وَاِذْ قُلْنَا لَكَ اِنَّ رَبَّكَ اَحَاطَ بِالنَّاسِۜ وَمَا جَعَلْنَا الرُّءْيَا الَّت۪ٓي اَرَيْنَاكَ اِلَّا فِتْنَةً لِلنَّاسِ وَالشَّجَرَةَ الْمَلْعُونَةَ فِي الْقُرْاٰنِۜ وَنُخَوِّفُهُمْۙ فَمَا يَز۪يدُهُمْ اِلَّا طُغْيَاناً كَب۪يراً۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İsrâ Sûresi, 60. Ayet
Daralt
X
-
“Hani sana, ‘Rabb’in insanları çepeçevre kuşatmıştır’ demiştik. Sana gösterdiğimiz o rüyayı ve Kur’ân’da lânetlenen ağacı, sadece insanları sınamak için meydana getirdik. Biz onları korkutan uyarılarda bulunuruz, fakat bu onların taşkınlıklarını iyice arttırmaktan başka bir şey sağlamaz.”
Hani sana, ‘Rabb’in insanları çepeçevre kuşatmıştır’ demiştik. Yani biz sana demiştik ki; senin Rabb’in insanları kuşatmıştır. Bir şeyi kuşatmak birkaç yönden olur: Birincisi galip olmak, güç sahibi olmak ve hükmetmektir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Üzerlerine her taraftan dev dalgalar gelmeye başlar, kuşatıldıklarını zannederler”. Yani helak ve galebe onları yakaladı ve dalgalar onlara kadir oldu. İkincisi: İhatadır, bir şeyi kuşatıp bilmektir. Tıpkı şu beyanlarda olduğu gibi: “Allah her şeyi kuşatandır” yani bilendir; “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır ve Allah her şeyi kuşatmaktadır”; Yani onu bilemezler. Üçüncüsü, halk arasında birbirini kuşatma türünden bilinen kuşatmadır. Yüce Allah hakkında bu mânayı dikkate almaya ihtimal yoktur. Bu, ilk iki yorum üzerine bina edilmiştir. Yani bilgi bakımından onları kuşatması, onlar üzerinde kudret ve galebesidir. “Kuşattı” anlamına gelen “ehâta” (أَحَاطَ) kelimesi hakkında da farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları, Allah kulların amellerini, leh ve aleyhte olan, faydalı ve faydasız olan hususları kuşattı anlamı vermiştir. Bu şu beyanda ifade buyurulan husustur: “Senin Rabb’in göklerde ve yerde ne varsa hepsini en iyi bilendir”. Bazıları da şunu söylemişlerdir: Onlar Resûlullah’a (s.a.) tuzak kuruyorlar; onun nurunu söndürmek ve elçilik görevini tebliğ etmesine engel olmak istiyorlardı. Nitekim yüce Allah şu âyetinde bunu ifade buyurmuştur: “Hatırlar mısın? inkâr edenler seni etkisiz hale getirmek veya öldürmek ya da yurdundan çıkarmak için tuzaklar kuruyorlardı”. Buna benzer şekilde şöyle buyurmuştur; Senin Rabb’in insanları çepeçevre kuşatmıştır. Yani sana kurdukları tuzakları bildi, onların sana tuzak kuracaklarını bildiği halde seni onlara elçi olarak gönderdi ve elçiliği onlara tebliğ etmek üzere seni mükellef kıldı. Fakat risâletini tebliğ edinceye kadar seni onlardan koruyacağını, onları senden engelleyeceğini şu âyetlerde vâdetti: “Allah seni insanlardan koruyacaktır”; “Ancak, elçi olarak seçtiği başka... Allah, onların önlerinden ve arkalarından gözcüler gönderir”. Azız ve Celîl olan Allah, kavimlerinin engelleyip, tuzaklar kuracaklarını bildiği halde peygamberler gönderdi ve onlara elçilik görevlerini tebliğ etmelerini emretti, fakat onları koruma altına aldı, onlara elçilik görevini tebliğ etmek için imkân verdi. Buna göre insanları kuşattı meâlindeki beyanın anlamı, ilim ile yahut onları kudret ve galibiyetiyle kuşattı demektir. En doğrusunu Allah bilir.
Sana gösterdiğimiz o rüyayı ve Kur’ân’da lânetlenen ağacı, sadece insanları sınamak için meydana getirdik. Müfessirlerin büyük çoğunluğu şunu söylemişlerdir: Allah’ın Hz. Peygambere (s.a.) gösterdiği rüya uyku halindeki rüya değildir, belki uyanıkken, uyuyabilen gözün görmesiyle görmüştür, uyumayan gözle (kalple) değil. Çünkü Hz. Peygamber’in (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Benim gözlerim uyur, fakat kalbim uyumaz”. Ancak Allah ona uyuyan bir göz ile rüya gösterdi, kalp ve bilgi türünden bir görme değil. Saîd b. Müseyyeb de şöyle demiştir: O uyku rüyasıdır, rivayet olunduğuna göre Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bir topluluğu minberler üzerinde gördü ve bu onun fenasına gitti, bunun üzerine fitne olmak üzere onlara mal verileceğini kendilerine hatırlattı. Bazıları da şöyle demiştir: Resûlullah’a (s.a.) rüya gösterildi, rüyada sanki güven içinde Mescid-i Harama giriyordu, bu rüyayı gördüğünü ashabına haber verdi. Hudeybiye savaşı olunca ve Beytullah’a gitmesi engellenince, bazı insanlar onun bu rüyasından şüpheye düştüler. İşte haber verildiği gibi o rüyanın insanlar için imtihan olması budur. Fakat Hz. Peygamber (s.a.) o rüyada Mescid-i Harama ne zaman gireceği kendisine açıklanmamıştı. Oysa Hz. Peygambere (s.a.) güven içinde Mescid-i Harama gireceği şu beyanda vâdedilmiştir: “Allah, resûlüne gerçeğe uygun rüyasında doğruyu bildirmiştir”.
Sadece insanları sınamak için. Fitne şiddetli bir meşakkattir. Eğer bu, Beytülmakdise yolculuğunda gördüğü ve haber verilen mûcizelere dair olsaydı, herhangi bir insanın öğretmesi ve büyü yapmasıyla bunun gibi bir olayı düşünmek mümkün olmazdı. Allah’ın haber verdiği bu durum insanlar için imtihan olsun diye bu rüyayı Hz. Peygamber gördü. Bu imtihan haber verilen rüyayı tasdik etmek veya yalanlamak şeklinde idi. Bu uykuda görülen bir rüya olsaydı bile belirttiğimiz sebeple bu zaten onlar için bir imtihandır. En doğrusunu Allah bilir.
Kur’ân’da lânetlenen ağaç. Yani Kur anda sözü edilen lânetlenmiş ağaç da onlar için bir imtihan idi. Nitem Allah Teâlâ bunu şöyle buyuruyor: “Biz o zakkumu zâlimler için bir sınama aracı yaptık. O, cehennemin ta dibinde yetişen bir ağaçtır”. Bu ağacın onlar için fitne olma yönü kıssada belirtilen şu sözlerdir: Muhammed şöyle diyor: Cehennem ateşinde bir ağaç vardır, oysa ateşin tabiatı ağacı yok etmektir, cehennem de ağaç nasıl bulunuyor da onu ateş yok ediyor? Fakat onlar cehennemdeki ağacın da ateşten bir ağaç olduğunu, içeceklerinin de ateşten olduğunu, bunun gibi yiyeceklerinin de ateşten olduğunu bilmediler. Ağaç ateşten olunca onu ateş yemez. Bu konuda şöyle diyenler de vardır: Zakkum kaymak ve hurmadır, cehennemde kaymak ve hurma nasıl bulunabilir? Bununla, cehennemde ağaç bulunduğuna dair verdiği haberde Hz. Peygamber’in (s.a.) yalancı olduğu iddia ediyorlar. İşte o ağaç da Hz. Peygamber’i (s.a.) doğrulama ve yalanlamada onlar için bir imtihan (fitne) vesilesi olmuştu.
O ağaca lânetlenmiş adı verilmesinin sebebi hakkında bazıları şunu söylemiştir: Araplar eziyet veren her zararlı nesneye lânetlenmiş adını vermişlerdir. Bu sebeple zakkum ağacına da lânetlenmiş adı verilmiştir, çünkü cehennem halkına eziyet edip zarar veriyordu. Hasan-ı Basri ise şöyle demiştir: O ağaca lânetlenmiş adı verilmesinin sebebi, cehennem halkmm lânetlenmiş olmasına bağlıdır, bunun için cehennem halkının adıyla anılmıştır. Bu, gündüze gören, adını vermek gibidir. Gündüz görmez, belki gündüz aracılığı ile görülür, dolayısıyla gündüz görme sebebi olmasından dolayı bu adı almıştır. Bu mesele de buna göre değerlendirilmelidir. Lanetin aslı uzaklaştırmaktır, her türlü hayır ve menfaat ağaçtan uzaklaştırıldığı için bu adı almıştır, dolayısıyla ağaç lânetlenmiştir. Tıpkı şu beyanda belirtilen husus gibi: “Rabbim, o putlar, insanlardan birçoğunu saptırmışlardır”. Allah bu âyette saptırmayı putlara nispet etti, putların ise bunda bir etkisi yoktur, fakat insanlardan birçoğu onlar aracılığı ile saptılar, dolayısıyla sanki onları o putlar saptırmış gibi oldu. Bu mesele yine yüce Allah’ın şu sözü gibidir: “Dünya hayatı onları aldattı.. Yani dünya hayatına aldananları bırak demektir. “Fi’l-Kur ani” (فِي الْقُرْآنِ) kelimesi: Yani Kur'ânda belirttim demektir. Lânetlenmiş ağaç da müstesna... o Kur anda bulunmaz. Bu Allah’ın sözünü ettiği musibetler ve diğerleri gibidir. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: “Yeryüzünde vuku bulan veya başınıza gelen hiçbir musibet yoktur ki”. Musibetler Kitapta olmaz, fakat Kitapta belirtilmiştir.
Sözünü ettiğimiz uyarılarla biz onları korkuturuz. Fakat bu onlann taşkınlıklarını iyice arttırmaktan başka bir şey sağlamaz. Bu, şu İlâhî beyanlarda bahsettiğimiz husustur: “Ama onlara uyarıcı gelince bu sadece (haktan) uzaklaşmalarını arttırdı”; “Kalplerinde hastalık olanlara gelince, bu onların (mânevî) kirlerine kir katmıştır ve onlar inkârcı olarak ölüp gitmişlerdir”. Bu beyanlarda sözü edilen nefret ve azabı artırmıştır. Çünkü onlar, Hz. Peygamber’e (s.a.) alay ve hakaret gözü ile baktılar. Müslümanlara gelince, bu âyetler onlann imanlarını ve hidâyetlerini artırmıştır, çünkü onlar ona saygı ve değer verme gözü ile baktılar.
Yorumu Yorumla
-
Ve iz (وَإِذْ)
Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile "zaman, -dığı vakit, hani, o vakit" manalarına gelen zaman zarfının (iz) birleşiminden oluşur. Geçmişte yaşanan spesifik bir anı gündeme getirir.
Celaleddin el-Suyuti, zaman zarfının (iz) eylemin gerçekleştiği o kritik anı dondurup, muhatabın (peygamberin ve okuyucunun) zihnini o spesifik ilahi bildirime, güvenceye (teminata) sabitlediğini ve dikkatleri o ana kilitlediğini dilbilgisel bir kurguyla tahlil eder.
Kulnâ (قُلْنَا)
Kelimenin kökü "k-v-l" olup "söylemek, konuşmak, ifade etmek" manalarına gelir. Mazi (geçmiş zaman) fiil formunda ve azamet zamiriyle (Biz söyledik/dedik) kullanılmıştır.
İbn Fâris, kök anlamının "dille telaffuz edilen ve bir mana taşıyan, dudaklardan dökülen seslerin bütünü" olduğunu bildirir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin girişindeki bu eylemin "Biz dedik" (kulnâ) şeklinde failin/öznenin azamet zamiriyle doğrudan metne dahil edilmesinin teolojik ağırlığını tahlil eder. Peygambere verilen bu bilgi ve koruma teminatı, sıradan bir vaat değil; bizzat ilahi otoritenin en üst merkezinden, sarsılmaz ve mutlak bir garanti olarak "dile getirilmiş/ilan edilmiş" (kulnâ) bir ontolojik güvenlik kalkanıdır.
Leke (لَكَ)
Arapçada "için, -e, ait, sana" anlamlarına gelen "lam" (li/le) harf-i ceri ile muhatap zamirinin (ke/senin) birleşiminden oluşur. Vahyin ve ilahi teminatın doğrudan peygamberin şahsına yöneldiğini gösterir.
İnne (إِنَّ)
Arapçada isim cümlesinin başına gelerek anlamı pekiştiren, cümleye "şüphesiz, muhakkak ki, kesinlikle" manası katan (harf-i müşebbehe bil-fiil) bir edattır. Şüpheyi ortadan kaldırır.
Rabbeke (رَبَّكَ)
Kelimenin kökü "r-b-b" olup "terbiye etmek, besleyip büyütmek, ıslah etmek, efendi ve malik olmak" anlamlarına gelir. Sonunda muhatap zamiri (ke/senin) bulunmaktadır. "İnne" edatından dolayı nasb (üstün) olmuştur.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyi ilk halinden alıp, onu derece derece büyüterek, düzeltip gözeterek nihai kemal noktasına ulaştırmak ve ona bütünüyle malik olmak" olduğunu aktarır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, ilahi koruma teminatı verilirken Yaratıcı'nın "Allah" özel ismiyle değil de izafet (tamlama) yoluyla "Senin Rabbin" (Rabbeke) şeklinde zikredilmesinin pedagojik ve psikolojik yönünü tahlil eder. Müşriklerin ağır baskısı ve tehdidi altındaki peygambere; evreni çekip çeviren, terbiye eden, rızık veren o mutlak Sahib'in (Rabb'in) doğrudan onunla (ke/senin) beraber olduğu ve onu sahipsiz bırakmadığı hissettirilerek muazzam bir teolojik güven (sekine) aşılanır.
Ehâta (أَحَاطَ)
Kelimenin kökü "h-v-t" olup sözlükte "kuşatmak, çevirmek, kavramak ve muhafaza etmek" manalarına gelir. İf'al babında (ihata) mazi (geçmiş zaman) tekil fiildir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin etrafını bütünüyle çevirmek, ona ulaşacak yolları tıkamak ve onu korumaya veya mutlak bir kontrol altına almaya matuf bir şekilde çepeçevre sınırlandırmak" (ihata) olduğunu belirtir. Duvara "hâit" denmesi de mekânı kuşatmasındandır.
Râgıb el-İsfahânî, "ihata" eyleminin Yaratıcı'ya nispetinde; sadece nesneleri ilimle (bilgiyle) kavramak değil; kudret, irade ve mutlak hakimiyetle varlığı bütünüyle avucunun içine almak, muhatabın (veya düşmanın) her türlü kaçış, saldırı veya manevra noktasını sıfırlamak olduğunu aktarır.
Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'daki ontolojik kuşatıcılığını değerlendirir. Kureyş müşrikleri Mekke'de ne kadar güçlü, kibirli ve kalabalık görünürlerse görünsünler, ilahi ihata (ehâta) eylemi karşısında onlar sadece çepeçevre sarılmış, varoluşsal olarak hapsedilmiş ve eylem kapasiteleri bütünüyle Allah'ın iradesine (iznine) kilitlenmiş aciz birer nesneden ibarettirler. Bu fiil, düşmanın o devasa sosyolojik gücünü tek kalemde ezer.
Bin-nâsi (بِالنَّاسِ)
Kelimenin kökü hakkında "n-v-s" (hareket etmek, gidip gelmek) veya "ü-n-s" (ünsiyet, alışmak, bağ kurmak) şeklinde görüşler vardır. "İnsanlar" manasındaki (en-nâs) isminin başında "ile, -i" manası katan "bâ" (bi) harf-i ceri bulunur.
Dücane Cündioğlu, ilahi kuşatmanın nesnesi (mef'ulu) olarak spesifik bir kabilenin veya müşrik grubun değil de genel bağlamdaki "insanlığın" (en-nâs) zikredilmesinin felsefi boyutunu inceler. Müşriklerin peygambere yönelik tehditleri, kendi cüzi ve bağımsız iradelerinin bir ürünü gibi dursa da; Kur'an, bütün bir "insanlık soyunun" (nâs) varoluşsal ve eylemsel sınırlarının, o ilahi kudretin devasa çemberiyle (ihata) çepeçevre sarıldığını ilan eder. İnsanlık Allah'ın kuşatmasındadır; dolayısıyla o çemberi yarıp peygambere Allah'ın izni olmadan zerre kadar zarar vermeleri ontolojik olarak imkânsızdır.
Ve mâ (وَمَا)
Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile olumsuzluk (nefy) bildiren "mâ" (değil, etmedik) edatının birleşiminden oluşur.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin ikinci bölümüne başlarken kullanılan bu olumsuzluk (mâ) edatının, cümlenin ilerleyen kısmındaki istisna (illâ) edatıyla buluşarak Arap belagatinde sarsılmaz bir "hasr/kasr" (sınırlandırma/tahsis) sanatı kurguladığını; gösterilen vizyonun ve zikredilen o ağacın yaratılışındaki yegâne ilahi amacı mutlak olarak tek bir şeye (fitneye/imtihana) hapsettiğini tahlil eder.
Ce'alnâ (جَعَلْنَا)
Kelimenin kökü "c-a-l" olup sözlükte "kılmak, yapmak, bir şeyi bir halden başka bir hale veya statüye dönüştürmek, var etmek" anlamlarına gelmektedir. Mazi (geçmiş zaman) fiil formunda ve azamet zamiriyle (Biz kıldık/yaptık) kullanılmıştır.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "var olan bir nesneye, duruma veya bir mefhuma yeni bir işlev, fiziki yahut hukuki bir statü atfetmek" olduğunu belirtir.
Er-Rü'yâ (الرُّؤْيَا)
Kelimenin kökü "r-e-y" olup sözlükte "görmek, idrak etmek, basiretle bakmak, düşünmek ve düş" manalarına gelir. Belirlilik takısı (el) almış dişil (müennes) isim formunda nesnedir (mef'ul).
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "gözle yahut akılla bir şeyi idrak etmek, onu varlık sahasında müşahede etmek" olduğunu bildirir. Gece görülen düşe (rüya) bu ismin verilmesi, insanın uyku anında bile bir şeyleri "görme" (şuhud) eyleminde bulunmasındandır.
Râgıb el-İsfahânî, "rü'yâ" kelimesinin Kur'an'daki epistemolojik yapısını tahlil eder. Bu kelime, insanın uyku anında gördüğü o sıradan ve asılsız zihinsel rüyaları (hulm) değil; peygamberlere has olan o yüksek şuur halindeki ontolojik görme/müşahede eylemini, ilahi aydınlanmayı ve doğrudan kalbe inen o "metafiziksel vizyonu/tanıklığı" ifade eder. O sıradan bir düş değil, mutlak bir idraktir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir usulü ve kelam bağlamında bu kelimenin İsra suresindeki yerine işaret eder. Buradaki "Rü'yâ" kavramı, peygamberin İsra/Miraç mucizesi sırasında (Mescid-i Aksa'ya veya göklere yürüyüşünde) bizzat baş gözüyle yahut mutlak uyanık bir kalp gözüyle deneyimlediği o devasa doğaüstü seyir, metafizik tanıklık ve ilahi vizyon manasında tefsir edilmiştir. Olayın mahiyeti, kelimenin kökündeki bu "hakiki müşahede" (görme) sırrında gizlidir.
Elletî (الَّتِي)
Arapçada dişil (müennes) ve tekil isimleri (Er-Rü'yâ) nitelemek için kullanılan ism-i mevsul (ilgi zamiri) edatıdır. "O ki, o şey ki" manalarına gelir ve ardından gelen cümleyi (sıla cümlesini) o kelimeye bağlar.
Eraynâke (أَرَيْنَاكَ)
Kelimenin kökü "r-e-y" (görmek) olup if'al babına (irâe/göstermek) aktarılmış mazi (geçmiş zaman) fiildir. Sonunda azamet zamiri "Biz" (nâ) ve muhatap/nesne zamiri "sana" (ke) bulunmaktadır. "Sana gösterdik/izlettik" manasına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, rüya/vizyon (Er-Rü'yâ) isminden hemen sonra aynı kökten türeyen "Biz sana gösterdik" (eraynâke) fiilinin getirilmesinin Arap belagatindeki muazzam ispat gücünü tahlil eder. Bu dilbilgisel bağ, peygamberin yaşadığı o tecrübenin onun kendi muhayyilesinin (hayal gücünün) veya bilinçaltının bir üretimi olmadığını; bütünüyle Yaratıcı'nın aktif fail olarak devrede olduğu, nesnel olarak ona "gösterilmiş/izletilmiş" hakiki, dışsal ve ilahi bir tecrübe olduğunu sabitleyerek müşriklerin "uyduruyor" ithamını çökertir.
İllâ (إِلَّا)
Arapçada istisna bildiren edattır. "Ancak, -den başka, sadece" manalarına gelir. Cümlenin başındaki olumsuzluk (mâ) edatıyla kurduğu kurgu, o vizyonun yegâne ontolojik sebebini açıklar.
Fitneten (فِتْنَةً)
Kelimenin kökü olan "f-t-n" lafzı, sözlükte "sınamak, imtihan etmek, ateşe atmak, ayartmak ve saflaştırmak" anlamlarına gelmektedir. Nekre (belirsiz) formda ve nasb (üstün) halinde olup "ce'alnâ" fiilinin ikinci mef'ulüdür (nesnesidir).
İbn Fâris, bu kökün etimolojik temelinde "altın ve gümüş gibi madenleri, içindeki yabancı, değersiz maddelerden (cüruftan) bütünüyle ayırmak ve saflaştırmak için ateşe atıp eritmek" eyleminin bulunduğunu belirtir. İnsanın zorlu imtihanına "fitne" denmesi, onun içindeki inancın sahteliğini ve doğruluğunu acı verici, sarsıcı bir sınamayla tıpkı maden gibi açığa çıkarması sebebiyledir.
Râgıb el-İsfahânî, "fitne" mefhumunun Kur'an'da insanın dayanma gücünü, inancını ve psikolojisini zorlayan, aklı krize sokan her türlü şiddetli sınavı nitelediğini aktarır. Peygambere gösterilen o vizyon (İsra/Miraç olayı), inananla inanmayanı birbirinden kesin çizgilerle ayıran, safları belirleyen devasa bir ontolojik turnusol kâğıdı işlevi görmüştür.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin bu bağlamdaki teolojik arındırma ve sosyolojik kriz işlevini değerlendirir. Peygamberin, aklın sınırlarını zorlayan İsra/Miraç vizyonunu (bir gecede Kudüs'e gidip gelmesini) anlatması, Mekke toplumunda devasa bir çalkantı (fitne) yaratmıştır. Samimi inananlar (Hz. Ebubekir gibi) için bu olay, inancın ateşte (fitnede) test edilip onaylanması, bütünüyle saflaşmasıdır. Aklını ve kaba maddeyi putlaştıran inkârcılar içinse bu metafizik anlatı, onların bütünüyle yoldan çıkıp alay ettikleri, kibre kapıldıkları bir çöküş/ayrışma aracı olmuştur. Altın ateşte (fitnede) parlar, cüruf ise yanıp kül olur.
Lin-nâsi (لِلنَّاسِ)
Arapçada "için, -e" manası katan "lam" (li) harf-i ceri ile "insanlar" (en-nâs) kelimesinin birleşiminden oluşur. Sınamanın/turnusol kâğıdının bütün o Mekke toplumuna yönelik (insanlar için) olduğunu bildirir.
Veş-şeceratel (وَالشَّجَرَةَ)
Kelimenin kökü "ş-c-r" olup "ağaç, bitki, birbirine girmek, karmaşa ve anlaşmazlık" manalarına gelir. Başında atıf/bağlaç harfi (ve) ile belirlilik takısı (el) bulunur ve "rüya" (Er-Rü'yâ) kelimesine atfedilerek nasb (üstün) halini almıştır. (Yani: o ağacı da imtihan kıldık).
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "dalları ve kökleri birbirine girmiş, gövdesi olan, karmaşık yapılı bitki" olduğunu belirtir. İnsanlar arasındaki ihtilafa ve anlaşmazlığa (şicâr) bu adın verilmesi, tıpkı ağacın dalları gibi fikirlerin birbirine girmesinden, kaosa dönmesindendir.
Gabriel Said Reynolds, "Şecere" (ağaç) kavramının Kur'an'ın cehennem (Zakkum) tasvirindeki tipolojik ve Geç Antik Çağ kurgusundaki yerini inceler. Cehennem ateşinin tam ortasında kök salıp büyüyen yeşil bir ağaç fikri, kaba materyalist ve sığ müşrik aklında muazzam bir "felsefi karmaşa/itiraz" (şecere kelimesinin ihtilaf kök anlamına uygun olarak) yaratmıştır: "Ateşte ağaç nasıl bitip yaşayabilir?" diyerek peygamberle kıyasıya alay etmişlerdir. İşte o ağaç imgesi, rasyonel/maddeci aklı zorlayan, kibri ifşa eden devasa bir imtihan (fitne) nesnesi olarak metne mühürlenir.
Mel'ûnete (الْمَلْعُونَةَ)
Kelimenin kökü "l-a-n" olup "lanetlemek, kovmak, uzaklaştırmak ve dışlamak" manalarına gelir. İsm-i mef'ul (edilgen ortaç/lanetlenmiş olan) formunun dişil (müennes) halidir. Belirlilik takısı (el) alarak "şecere" isminin sıfatı konumuna geçmiştir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir kimseyi yahut bir varlığı, hışımla, öfkeyle ve zorla ilahi rahmetin, şefkatin sınırlarından bütünüyle kovmak, uzaklaştırmak" olduğunu bildirir.
Râgıb el-İsfahânî, "lanet" kavramının Yaratıcı'dan (Allah'tan) geldiğinde; ahirette azap ve rahmetten mutlak mahrumiyet, dünyada ise hidayetten ve ilahi lütuftan bütünüyle kesilme/izolasyon durumu olduğunu aktarır. O cehennem ağacının (Zakkum'un) "lanetlenmiş" (mel'ûne) olması; onun beslendiği o karanlık, azap dolu varoluşsal zeminle (cehennemin dibiyle) ve onu yiyenlere vereceği o kahredici, ilahi rahmetten uzaklaştırıcı eziyetle ilgilidir. Ağaç bizzat azabın/kovulmuşluğun organik bir formudur.
Fîl-Kur'âni (فِي الْقُرْآنِ)
Kökü "k-r-e" (okumak, toplamak) olan özel isim (el-Kur'ân) ile başında "içinde" manası katan "fî" zarfının birleşimidir. O ağacın ve vizyonun Kutsal Kitap'ta zikredildiğine işaret eder.
Arthur Jeffery, kelimenin Süryanicedeki "keryana" (litürjik/kutsal okuma) lafzıyla olan o derin etimolojik bağını analiz ederek; bizzat okunarak tebliğ edilen bu evrensel kutsal metnin (Kur'an'ın) içindeki bu dehşet verici tasvirlerin (Zakkum ağacı gibi), müşrik aklında yarattığı o derin felsefi ve psikolojik sarsıntıyı (fitneyi) vurgular.
Ve nuhavvifühüm (وَنُخَوِّفُهُمْ)
Kelimenin kökü "h-v-f" olup "korkutmak, tehlikeyi haber vermek, sakındırmak ve ürkütmek" manalarına gelir. Tef'il babında (tahvîf) muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. Başında atıf harfi (ve), fiil formunda "Biz korkuturuz" azamet zamiri ve sonunda "onları" (hüm) nesne zamiri bulunur.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "beklenen bir tehlike, zarar yahut helak karşısında insanın kalbinde uyandırılan panik, sarsıntı ve sakındırma eylemi" olduğunu belirtir.
Dücane Cündioğlu, "tahvîf" (korkutma) eyleminin buradaki pedagojik, ontolojik ve uyarıcı işlevini tahlil eder. Kur'an, o lanetli ağaç (zakkum) tasviriyle veya İsra mucizesindeki diğer azap sahneleriyle müşrikleri sadistçe bir dehşete sürüklemeyi amaçlamaz. Asıl maksat, kibirlerinden uyuşmuş o inatçı aklı, o derin ontolojik uykularından (gafletten) sarsarak uyandırmak, onları kendi varoluşsal çöküşlerinden "korkutarak sakındırmaktır" (nuhavvifühüm). Korkutma, bizzat merhametin acı bir dışavurumudur.
Femâ (فَمَا)
Arapçada sonuç, takibiye veya "fakat, oysa" manalarına gelen "fe" edatı ile olumsuzluk bildiren (mâ) edatının birleşiminden oluşur.
Yezîdühüm (يَزِيدُهُمْ)
Kelimenin kökü olan "z-y-d" lafzı, sözlükte "artırmak, çoğalmak, ilave etmek ve büyümek" anlamlarına gelmektedir. Muzari (geniş/şimdiki zaman) tekil fiilin sonuna "onları, onlara" (hüm) nesne/aidiyet zamiri eklenmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "ziyade" (artırma) fiilinin ayetteki o trajik, paradoksal (ironik) sonucunu tahlil eder. İlahi bir uyarı ve korkutma (tahvif), normal şartlarda insanın fıtratını sarsıp, onun sakınmasını ve imanını artırması gerekirken; kibre batmış, hastalıklı müşrik psikolojisinde tam tersi bir tepkimeye girer. Uyarı, onlardaki inkarı, azgınlığı ve kibri niceliksel ve niteliksel olarak daha da "çoğaltır, şişirir ve artırır" (yezidühüm). Şifa niyetiyle verilen o ilahi kelam (ilaç), bozulmuş ahlaki bünyede zehri bütünüyle artırmıştır.
İllâ (إِلَّا)
Arapçada istisna bildiren edattır. "Ancak, sadece, -den başka" manalarına gelir. "Femâ yezidühüm illâ..." (Onlara ...'dan başka bir şey artırmaz) kurgusuyla, uyarının onlarda yarattığı o yegâne ve mutlak karanlık duyguyu (tuğyanı) sabitler.
Tuğyânen (طُغْيَانًا)
Kelimenin kökü "t-ğ-y" olup sözlükte "sınırı aşmak, taşmak, kibre kapılmak, azmak ve haddi bütünüyle ihlal etmek" anlamlarına gelmektedir. Masdar formunda olup, dilbilgisi açısından eylemin ikinci nesnesi (mef'ul) konumundadır.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "suyun yatağından taşarak etrafı yıkması, sınırları bütünüyle ihlal eden o devasa, kontrolsüz ve tahrip edici taşkınlık/sel durumu" olduğunu bildirir. İnsanın kibrinde, isyanında haddini aşmasına bu yüzden "tuğyan" (taşkınlık) denir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyolojik ve psikolojik şiddetini değerlendirir. Müşrikler ilahi uyarılar (zakkum ağacı tasviri vs.) karşısında içlerine kapanıp sessiz kalmazlar. O uyarılar, onların içindeki o kaba, akıl dışı kibri bütünüyle tetikler ve onlar inançsızlıklarını pasif bir şekilde değil; tıpkı yatağından taşan, yıkan, kontrol edilemez bir sel gibi (tuğyan) aktif bir küstahlıkla, alayla ve saldırganlıkla dışa vururlar. İnkar, taşkın ve pervasız bir öfkeye (tuğyana) dönüşmüştür.
Kebîrâ (كَبِيرًا)
Kelimenin kökü "k-b-r" olup "büyük olmak, ağır olmak, yüce olmak, sınırları aşmak" manalarına gelir. Sıfat formundadır ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak "tuğyan" masdarını bütünüyle niteler ve büyütür.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin fasılası (son kelimesi) olan "kebîrâ" sıfatının, isyan/taşkınlık (tuğyan) kelimesiyle oluşturduğu o devasa karanlık hacmi, o boğucu psikolojik portreyi muazzam bir edebi tahlille inceler. Müşriklerin o taşkınlığı ve isyanı (tuğyan) sıradan bir inat, basit bir itiraz değildir. O; evrenin ontolojik sınırlarını zorlayan, Yaratıcı'nın kelamıyla (Kur'an'la ve mucizelerle) pervasızca alay eden, aklın, vicdanın ve idrakin alabileceği en "büyük, en ağır, en devasa" (kebîrâ) felsefi cüret ve küstahlıktır. Ayet, inkarcının o kontrolsüz kibrini ve körlüğünü, kapanışta bu sıfatla bütünüyle devasa bir hale getirerek onu kendi selinde (tuğyanında) boğar ve hakikati inkar etmenin o korkunç sonunu bu kelimeyle (kebîrâ) mühürler.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla