Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İsrâ Sûresi, 61. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İsrâ Sûresi, 61. Ayet

    وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ قَالَ ءَاَسْجُدُ لِمَنْ خَلَقْتَ ط۪يناًۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iż kulnâ lilmelâ-iketi-scudû li-âdeme fesecedû illâ iblîse kâle e-escudu limen ḣalakte tînâ(n)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Hani, meleklere, ‘Âdem’e secde edin’ demiştik. İblis’in dışında hepsi secde ettiler. İblis, ‘Ben, çamurdan yarattığın kimseye secde eder miyim!’ dedi.”

      Hani, meleklere, “Âdem’e secde edin” demiştik. İblis’in dışmda hepsi secde ettiler. İblis, “Ben, çamurdan yarattığm kimseye secde eder miyim!” dedi. “Eescüdü” (أَأَسْجُدُ) Secde eder miyim? Yani secde etmem demektir. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Ben, şekillenebilir özlü balçıktan, (şekil verilip) kurutulmuş çamurdan yarattığın bir insana asla secde etmem”. Bu göstermektedir ki “eescüdü” sözünün mânası şudur: Yani secde etmem. İblis kıssasında Allah çeşitli sözlerden bahsetti. Bir kere “Ey İblis! Sana ne oldu ki secde edenlerle beraber olmadın”. Başka bir yerde şöyle buyurdu: “Secde etmekten seni engelleyen şey ne idi?”. Bir başka yerde de “Seni secde etmekten alıkoyan nedir?” ve benzeri âyetler. Dolayısıyla bunun tek bir halde değil, değişik hallerde olması mümkündür. Bu da ona benzer. Âdem (a.s.) kıssasında sözü edilen değişik durumlar da böyledir. Şöyle ki, bir kere “topraktan yarattı”, başka bir kere “çamurdan”, bir kere de “şekillenebilir özlü balçıktan yarattı” ve benzer âyetler. Bu, Âdem’in çamur iken değişen hallerinden haber vermektir. Arapça’dan başka bir dilde olması da caizdir. Burada ise çeşitli sözlerle, fazlası ve eksiği ile bahsetti, çünkü sözler mânayı değiştirmez.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 5075

        #4
        Ve iz (وَإِذْ)

        Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile "zaman, -dığı vakit, hani, o vakit" manalarına gelen zaman zarfının (iz) birleşiminden oluşur. Geçmişteki spesifik, kozmik ve tarihsel bir anı (yaratılış sahnesini) gündeme getirir.

        Celaleddin el-Suyuti, zaman zarfının (iz) burada eylemi sıradan bir hikaye olmaktan çıkarıp, muhatabın (ve tüm insanlığın) zihnini o devasa ontolojik kırılma anına (kibrin ve düşmanlığın başladığı o ilk ana) sabitlediğini dilbilgisel bir kurguyla tahlil eder. Önceki ayetlerde bahsedilen şeytanın o "apaçık düşmanlığının" (aduvven mübînâ) tarihsel/kozmik kökeni bu zarfla başlatılır.

        Kulnâ (قُلْنَا)

        Kelimenin kökü "k-v-l" olup "söylemek, konuşmak, ifade etmek" manalarına gelir. Mazi (geçmiş zaman) fiil formunda ve azamet zamiriyle (Biz söyledik/dedik) kullanılmıştır.

        İbn Fâris, kök anlamının "dille telaffuz edilen ve bir mana taşıyan, dudaklardan dökülen seslerin bütünü" olduğunu bildirir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, eylemin failinin doğrudan "Biz" (kulnâ) azamet zamiriyle zikredilmesinin teolojik ağırlığını değerlendirir. Yaratılış sahnesindeki bu hitap, sıradan bir söz yahut rica değil; bütün melekût âlemini (melekleri) bağlayan, otoritesi mutlak ve itirazı imkânsız olan sarsılmaz bir "tekvini (yaratılışsal) ve teşrii (hukuki) ilahi emirdir."

        Lil-melâiketi (لِلْمَلَائِكَةِ)

        Kelimenin kökü hakkında "m-l-k" (sahip olmak, güç yetirmek) veya "l-e-k" (haber/mesaj göndermek) şeklinde iki temel etimolojik görüş vardır. Başında "için, -e" manası katan "lam" (li) harf-i ceri bulunan çoğul (melekler) bir isimdir.

        İbn Fâris, "l-e-k" kökünden türeyen "âlûk" kelimesinin risalet (elçilik/mesaj) manasına geldiğini, meleklerin de Allah ile evren/peygamberler arasında ilahi mesajı (emri) taşıyan mutlak itaatkâr elçiler oldukları için bu ismi aldıklarını belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin sadece Arapça kökenli olmadığını, Sami dillerindeki (Ugaritçe ve Aramice "mal'akh" / İbranice "mal'akh") "haberci, elçi, göksel varlık" lafzıyla olan o derin etimolojik kopyalamaya dikkat çekerek, bu kelimenin Ortadoğu monoteizminin temel taşlarından biri olduğunu analiz eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel evreninde melek mefhumunu tahlil eder. Melekler, insanın iradeli (seçim yapabilen) doğasının aksine, Allah'ın kozmik emirlerine koşulsuz ve mutlak itaat eden, ontolojik olarak isyan kapasiteleri bulunmayan o devasa saf şuur ve güç ordusudur. Emir doğrudan bu varlık hiyerarşisinin en sadık ve en yüce katmanına (lil-melâiketi) yöneltilir.

        İscüdû (اسْجُدُوا)

        Kelimenin kökü olan "s-c-d" lafzı, sözlükte "eğilmek, boyun eğmek, tevazu göstermek ve alnı yere koymak" anlamlarına gelmektedir. Çoğul emir (buyruk) kipi formundadır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "kibir ve dikbaşlılığın zıddı olarak, insanın veya bir varlığın kendi iradesiyle veya zorunlu olarak küçülerek aşağıya doğru eğilmesi, itaat etmesi" olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "secde" eyleminin Kur'an'da sadece alnı yere koymaktan ibaret fiziksel bir ibadet formu olmadığını; varlığın Allah'ın mutlak otoritesi karşısında kendi hiçiğini kabul etmesi ve O'nun evrensel nizamına pürüzsüz bir şekilde "boyun eğerek teslim olması" olduğunu ifade eder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, buradaki secde emrinin teolojik mahiyetini inceler. Meleklerin Âdem'e secdesi, ona ibadet etmeleri (şirk) değil; bizzat Allah'ın Âdem'e lütfettiği o "bilgi, şuur ve halifelik" (hilafet) donanımını Allah'ın emri gereği selamlamak, o yeni ontolojik rütbeyi tasdik etmek ve doğrudan Yaratıcı'nın emrine itaat (kıble) etmektir. Secdenin gerçek muhatabı, o emri veren Allah'tır.

        Li-âdeme (لِآدَمَ)

        Tarihsel ve ontolojik ilk insanın özel ismidir. Gayr-i munsarif (esre ve tenvin almayan) formda olup, başında harf-i cer (li) bulunmasına rağmen üstün (fetha) ile mecrur olmuştur. Etimolojisi hakkında "ü-d-m" (esmerlik, toprak rengi) kökünden geldiği görüşü yaygındır.

        İbn Fâris, bu ismin "edîmü'l-arz" (yeryüzünün tabakası, toprağın yüzeyi) kelimesinden türediğini, topraktan yaratıldığı için ilk insana bu özel ismin verildiğini aktarır.

        Arthur Jeffery, kelimenin İbranice ve Aramice "Adam" (toprak, kızıl toprak, insanlık) sözcüğüyle olan mutlak filolojik bağını tespit ederek; Kur'an'ın bu evrensel ismi alıp, yaratılış kıssasının tam merkezine, topraktan gelen ama ilahi ruhla (şuurla) yükseltilmiş o devasa "insan prototipi" olarak yerleştirdiğini analiz eder.

        Fe-secedû (فَسَجَدُوا)

        Aynı "s-c-d" kökünden gelen mazi (geçmiş zaman) çoğul fiildir. Başında eylemin hemen gerçekleştiğini bildiren "fe" (takibiye/sonuç) edatı bulunur.

        Celaleddin el-Suyuti, fiilin başındaki "fe" (derhal/hemen ardından) edatının Arap belagatindeki o sarsılmaz itaat kurgusunu tahlil eder. Melekler emir (iscüdû) karşısında hiçbir düşünme payı bırakmamış, hiçbir mantıksal itiraz üretmemiş ve ontolojik fıtratları gereği "anında, itirazsız ve mutlak bir teslimiyetle" (fe-secedû) boyun eğmişlerdir. "Fe" edatı, melekût âleminin o kusursuz senkronizasyonunu ve itaat hızını metne dondurur.

        İllâ (إِلَّا)

        Arapçada istisna bildiren edattır. "Ancak, -den başka, haricinde" manalarına gelir ve mutlak itaatin içindeki o tek, devasa ontolojik kırılmayı (isyanı) başlatır.

        İblîse (إِبْلِيسَ)

        Özel isimdir. Yabancı kökenli olduğu veya şeytanın lakabı olduğu için gayr-i munsariftir. İstisna (illâ) edatından dolayı nasb (üstün) olmuştur.

        İbn Fâris, bu kelimenin Arapça "b-l-s" kökünden türediğini ve "üblise" (Allah'ın rahmetinden ümidini kesti, şaşkınlık ve çaresizlik içinde donakaldı) manasındaki fiilden geldiğini belirtir. İsyanı sebebiyle her türlü iyilikten kesildiği (müblis) için ona "İblis" denmiştir.

        Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik köklerinin Grekçe "diabolos" kelimesinin Süryaniceye geçmiş formu olan "diablos" sözcüğünden Arapçalaştırıldığını (İblis şeklini aldığını) güçlü filolojik kanıtlarla ortaya koyar. O, ayartıcı ve iftiracı olandır.

        Dücane Cündioğlu, ismin kökündeki (b-l-s/ümit kesme) felsefi trajediyi değerlendirir. İblis sıradan bir günahkâr değildir; o, kendi aklını ve kibrini putlaştırarak ilahi emre (secdeye) direnmiş ve bu kibrin bir sonucu olarak "ilahi rahmetten bütünüyle kendi kendini mahrum etmiş, ümitsizliğe ve mutlak kötülüğe saplanmış" ontolojik bir çöküş arketipidir. Secde etmemesi bir tercih değil, mutlak bir helak (iblis/ümit kesiş) eylemidir.

        Kâle (قَالَ)

        Kelimenin kökü "k-v-l" olup "söylemek, konuşmak, cevap vermek" manalarına gelir. Mazi tekil fiildir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, İblis'in "dedi ki" (kâle) diyerek cevap vermesinin İslam kelamındaki yerini kaydeder. O sadece susup itaat etmemekle kalmamış; emri verene (Allah'a) karşı kendi aklını merkeze alarak diyalektik bir tartışmaya, sahte bir mantıksal kıyasa (kıyas-ı fasid) girişmiş ve isyanını "sözlü ve felsefi bir argümanla" (kâle) savunmaya cüret etmiştir.

        E-escüdü (أَأَسْجُدُ)

        Soru bildiren "hemze" (e) ile "s-c-d" kökünden türeyen muzari birinci tekil şahıs fiilinin (escüdü / ben secde ederim) birleşimidir. "Ben mi secde edeceğim?" manasına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetteki bu soru hemzesinin (e) bilgi istemek (istifham-ı hakiki) için değil; tamamen "istifham-ı inkâri ve teaccübi" (şiddetli inkar, kibir, küçümseme ve hayret bildiren soru) işlevi gördüğünü tahlil eder. İblis, "Nasıl olur da benim gibi yüce bir varlık, bu aşağılık varlığa secde eder?" diyerek ilahi emri akıl dışı bulduğunu ve kendi ontolojik üstünlüğüne (!) duyduğu o şımarık hayranlığı bu soru kipiyle dışa vurur.

        Limen (لِمَنْ)

        Arapçada "için, -e" manası katan "lam" (li) harf-i ceri ile "kim, o kimse ki" manasındaki (men) ism-i mevsulünün birleşimidir. "O varlığa mı, şuna mı?" demektir.

        Halakte (خَلَقْتَ)

        Kelimenin kökü "h-l-k" olup "yaratmak, ölçüp biçmek, yoktan var etmek" manalarına gelir. Mazi (geçmiş zaman) ikinci tekil şahıs fiilidir (Sen yarattın).

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeye daha önce var olmayan kusursuz bir ölçü, biçim ve miktar tayin ederek onu icat etmek" olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "halk" eyleminin Yaratıcı'ya nispetinde, bir nesneyi bir cevherden (maddeden) belirli bir hikmetle varlık sahasına çıkarmak olduğunu belirtir.

        Tînâ (طِينًا)

        Kelimenin kökü olan "t-y-n" lafzı, sözlükte "çamur, balçık, su ile yoğrulmuş toprak" anlamlarına gelmektedir. Hal veya temyiz formunda olup nasb (üstün) harekesi almıştır ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak zikredilmiştir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "suya karışmış, yapışkan hale gelmiş ve henüz kurumamış toprak" olduğunu aktarır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), İblis'in argümanını donduran bu son kelimenin (tînâ) felsefi ve sosyolojik ağırlığını muazzam bir edebi tahlille inceler. İblis, Âdem'in içindeki o ilahi ruhu, şuuru ve ona öğretilen evrensel isimleri (esma-i hüsna) görmezden gelir. Onun kibre batmış aklı bütünüyle "kaba maddeci/materyalisttir." Âdem'i sadece biyolojik ve kimyasal bir yapıtaşından (çamur/tîn) ibaret sayarak, kendi varlık kökenini (ateşi) topraktan üstün tutar. Yeryüzündeki ırkçılığın, soy/sop kibrinin ve materyalist indirgemeciliğin ilk felsefi cümlesi bu ayettir. İblis, o ilahi nefesi taşıyan muazzam varlığı "Bildiğimiz çamura (tînâ) mı secde edeceğim?" diyerek en bayağı biyolojik maddeye indirger ve kendi zihinsel körlüğünü, ayetin fasılası olan bu çamur (tîn) kelimesine hapseder. Kibir, sadece maddeyi görür.

        Yorum

        İşleniyor...
        X