Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İsrâ Sûresi, 37. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İsrâ Sûresi, 37. Ayet

    وَلَا تَمْشِ فِي الْاَرْضِ مَرَحاًۚ اِنَّكَ لَنْ تَخْرِقَ الْاَرْضَ وَلَنْ تَبْلُغَ الْجِبَالَ طُولاً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velâ temşi fî-l-ardi merahâ(an)(s) inneke len taḣrika-l-arda velen tebluġa-lcibâle tûlâ(n)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma! Ne yeri yarabilir ne de dağ­larla boy ölçüşebilirsin.”

      Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma. Buradaki yasak, yürüme eyleminin kendisi değildir, yasak sadece kibirlenerek ve böbürlenerek yürümek içindir. Ayrıca bir şeyi yasaklamak onun zıddını yapmayı gerektirir. Emretmek de böyledir. Aynı zamanda bir şeyi yasaklamak onun zıddını emretmeyi gerektirir, yine bir şeyi emretmek de onun zıddını yasaklamayı gerektirir. Burada kibirlenmeyi yasaklamak vardır, dolayısıyla bu aynı zamanda sözü edilen kibirlenmenin zıddını emretmek olur. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Rahmânın has kulları yeryüzünde vakarla yürürler”. Bazıları şöyle demiştir: Şımararak, kibirlenerek ve şiddetle sevinerek. Denildi ki bunun anlamı: Kendini büyük görerek, kendini beğenerek kibirlenmektir.

      Ne yeri yarabilir ne de dağlarla boy ölçüşebilirsin. Bazıları şöyle demiştir: Allah Teâlâ yeri yarmayı ve dağların boyuna ulaşmayı belirtti. Çünkü yaratıklardan öylesi vardır ki, yeri yırtarak içine girerler yahut dağların boyuna ulaşırlar, onlar da meleklerdir. Şunu belirtmek gerekir ki, onlar Allah’a karşı, resûlüne karşı kibirlenmemişlerdir, onun karşısında kendilerini büyük görmemişler, belki onlara boyun eğmişlerdir. Kuvvet ve şiddet bakımından bu duruma ulaşamayan kimse, Allah’a boyun eğmeye, ona karşı alçak gönüllü davranıp kibirlenmemeye daha lâyıktır.

      Yüce Allah’ın bunu belirtmesinin sebebi şu ihtimaldir: Onlar bu dinin nurunu söndürmeye ve Resûlullah’ı (s.a.) mağlup etmeye çalışıyorlardı, bu sebeple O, şöyle buyuruyor: Yeri yırtmak ve dağların boyuna erişmek sizin için mümkün olmadığı gibi, Allah’ın dinini söndürmek ve resûlünü mağlup etmek de mümkün değildir. Bu da şu beyanda belirtilen husustur: “Onların içlerindeki, hedefine asla ulaşamayacakları bir büyüklenme duygusundan başka bir şey değildir”. Allah bunu hatırlatarak şöyle buyuruyor: Sen kibrinle ve azametinle reis ve kumandanların mertebe ve menzilesine ulaşamazsın. Âyete bu temsile göre anlam verilmesi ihtimali vardır. En doğrusunu Allah bilir. Yahut Allah şöyle buyurur: Şüphesiz sen yeri yırtamazsın. Yani yeri yırtıp onun içinde bulunan hâzineleri ve menfaatleri çıkarıp onlardan yararlanamazsın, dağların boyuna da erişip dağ başlarında bulunan menfaatlerden yararlanamazsın. O halde, kuvvet ve şiddette senin gibi olan başkalarına karşı nasıl da kibirleniyorsun. Kibir konusunda bilinmesi gereken şudur: Kendisini bilen, içinde bulunduğu olayları, âfetleri ve türlü ihtiyaçların farkında olan kimse, kendisi gibi olan birine karşı kibirlenmez. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Lâ temşi (وَلَا تَمْشِ)

        Kelimenin kökü olan "m-ş-y" lafzı, sözlükte "yürümek, adım atmak, bir yerden bir yere intikal etmek" anlamlarına gelmektedir. Nehiy (yasaklama) formunda muzari fiildir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "ayakları sırayla yere basarak ilerlemek, bedeni bir hedefe doğru sevk etmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "meşy" (yürüyüş) eyleminin sadece fiziksel bir yer değiştirme olmadığını, insanın yeryüzündeki halini, ahlaki tutumunu ve hayat yolundaki genel davranış biçimini niteleyen bir mecaz olduğunu ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel evreninde "yürümek" eyleminin, bireyin dünyadaki ontolojik ve etik duruşunu sembolize ettiğini tahlil eder. Yaratıcı'nın belirli bir yürüyüş tarzını yasaklaması, aslında o yürüyüşün arkasındaki sorunlu dünya görüşünü, kibri ve varoluşsal sapmayı bütünüyle mahkûm eden bir ahlak felsefesi kuralıdır.

        Fi'l-ardı (فِي الْأَرْضِ)

        Kelimenin kökü "e-r-d" olup "yeryüzü, toprak, aşağıda olan" manalarına gelir. Başında "içinde, üzerinde" manası katan "fî" edatı bulunur.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "ayağın bastığı, alçakta ve aşağıda bulunan, taban teşkil eden şey" manasının yattığını bildirir.

        Dücane Cündioğlu, "yeryüzünde" tamlamasının mekânsal ve felsefi ironisini tahlil eder. İnsan, etimolojik ve fiziksel olarak en alçak, en aşağı (arz) olan bir zemine basarak yürümektedir; ancak bastığı yerin bu ontolojik düşüklüğüne rağmen, kendisini her şeyin üstünde ve yüce görerek kibre kapılmaktadır. Edatın (fî) kişiyi o toprağın sınırlarına hapsetmesi, bu kibrin ne kadar yersiz olduğunu linguistik olarak fısıldar.

        Merahan (مَرَحًا)

        Kelimenin kökü "m-r-h" olup "şımarıklık, böbürlenme, aşırı sevinç, kasılarak ve kibirle yürüme" manalarına gelir. Masdar formunda olup ayette "hâl" (durum zarfı) konumundadır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "insanın içindeki aşırı sevincin, hafifliğin ve taşkınlığın dışarı vurarak bedeni hoplatması, kasılarak adım atması" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "merah" kavramının fıtri ve meşru bir neşe (ferah) olmadığını; doğal sevincin sınırlarını aşarak şımarıklığa, akıl tutulmasına, başkasını küçümsemeye ve sahte bir üstünlük yanılsamasına dönüştüğü o taşkın ruh halini nitelediğini aktarır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kibrin ve şımarıklığın (merah) soyut bir ahlaki kötülük olmaktan çıkıp, doğrudan insan fizyolojisine, adım atış ritmine, çenenin kalkışına ve göğsün şişirilişine nasıl yansıdığını semantik olarak değerlendirir. Yürüyüşün kendisi kibrin bedensel dilidir.

        Celaleddin el-Suyuti, kelimenin "hâl" (durum zarfı) olarak nasb (üstün) formunda gelmesinin Arap belagatindeki işlevini inceler. Bu dilbilgisel yapı, failin anlık bir hatasını değil; böbürlenmeyi, çalımlı yürümeyi ve şımarıklığı bütünüyle kendi karakteri ve sürekli durumu (hâli) haline getirmiş o itici eylemselliği dondurarak gözler önüne serer.

        İnneke (إِنَّكَ)

        Arapçada isim cümlesinin başına gelerek anlamı pekiştiren "inne" (şüphesiz/muhakkak ki) edatı ile, muhatap zamiri "ke" (sen) lafzının birleşiminden oluşur.

        Celaleddin el-Suyuti, yasağın (kibirle yürüme) hemen ardından gelen bu "inneke" (çünkü sen / şüphesiz ki sen) edatının, Arapçada "ta'lil" (gerekçelendirme) işlevi gördüğünü belirtir. Kur'an, kibrin yasaklanmasını salt dogmatik bir emre bağlamaz; bu edatla birlikte, kibrin ne kadar temelsiz ve akıl dışı olduğunu fiziksel gerçeklikler üzerinden ispatlayacak o mutlak, sarsılmaz rasyonel gerekçeye (çünkü sen...) linguistik bir kapı açar.

        Len tahrika (لَن تَخْرِقَ)

        Kelimenin kökü olan "h-r-k" lafzı, sözlükte "yırtmak, delmek, yarmak ve parçalamak" anlamlarına gelmektedir. Başında fiili muzariyi nasb eden ve eylemin gelecekte kesinlikle olmayacağını bildiren "len" (asla/hiçbir zaman) edatı bulunur.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir bütünü zor kullanarak, şiddetle ve kaba kuvvetle ortadan yarmak, onda bir delik açmak" olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hark" eyleminin ölçüsüz, hesapsız ve yıkıcı bir parçalama olduğunu ifade eder. İnsanın ayağını yere sertçe vurarak (çalımla) yürümesi, sanki yeri yırtacakmış gibi bir vehme (psikolojik yanılsamaya) kapılmasındandır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın sınırsız egosu ile sınırlı fizyolojisi arasındaki o muazzam tezatın bu fiille nasıl deşifre edildiğini tahlil eder. Kibirli insan, adımlarını yeri yaracak (tahrik) bir tanrısal güç vehmiyle atar; ancak "len" (asla) edatının o buz gibi fiziksel ve dilbilgisel kesinliği, insanın yeryüzü karşısındaki o mutlak acziyetini ve zayıflığını yüzüne vurarak egosunu paramparça eder. Ayağını ne kadar sert vurursan vur, arzı yırtamazsın.

        El-Arda (الْأَرْضَ)

        Aynı "e-r-d" kökünden gelen "yeryüzü" isminin nesne (mef'ul) halidir. Eylemin (yırtma girişiminin) yöneldiği o devasa, sessiz ve sarsılmaz maddesel bütündür. İnsanın gücünün yetmediği ontolojik bir sınırdır.

        Ve-len teblüğa (وَلَن تَبْلُغَ)

        Kelimenin kökü "b-l-ğ" olup "ulaşmak, varmak, yetişmek ve menzile erişmek" manalarına gelir. Yine "len" edatıyla (asla ulaşamayacaksın) mutlak bir imkânsızlık kipi oluşturmuştur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir hedefe, nihai bir noktaya veya sınırın en uç kısmına fiziksel yahut zamansal olarak varmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "bülûğ" eyleminin gayenin en zirve noktasına erişmeyi nitelediğini aktarır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), cümlenin kurgusundaki edebi ve mekânsal simetriyi (tıbak) tahlil eder. Bir önceki fiil olan "tahrik" (yeri yırtmak) insanın aşağıya, derinliğe doğru olan güç vehmini ezerken; "teblüğa" (ulaşmak) fiili insanın yukarıya, yüceliğe doğru olan büyüklük sanrısını ezer. "Len" (asla) edatı, insanı yerin derinliği ile göğün yüksekliği arasına sıkıştırıp, onun haddini bilen mütevazı bir varlık olması gerektiğini semantik olarak mühürler.

        El-Cibâle (الْجِبَالَ)

        Kelimenin kökü "c-b-l" olup "dağlar, sarsılmaz kütleler, yaratılış ve fıtrat" manalarına gelir. "Cebel" kelimesinin çoğulu ve nesne (mef'ul) formudur.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "büyüklük, devasa ağırlık, sertlik ve yerinden oynatılamaz mutlak bir sağlamlık" manasının yattığını bildirir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki köklerine inerek, dağların (cibâl) antik Ortadoğu kültüründe ve dillerinde "yeryüzünün kazıkları, sarsılmazlığın ve ulaşılamaz doğal azametin sembolü" olarak kullanıldığını, Kur'an'ın bu evrensel tabiat imgesini insanın küçüklüğünü ispatlamak için muazzam bir kıyas nesnesi olarak kullandığını analiz eder.

        Theodor Nöldeke, dağ metaforunun Kur'an'ın edebi estetiğinde tabiatın ezici büyüklüğünü ve insanın o büyüklük karşısındaki ontolojik kırılganlığını vurgulamak için seçilen en isabetli linguistik araç olduğunu kaydeder.

        Tûlen (طُولًا)

        Kelimenin kökü olan "t-v-l" lafzı, sözlükte "uzunluk, boy, yükseklik, bir şeyin dikey uzantısı" anlamlarına gelmektedir. Masdar formunda olup, dilbilgisi açısından "temyiz" (kapalılığı gideren açıklayıcı nesne) konumundadır ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak zikredilmiştir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "kısalığın (kısar) tam zıddı olarak, bir nesnenin uzayda kapladığı dikey veya yatay genişleme, uzama" olduğunu aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, "tûl" kelimesinin ayet bağlamında fiziksel boyu, irtifayı ve yüksekliği nitelediğini ifade eder. İnsanın çalımlı yürüyüşündeki o "boyunu uzatma, kendini dikleştirme" çabası, dağların "tûl" (uzunluk) vasfı karşısında komik bir duruma düşer.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin "temyiz" (belirsizliği gideren öğe) olarak ayetin sonunda (fasıla) yer almasının çarpıcı mantığını değerlendirir. Dağa (cibâl) ulaşmak fiziksel olarak mümkündür; insan yürüyerek dağın eteklerine varabilir. Ancak ayet, "Dağlara asla ulaşamazsın" cümlesini "tûlen" (boy/yükseklik bakımından) temyiziyle kısıtlayarak; meselenin mesafeyi aşmak değil, kibrin temelindeki o "dikleşme/yücelme" arzusunun dağların o doğal ve devasa dikey boyutu (tûl) karşısında matematiksel olarak sıfırlandığını kusursuz bir dilbilgisel kesinlikle ispatlar. Temyiz nesnesi, kibrin fizyolojik zeminini yerle bir eder.

        Yorum

        İşleniyor...
        X