreni teşkil eden nesnelerin her birinde Allah'a kılavuzluk ve tanıklık eden özellikleri incelemektir.

      Cenâb-ı Hak, İhlâs sûresinin son âyetiyle şunu beyan etmiştir: Burada sözünü ettiğimiz yöntemlerle Allah'ın temel sıfatını öğrenen kimselerin, bu bilgileri çerçevesinde O'na benzer ve herhangi bir konuda denk bir ortak nispet etmeleri artık bahis konusu olmaz; yine bu kimseler şunu anlayacaklardır ki bunun dışında bir telakkiye sahip olmak bahsettiğimiz üç alternatifin dışında kalır. Bu tür bir telakki, fıtrî konumu bulunmayan, yeterli ve evrensel telkin özelliği taşımayan ve evrendeki her şeyin yaratılıştan ifa ettiği tanıklık niteliğinden uzak kalan, bu sebeple de tefekkür ve incelemeye dayanmayan bir telakkidir. [§]Artık Allah'ın temel sıfatını kavrayan kimse bu tür bir nitelemeye iltifat etmez, başka fikirlere değil, gerçek nitelemeyi benimsemeye yönelir. Şunu da belirtmek gerekir ki yukarıda sözü edilen üç yöntemin dışında kalan bir telakki, bahis konusu isabetsiz telkinin ve delilsiz iddianın ürünü durumundadır, bu konumuyla da daha önce anlattığım yöntemlerden hiçbirine benzerlik arzetmez. Aslında diğerlerinde bulunabilecek hilkatin tamlığı ve gerek varedilmesi gerek sürdürülmesi konusunda başkasına ihtiyaç duyma-sı gibi olumlu unsurların hepsi gerçek nitelemede de vardır ve bu niteleme başka alternatife kapı açmayacak bir yönteme bağlı bulunmaktadır. Hatta bu nitelemede ulûhiyete her üç yönüyle de işlerlik kazandırmak bahis konusudur. Şöyle ki: Allah ihtiyaç durumlarında kendisine yönelinen ve ihtiyaçları yerine getirebilen varlık olmak mânasında “Samed”dir, doğurmamış ve doğmamıştır. O, doğum yoluyla birinden meydana gelmekten ve kendisinden de bir varlığın oluşmasından münezzehtir, çünkü söz konusu iki durumda kendisi için her üç yönüyle sabit olan ulûhiyet niteliği -yukarıda dile getirdiğim üzere- ortadan kalkar.

      Kimse O'nun dengi değildir. Bu beyanın bir yorumu da şöyledir: O'ndan başka herkeste başkasının hükmü altında bulunduğunu bildiren özellikler vardır, bu husus istisnasız her şeyin boyun eğdiği bir varlığın mevcudiyetine kanıt teşkil eder. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Hidâyet sadece ondan istenir.

      Yukarıdan beri söz konusu ettiğim hususlar sebebiyle bu sûreye İhlâs sûresi denilmiştir. Sûre özet olarak tevhidin bütün berraklığı ile Allah'a özgü kılındığını, ulûhiyette benzerlerinin, rubûbiyette şeriklerinin bulunmadığını, kendisinin dışındaki başka her varlığın O'nun hâkimiyeti ve tasarrufu altında O'na kul olma özelliği taşıdığını açıklamaktadır. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yekun (يَكُنْ)

        İbn Fâris, kelimenin var olmak, meydana gelmek ve oluş anlamlarına gelen "k-v-n" kökünden türediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kevn" kavramının bir şeyin yokluktan varlık alanına geçişini veya bir halden başka bir hale dönüşmesini ifade ettiğini; bu ayetteki olumsuz yapısıyla kullanıldığında ise, geçmişten geleceğe uzanan hiçbir varoluş anında Allah'a denk bir varlığın meydana gelmediğini ve ontolojik olarak böyle bir ihtimalin bulunmadığını açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiilin bağlamsal olarak tüm varlık âlemini (kevn) kapsadığını ve yaratılmışlar dünyasında O'na denklik seviyesine ulaşabilecek hiçbir oluşumun bulunmadığını kesin bir dille reddettiğini ifade eder.

        Kufuven (كُفُوًا)

        İbn Fâris, kelimenin "k-f-v" kökünden geldiğini ve temel anlamının güç, makam, değer ve konum bakımından eşitlik, denklik ve benzerlik olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "küfüv" kelimesinin bir varlığın başka bir varlıkla her açıdan eşdeğer ve akran olması anlamına geldiğini, ayette bu kavramın reddedilmesiyle Allah'ın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde hiçbir benzerinin, rakibinin veya ortağının olmadığının teolojik olarak ispatlandığını detaylandırır. Celaleddin el-Suyuti, klasik Arapçada bu kelimenin özellikle evlilik kurumunda eşler arasındaki denklik (kefaet) için kullanıldığına dikkat çekerek, burada Allah'ın bir eş veya kendisine denk bir partner edinebileceği yönündeki her türlü antropomorfik tasavvurun yıkıldığını kaydeder. Toshihiko Izutsu, kelimenin inkarının, yüce tanrıların eşlere, denk rakiplere veya benzer rütbeli ilahlara sahip olduğu İslam öncesi Arap politeizminin ontolojik yapısını tamamen parçaladığını ve Allah'ı mutlak bir yalnızlık/eşsizlik makamına yerleştirdiğini analiz eder. Angelika Neuwirth, denk bir varlığın (küfüv) reddedilmesinin, surenin kutupsal yapısında son ve en kesin polemik argümanı olarak işlev gördüğünü, İlahi olanı dünyevi ve mitolojik tüm kıyaslamalardan soyutladığını savunur. Gabriel Said Reynolds, bu kavramın Geç Antik Çağ'daki teolojik tartışmalara bir cevap niteliği taşıdığını, özellikle ilahi varlığın yanında eş-ebedi (co-eternal) başka varlıkların veya ilahi hipostazların bulunabileceği fikrine karşı kesin bir İslami duruş sergilediğini tartışır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kudret ve azamet bakımından eşitliği imlediğini, bunun reddedilmesiyle Mekkeli müşriklerin zihnindeki potansiyel dualist veya çoğulcu tanrı hiyerarşisinin tamamen ortadan kaldırıldığını belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "küfüv" kelimesinin sadece fiziksel değil, düşünülebilecek her türlü boyuttaki eşitliği kapsadığını, bu nedenle ayetin mutlak tevhidin korunması adına kapatıcı ve kapsayıcı bir mühür görevi üstlendiğini vurgular.

        Ehad (أَحَدٌ)

        İbn Fâris, "v-h-d" kökünden dönüşen kelimenin teklik ve eşsizlik bildirdiğini, ancak olumsuz bir bağlamda (nefy) kullanıldığında cinsin tamamını reddederek "hiç kimse, tek bir kişi bile" anlamına büründüğünü belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin bu ayetteki olumsuz cümle yapısı içinde, mutlak bir hiçlik ve yokluk ifade ettiğini, varlık sahasında Allah'a denk olabilecek "tek bir ferdin dahi" mevcut olmadığını vurgulamak üzere özel bir anlamsal işlev yüklendiğini açıklar. Celaleddin el-Suyuti, kelimenin surenin hem başında hem de sonunda yer almasına dikkat çekerek, baştaki kullanımın Allah'ın bölünemez birliğini ispat ettiğini, buradaki kullanımın ise O'na eş koşulabilecek her türlü varlığı istisnasız bir şekilde geçersiz kıldığını kaydeder. Angelika Neuwirth, metnin edebi ve teolojik kurgusunda "ehad" kelimesinin bir çerçeve (inclusio) oluşturduğunu, surenin pozitif bir teklik ilanıyla başlayıp, evrensel bir denklik reddiyesi ve "hiç kimse" vurgusuyla son bularak edebi bir kusursuzluğa ulaştığını gözlemler. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin bu son konumunda, inkarın sınırlarını tüm kozmosa genişlettiğini, evrende var olan veya tahayyül edilebilen hiçbir şeyin yaratıcı ile aynı ontolojik düzlemde (ehad olarak) varlık gösteremeyeceğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin cümlenin sonunda yer almasının, muhatapların zihninde uyanabilecek en ufak bir kıyaslama veya ortak koşma kapısını ebediyen kapattığını, Allah fikrini dünyevi her türlü benzerlikten yalıtarak en saf haliyle inşa ettiğini belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X