وَاِنْ كَادُوا لَيَفْتِنُونَكَ عَنِ الَّـذ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ لِتَفْتَرِيَ عَلَيْنَا غَيْرَهُۗ وَاِذاً لَاتَّخَذُوكَ خَل۪يلاً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İsrâ Sûresi, 73. Ayet
Daralt
X
-
“O putperestler, sana vahyettiklerimizden başka şeyleri yalan yere bize yamayasın diye neredeyse seni ayartıp ondan saptıracaklar, işte o zaman seni kendilerine dost sayacaklardı.”
O putperestler, sana vahyettiklerimizden başka şeyleri yalan yere bize yamayasın diye neredeyse seni ayartıp ondan saptıracaklar. Bu durum kâfirlerden bir tür çağrı gibi oldu, ki eğer bu çağrıyı kabul edecek olsa, nerde ise onunla ayartılmış duruma gelecekti. Ayrıca kâfirlerin âdeti böyledir, Resûlullah’ı nerede ise şaşırtacaklar, vahyedilen âyetlerden alıkoyacaklar ve onu bundan çevireceklerdi. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “Bundan başka bir Kuran getir veya bunu değiştir”. İşte onların âdetleri böyle idi. Bir tuzak olmak üzere, Hz. Peygamberden (s.a.) Allah’a iftira etmesini ve sapıtmasını istiyorlardı, bu talep dalâlet ve inkârı açıklama şeklinde değildi, belki sapıklığa ve inkâra götürecek bir açıklama idi. Onlar aynı zamanda bundan, Hz. Peygamber’in yanında ve O’na yardım etmiş görünerek aslında, içinde bulundukları bazı işlerde Hz. Peygamber’in kendilerine yardım etmesini istiyorlardı. Fakat Allah Resûlullah’tan istedikleri şeyleri. Kitabında belirttiği âyetler ve aklî deliller sayesinde hepsinden O’nu korudu. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Hayır, Rabb’ine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın onu kabullenmedikçe ve boyun eğip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar”. Bu âyette yüce Allah, verdiğin hükümden dolayı içlerinde bir sıkıntı duymaz hale gelmedikçe iman etmiş olmayacaklarını haber vermiştir. Mâsum olmayan insanın Allah’ın verdiği hükümden dolayı içinde sıkıntı duyması mümkündür, şu beyanda behrtildiği gibi; “Allah ve resûlüne eziyet verenlere, dünyada da âhirette de Allah lânet etmiştir”. Hata yapmaktan korunmuş (mâsum) olmayan kimseye eziyet edilmesi caiz olur fakat ona lânet edilmez. Allah’ın “İnanan erkekler ve inanan kadınlar...” meâlindeki beyanı mevcuttur. Mâsum olmayan kimsenin, yaptığı işlerde muhayyer olması mümkündür. Bu konuda şu İlâhi beyan da vardır: “Allah ve resûlüne itaat edin”. Bunun benzeri çok sayıda âyet mevcuttur. Bunun gibi, insanların akılları da Hz. Peygamber’in (s.a.) hatalardan korunmuş olduğuna (mâsum) şahitlik eder. Kim, bazı âyetleri tevil etmekle ve rivayet ettiği bir hadisle yahut rivayet ettiği Hz. Peygamber’den (s.a.) ismet niteliğini uzaklaştırıp yok etmek isterse, biz onun tevilini de rivayet ettiği hadisi de kabul etmeyiz ve rivayetin yalan olduğuna şahitlik ederiz. Rivayet ettiği haberin, başka bir mânasının olması mümkündür. Bir râvinin hadisi, taşıdığı mânadan başka bir mâna ile rivayet etmeye hakkı yoktur. Hz. Peygamber (s.a.), “Gördünüz değil mi (aciz durumdaki) Lât’ı, Uzzayı ve diğer üçüncüsü olan Menât’ı?” meâlindeki âyeti okurken şeytanın ona “Bunlar yüksek geniş kanatlı beyaz erkek deniz kuşları, onların da şefaati umulur” meâhndeki sözlerini telkin ettiğine dair yorumlarına gelince bazıları şöyle dedi: Müşrikler Hz. Peygambere “Bizim ilâhlarımızı selâmlamadıkça senin Hacerülesved’i selâmlamana izin vermeyiz, demişler”; bazıları da müşriklerin Hz. Peygambere “Bizim ilâhlarımızı selâmlamadıkça biz senin Hacerülesved’i selâmlamana izin vermeyiz demişler”. Fakat bunların hepsi yanlış olup hayal ürünüdür; çünkü Hz. Peygamber (s.a.), küçükken müşriklerin putları etrafında dolaşmazdı, aynı zamanda onun bu putlara yaklaştığını kimse görmemişti, tâ ki küçükken putlara yaklaşmasını ondan istemişlerdi, kendisine vahiy geldikten ve peygamber olduktan sonra putlarını selâmlamasını ondan nasıl isterler? Bunun gibi nakledilen şu hikâye de hayaldir: Güya müşrikler, kendisine tâbi olmak için, Hz. Peygamberden (s.a.), kendisine uyan müminlerden bazılarını mecHsinden uzaklaştırmasını istediler, Hz. Peygamber (s.a.) de bunu yapmak istediğini içinden geçirdiği için neredeyse seni ayartıp ondan vahyettiklerimizden saptıracaklardı meâlindeki âyet nazil oldu. Fakat bunların hepsi asılsızdır, hayal ürünüdür, Hz. Peygamber (s.a.) hakkında vehmettikleri bu durum ihtimal dâhilinde değildir. Çünkü onlar Hz. Peygamberi (s.a.) hakkıyla tanıyamadılar, eğer hakkıyla tanısalardı bu vehimlerden hiçbirini onun hakkında ileri sürmezlerdi. Başarıya ulaşmak ancak Allah’ın yardımıyla mümkündür.
Sana vahyettiklerimizden başka şeyleri yalan yere bize yamayasın diye neredeyse seni ayartıp ondan saptıracaklar. Biz daha önce, onların âdetinin bu olduğunu belirtmiştik. Ancak Allah Hz. Peygamber’i (s.a.) bundan korumuştur.
Yorum
-
Ve in (وَإِن)
Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile, burada "muhaffefe min es-sekîle" (şeddesi hafifletilmiş/kaldırılmış te'kid edatı) olarak kullanılan ve eylemin kesinliğini bildiren "doğrusu, gerçekten, muhakkak ki" manalarındaki "in" edatının birleşimidir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin girişindeki bu "in" edatının sıradan bir şart (eğer) edatı değil, Arap belagatinde cümlenin taşıdığı o devasa psikolojik baskının gerçekliğini zihinlere kazıyan sarsılmaz bir pekiştirme (te'kid/tahkik) kurgusu olduğunu tahlil eder. Müşriklerin peygambere yönelik o taviz koparma planları bir ihtimal değil, yaşanmış sarsıcı bir fiili durumdur.
Kâdû (كَادُوا)
Kelimenin kökü "k-v-d" olup "yaklaşmak, az kalsın olmak, eşiğine gelmek, sınırında durmak" manalarına gelir. Mazi (geçmiş zaman) çoğul fiildir (Neredeyse/az kalsın yapacaklardı).
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir eylemin gerçekleşmesi için bütün şartların olgunlaşması, fiilin tam sınırına gelinmesi ancak o fiilin nihayetinde eyleme dökülmemesi/tahakkuk etmemesi" olduğunu bildirir. Kıyısına gelinip düşülmeyen uçurumdur.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "kâdû" fiilinin teolojik ve psikolojik gerilimini değerlendirir. Müşriklerin peygambere uyguladığı baskı, izolasyon ve manipülasyon o kadar dehşet verici boyutlara ulaşmıştır ki; fiil, peygamberin insan fıtratı gereği neredeyse bu dayanılmaz baskı altında kırılmanın ve taviz vermenin tam "kıyısına/eşiğine" (kâdû) geldiğini, ancak ilahi koruma sayesinde o sınırda tutulduğunu felsefi bir dürüstlükle ifşa eder.
Leyeftinûneke (لَيَفْتِنُونَكَ)
Kelimenin kökü "f-t-n" olup "sınamak, imtihan etmek, ateşe atmak, ayartmak, yoldan çıkarmak ve saflaştırmak" manalarına gelir. Başında te'kid (pekiştirme/yemin) harfi olan "lam-ı ibtidaiyye" (le) bulunan muzari çoğul fiilin sonuna muhatap nesne zamiri "seni" (ke) eklenmiştir. "Seni bütünüyle yoldan çıkaracaklardı/ayartacaklardı" manası taşır.
İbn Fâris, bu kökün etimolojik temelinde "altın ve gümüş gibi değerli madenleri, içindeki yabancı ve değersiz maddelerden (cüruftan) ayırmak için harlı ateşe atıp eritmek" eyleminin bulunduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "fitne" mefhumunun Kur'an'da sadece fiziki bir işkence olmadığını; muhatabın (peygamberin) aklını çelerek, ona makam, zenginlik yahut uzlaşma teklif ederek onu kendi sağlam inancından ve hak yoldan saptırıp "düşünsel ve inançsal bir krize/ateşe" sürüklemek olduğunu aktarır.
Dücane Cündioğlu, kelimenin barındırdığı politik ve felsefi şiddeti tahlil eder. Müşriklerin amacı peygamberi kılıçla öldürmek değildir; onların asıl gayesi peygamberi "ayartarak" (le-yeftinûneke), onun getirdiği o saf tevhidi (altını) müşriklerin putperest çıkarlarıyla (cürufla) eritmeye zorlamak, onu kendi davasına ihanet ettirerek ontolojik olarak çürütmektir. Şiddetin en ağırı, bedene değil vahye yönelik bu ayartma (fitne) ateşidir.
Anillezî (عَنِ الَّذِي)
Arapçada "den, dan, uzağa, öteye" manası katan "an" harf-i ceri ile tekil ve müzekker (eril) isimleri niteleyen "o şey ki" manasındaki (ellezî) ism-i mevsulünün birleşimidir. Sapmanın ve uzaklaştırmanın yönünü (vahiyden kopuşu) sabitler.
Evhaynâ (أَوْحَيْنَا)
Kelimenin kökü "v-h-y" olup sözlükte "hızlı ve gizli işaret, fısıltı, ilham, yazı ve vahiy" anlamlarına gelmektedir. İf'al babında (îhâ') mazi (geçmiş zaman) fiil formunda ve azamet zamiriyle (Biz vahyettik/nâ) kullanılmıştır.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir bilgiyi, emri veya haberi başkalarının duyamayacağı/fark edemeyeceği kadar gizli, sessiz ve süratli bir şekilde doğrudan muhatabın kalbine/zihnine iletmek" olduğunu bildirir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde "vahiy" mefhumunun ontolojik dönüşümünü analiz eder. İslam öncesi (Cahiliye) şairleri bu kelimeyi perilerin veya cinlerin kendilerine ilham ettiği anlaşılmaz fısıltılar için kullanırken; Kur'an bu lafzı alır ve bütünüyle Yaratıcı (Allah) ile kulu (peygamber) arasındaki o erişilemez, yanılmaz ve kognitif (bilişsel) ilahi iletişim kanalının yegâne felsefi terimine dönüştürür. Müşriklerin koparmak istedikleri şey, bizzat bu göksel bağdır.
İleyke (إِلَيْكَ)
Arapçada yönelme, bitiş ve sınır bildiren "ilâ" (-e, -a, doğru) harf-i ceri ile muhatap zamirinin (ke/sana) birleşiminden oluşur. İlahi iletişimin (vahyin) doğrudan ve sadece peygamberin şahsına yöneldiğini belirtir.
Litefteriye (لِتَفْتَرِيَ)
Arapçada amaç/gaye bildiren "için, -sın diye" manasındaki "lam-ı ta'lil" (li) edatı ile, "f-r-y" kökünden türeyen, ifti'al babında (iftira) muzari tekil fiilin birleşimidir. Lam edatından dolayı nasb (üstün) okutulur. "Uydurasın diye, iftira atasın diye" demektir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir deriyi yahut kumaşı ölçüp biçerek kesmek, yarıp parçalamak ve ondan aslı olmayan yeni bir form/şekil uydurmak" olduğunu belirtir. Hakikatte var olmayan bir yalanı özenle kurgulayıp kesip biçmeye "iftira" denmesi bundandır.
Râgıb el-İsfahânî, "iftira" eyleminin basit, sıradan veya anlık bir yalan söylemek (kizb) olmadığını; planlı, kasıtlı, ölçülüp biçilmiş ve büyük bir yıkım getirmek amacıyla üretilmiş "devasa bir sahtekârlık ve kurgu" olduğunu aktarır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, müşriklerin politik baskısının (fitnenin) arkasındaki asıl o korkunç amacı (litefteriye) değerlendirir. Onlar peygamberden sadece "Bizim putlarımıza laf etme" gibi pasif bir taviz beklemiyorlardı. Onların asıl isteği, peygamberin kendi aklıyla bir ayet kurgulaması, putları öven bir sözü (Garanik söylentisi gibi) bizzat "Bu da Allah'ın vahyi" diyerek Allah adına yalan/sahte ayet (iftira) üretmesiydi. Dini tahrif etmenin en cüretkâr hali, vahyi peygamberin kendi eliyle kurgulatma hevesidir.
Aleynâ (عَلَيْنَا)
Arapçada "üzerine, aleyhine, -e karşı" manalarına gelen "alâ" harf-i ceri ile "biz, bize" (nâ) azamet zamirinin birleşiminden oluşur. "Bizim aleyhimize / Bizim adımıza yalan" manasına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, yalanın ve iftiranın yönünün bizzat Allah'a (aleynâ/Bize) çevrilmesinin teolojik ağırlığını tahlil eder. Bir insana iftira atmak hukuki bir suçtur; ancak Allah'ın (aleynâ) söylemediği bir sözü (vahyi) O'nun sözüymüş gibi O'nun üzerine atmak, evrenin en büyük ontolojik ihaneti ve affedilemez sınır ihlalidir.
Ğayrahu (غَيْرَهُ)
Kelimenin kökü "ğ-y-r" olup "başka, farklı, öteki, zıt ve değişmek" manalarına gelir. İsmin sonuna vahye/O'na dönen "onun" (hu) zamiri eklenmiştir. Cümlede nesne (mef'ul) konumundadır. "O'ndan/ondan başkasını" demektir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin aslından, hakikatinden veya özünden ayrılarak tamamen başka, ona yabancı ve zıt bir forma/mahiyete geçmesi" olduğunu bildirir. Saf tevhidi bozan her türlü kurgu, o vahyin "gayrıdır" (zıddıdır).
Ve izen (وَإِذًا)
Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile "o takdirde, öyle olsaydı, o zaman" manalarına gelen, şartın sonucunda ortaya çıkacak kesin ve kaçınılmaz durumu bildiren "izen" edatının birleşiminden oluşur.
Celaleddin el-Suyuti, "izen" edatının Arap belagatinde "cezâ ve cevâb" (mutlak netice) bildirdiğini tahlil eder. Bu edat, "Eğer sen o sınırdan dönmeseydin ve onlara o teolojik tavizi/iftirayı verseydin, işte o anda tereddütsüz şu sonuç doğardı..." diyerek şartın karşılığındaki o kaçınılmaz politik/sosyolojik neticeyi dondurur.
Lettehazûke (لَّاتَّخَذُوكَ)
Kelimenin kökü "e-h-z" olup "almak, yakalamak, tutmak, tutsak etmek ve edinmek" manalarına gelir. İfti'al babında (ittihaz) mazi (geçmiş zaman) fiilinin başında pekiştirme/sonuç bildiren "lam-ı ibtidaiyye" (le) ve sonunda peygambere dönen "seni" (ke) nesne zamiri bulunur. "Andolsun ki seni edinirlerdi / alırlardı" demektir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyi kendi mülkiyetine, denetimine yahut zimmetine katmak, onu dışarıda bırakmayıp içeriye almak" olduğunu bildirir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, "ittihaz" (edinme/alma) fiilinin politik diyalektiğini inceler. Müşriklerin peygamberi dışlamalarının sebebi, peygamberin tevhid davasındaki sarsılmaz, uzlaşmaz duruşudur. Eğer peygamber ufacık bir yalan ayet (iftira) uydurup onların putlarını meşrulaştırsaydı, onu dışlamayı anında bırakacak ve onu kendi batıl sistemlerinin içine bütünüyle entegre edip, kendi yanlarına "alacaklardı" (ittihaz). Batılın içine alınan hak, hak olmaktan çıkar.
Halîlâ (خَلِيلًا)
Kelimenin kökü olan "h-l-l" lafzı, sözlükte "arasına girmek, delmek, boşlukları doldurmak, nüfuz etmek, yakın dost, sırdaş ve muhtaç olmak" anlamlarına gelmektedir. "Fa'îl" vezninde, eylemin kalıcılığını ve şiddetini bildiren sıfat formundadır. Cümlede "ittehazûke" fiilinin ikinci nesnesi (mef'ul) konumunda olup nasb (üstün) halindedir ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak zikredilmiştir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin içine, iki nesnenin arasına (hilâl/boşluk) sızmak, orayı bütünüyle doldurmak" olduğunu belirtir. İçten sevgiye ve dosta "halil" (hulle) denmesi de, o sevginin muhatabın kalbindeki en küçük hücrelere, gizli dehlizlere (boşluklara) kadar nüfuz etmesinden ve aradaki bütün sınırları kaldırmasındandır. İbrahim'in Halilullah (Allah'ın dostu) olması da bu mutlak nüfuzdendir.
Râgıb el-İsfahânî, "halil" kavramının sıradan bir arkadaşlık, ittifak (velayet) veya yoldaşlık (sahabet) olmadığını; kişinin inancını, niyetini ve varlığını bütünüyle paylaştığı, ruhların birbirine karıştığı o mutlak, sırdaş ve kopmaz "ontolojik dostluk/kaynaşma" durumu olduğunu aktarır.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin fasılası olan bu kelimenin (halîlâ) barındırdığı felsefi ironiyi ve kapanış estetiğini muazzam bir tahlille inceler. Müşriklerin peygambere sundukları teklifin ucundaki zehirli cazibe bizzat bu kelimedir. Ayet adeta peygambere (ve insana) o acımasız kuralı fısıldar: Yeryüzünde bâtılla, zulümle ve putperest bir kitleyle çatışıyorsan; onlara yaranmak için hakikatten ufacık bir taviz verdiğin an, sadece zulmün bitmesiyle kalmazsın. Onlar o tavizi gördükleri anda seni bütünüyle içlerine alırlar ve seni o kokuşmuş sistemin en has, en ayrılmaz, en sarsılmaz "yakın dostu/bir parçası" (halîlâ) yaparlar. Hakkın bâtılla uzlaşması, barış değil; bâtılın içinde eriyip onunla "halil" (sırdaş/dost) olma intiharıdır. Ayet, inançtaki ufacık bir kırılmanın faturası olarak; düşmanla o iğrenç ruhsal kaynaşmayı (dostluğu) fasılanın sonuna ibretlik bir mühür olarak asar.
Yorum
Yorum