سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يَقُولُونَ عُلُواًّ كَب۪يراً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İsrâ Sûresi, 43. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: isra suresi 43. ayet, isra suresi, tenzih, isra 43, tevhid, kudret, yücelik, esmaül hüsna
-
“Allah onların söylediği şeylerden münezzehtir, çok çok yücedir.”
“Sübhânehû” (سُبْحَانَهُ) şu anlama gelir: Allah kendisini inkârcıların söyledikleri şeylerden ve ortaklar, benzerler, çocuk, ona yakışmayan şeyler gibi onların yakıştırdıkları sıfatlardan beridir. Bunun için şöyle buyurdu: Allah onların söylediği şeylerden münezzehtir, çok çok yücedir. Sonra da şöyle buyurdu:
Yorumu Yorumla
-
Sübhânehu (سُبْحَانَهُ)
Kelimenin kökü olan "s-b-h" lafzı, sözlükte "suda veya havada hızla yüzmek, akıp gitmek, uzaklaşmak ve arınmak" anlamlarına gelmektedir. Tesbih masdarından türeyen bu isim, sonundaki "O'na/O" (hû) zamiriyle birlikte Allah'a izafe edilmiştir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin hızla mesafe kat etmesi, uzaklaşması ve tortulardan arınarak kendi saf akışında ilerlemesi" olduğunu belirtir. Mecazi olarak Allah'a nispet edildiğinde (tenzih), O'nun her türlü insani eksiklikten, acziyetten ve müşriklerin iftiralarından "mutlak ve sonsuz bir şekilde uzak/münezzeh" olmasını ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "Sübhân" kelimesinin sıradan bir sözlü övgü olmadığını; Yaratıcı'nın zatını, yaratılmışlara ait tüm sıfatlardan, sınırlardan ve şeriklerden (ortaklardan) bilişsel ve teolojik olarak mutlak manada tecrit etme, uzak tutma eylemi olduğunu aktarır.
Celaleddin el-Suyuti, "Sübhânehu" lafzının Arap dilbilgisinde fiili düşmüş bir "mef'ul-i mutlak" (pekiştirme nesnesi) olarak geldiğini tahlil eder. Önceki ayetlerdeki o ağır şirk iddialarının (Allah'ın kızları olduğu yahut başka ilahlar bulunduğu iftirasının) ardından cümlenin doğrudan bu kelimeyle başlaması, muazzam bir belagat şokudur. Kelime, iftiraları tartışmaya dahi açmadan, mutlak bir "aşkınlık" nidasıyla o çirkin iddiaları metinden kazıyıp atar.
Dücane Cündioğlu, kelimenin kökündeki "uzaklaşma" (s-b-h) imgesinin ontolojik boyutunu değerlendirir. Müşrikler kendi antropomorfik (insan biçimci) tanrı tasavvurlarıyla Allah'ı yeryüzüne, maddeye ve biyolojik bir baba figürüne (kızlar edinmeye) çekmeye çalışırken; Kur'an, "Sübhânehu" diyerek Tanrı tasavvurunu hızla o kaba materyalizmden koparır ve O'nu beşeri idrakin asla ulaşamayacağı o saf, soyut ve uzak (münezzeh) makamına geri yerleştirir.
Ve te'âlâ (وَتَعَالَىٰ)
Kelimenin kökü "a-l-v" olup "yüksek olmak, yücelmek, üstün gelmek ve yukarıda bulunmak" manalarına gelir. Tefa'ul babında mazi (geçmiş zaman) fiil formundadır ve başında atıf/bağlaç harfi (ve) bulunur.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "alçaklığın, düşüklüğün ve aşağıda olmanın (süfl/dünv) tam zıddı olarak mutlak bir irtifa, fiziki veya manevi bir yükseklik" olduğunu bildirir.
Râgıb el-İsfahânî, "te'âlâ" eyleminin Yaratıcı için kullanıldığında mekânsal bir yüksekliği değil, rütbe, kudret, kahhariyet ve varoluşsal statü bakımından erişilmez bir ontolojik zirveyi (aşkınlığı) nitelediğini ifade eder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin tefa'ul babında (te'âlâ) gelmesinin dilbilgisel önemini tahlil eder. Bu kalıp (mutâvaat/tekellüf bildirir), yüksekliğin dışarıdan verilmiş bir makam olmadığını, bizzat O'nun kendi zatından kaynaklanan, kendinden kaim ve mutlak bir "kendiliğinden yücelik" olduğunu semantik olarak mühürler. O, yüceltildiği için değil, zatı gereği yücedir.
Ammâ (عَمَّا)
Arapçada uzaklaşma ve aşma bildiren "an" (-den, -dan) harf-i ceri ile "şey, o iddia ettikleri" manasındaki ism-i mevsul (ilgi zamiri) olan "mâ" edatının kaynaşmasından (an+mâ) oluşur.
Celaleddin el-Suyuti, buradaki "an" edatının Arap belagatinde "mücâveze" (mesafe koyma, teğet geçip aşma) işlevi gördüğünü belirtir. Allah'ın yüceliği (te'âlâ), müşriklerin ürettiği o iftira dolu mitolojilerden (mâ), sınırları aşıp geçen bir harf-i cer ile bütünüyle izole edilerek dilbilgisel bir karantinaya alınır.
Yekûlûne (يَقُولُونَ)
Kelimenin kökü "k-v-l" olup "söylemek, konuşmak, iddia etmek" manalarına gelir. Muzari (geniş/şimdiki zaman) çoğul fiildir.
İbn Fâris, bu kökün "dille telaffuz edilen sesler ve aktarılan ifadeler" olduğunu belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, eylemin fiili muzari (sürekli ve şimdiki zaman) kipiyle "yekûlûne" (söylüyorlar/söylemekte devam ediyorlar) formunda gelmesinin, müşriklerin bu şirk iddialarını anlık bir hata olarak değil, sürekli bir inanç sistemi, inatçı bir teoloji ve kalıcı bir söylem olarak ürettiklerini linguistik bir süreklilikle kaydettiğini aktarır.
Ulüvven (عُلُوًّا)
Aynı "a-l-v" kökünden türeyen masdar olup, ayette "te'âlâ" fiilinin "mef'ul-i mutlak'ı" (pekiştireç görevindeki kendi cinsinden nesnesi) olarak konumlanmıştır.
Râgıb el-İsfahânî, fiilin (te'âlâ) hemen ardından kendi kökünden bir masdarın (ulüvven) gelmesinin, Allah'ın o benzersiz aşkınlığını ve yüksekliğini zihinlerde dondurup sabitleyen, sınırları olmayan bir "mutlak yüceliş" manası taşıdığını aktarır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin kurgusundaki "te'âlâ ... ulüvven" (Yücedir... hem de ne yücelik) tekrarlamasının felsefi derinliğini tahlil eder. Bu dilbilgisel tekrar, yatay düzlemde sahte tanrılar (putlar/şirk) inşa eden pagan aklına karşı, sonsuz bir dikey eksen kurar. Yaratıcı, muhatabın tahayyül edebileceği her türlü yükseklik sınırını yıkarak, yukarıya doğru ucu açık, linguistik bir sonsuzluk (ulüvven) inşa eder.
Kebîrâ (كَبِيرًا)
Kelimenin kökü "k-b-r" olup "büyük olmak, yüce olmak, ulu olmak" manalarına gelir. Sıfat formundadır ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak zikredilmiştir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "küçüklüğün ve sınırlılığın (sığar) tam zıddı olarak niceliksel, hacimsel veya manevi bir büyüklük, azamet ve kapsayıcılık" olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin fasılası olan bu kelimenin, bir önceki ayette (17:40) müşriklerin şirki için kullanılan "kavlen azîmâ" (çok ağır/büyük bir söz) ifadesiyle kurduğu kusursuz edebi ve teolojik simetriyi değerlendirir. Müşriklerin attığı iftira ne kadar "büyük ve ağır" (azîmâ) olursa olsun; Allah'ın bu iftiradan uzaklığı, aşkınlığı ve yüceliği (ulüvven) o iftirayı bir hiç mesabesine indirecek kadar sonsuz, mutlak ve "büyük" (kebîrâ) bir ontolojik boyuttadır. Bu kelime, beşeri iftirayı ilahi azametin o devasa gölgesinde bütünüyle ezip yok eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğünü keşfedin.
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla