Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İsrâ Sûresi, 22. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İsrâ Sûresi, 22. Ayet

    لَا تَجْعَلْ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَ فَتَقْعُدَ مَذْمُوماً مَخْذُولاً۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Lâ tec’al me’a(A)llâhi ilâhen âḣara fetak’ude meżmûmen maḣżûlâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Allah’tan başka tanrı tanıma; sonra kınanmış ve yalnızlığa terkedil­miş olarak kalırsın.”

      Allah’tan başka tanrı tanıma. Daha önce belirtmiştik ki hitap resûlüne ait olduğu halde bu tür hitapta yasağın bulunması imkânsız değildir, her ne kadar peygamberi koruyan ismet sıfatından dolayı peygamber hakkında yasak vehmedilmeyecek olsa bile. Çünkü biz emir ve yasağm bulunması durumunda ismetten faydalanılacağını önceden belirttik. Zira emir ve yazak bulunmasaydı ismet sıfatına ihtiyaç kalmazdı. Yahut da Allah başkasını kastederek Hz. Peygambere hitap etti. Tıpkı yeryüzü hükümdarlarının kendilerine en yakın olan ve önemli olan memurlarına hitap ettiği gibi, onlar aşağı seviye ve değersiz insanlara hitap etmez. İkincisi şudur: Allah herkese tek tek hitap ediyor, bu hitabı sadece resûlüne yapmıyor, fakat zihne gelen herkese aittir hitap. Bu beyanla insana hitap etmesi muhtemeldir. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: “Ey insan!”; “Ey insanlar!”. Hiç bir insan bu hitaba diğerinden daha lâyık değildir. Birincisi de buna göre anlaşılır. Yahut şöyle deriz: Allah peygamberine hitap ediyor. Bunun sebebi şudur: Nezdindeki değeri ne kadar büyük, derecesi ve konumu ne kadar yüksek olursa olsun hiç kimsenin dinde Allah katında bir ayrıcalığı yoktur, bunu insanlar bilmelidir. Zira peygamberler Allah katında değerli ve yüce insanlar olmalarına rağmen şirk konusunda onlar affedil­meyince diğer insanlar da affedilmez. Görmez misin ki yüce Allah meleklere şöyle buyurmuştur: “Onlardan biri, ‘Tanrı O değil, benim!’ diyecek olsa (ki de­mez), biz onu da cehennemle cezalandırırız. Zalimleri böyle cezalandırırız”. Oysa ki melekler Allah’ın en çok lütfettiği yaratıklarıdır. Çünkü Allah onları şöyle nitelemiştir: “Allah’ın emirlerinde ona isyan etmezler ve kendilerine ne emredilirse onu yaparlar”. Elçilerin durumu da buna göredir. Görmez misin ki bu ifadelerin ardından yüce Allah şöyle buyurdu: “Rabb’in, sadece kendisine kulluk etmenizi ve anne babanıza iyi davranmanızı emretti. Onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlanırsa onlara öf bile deme”. Biliniyor ki, Hz. Peygamber’in (s.a.) ana ve babası (ebeveyn-i resûl) hidâyet üzerinde değillerdi, dolayısıyla resûlüne: “Onları azarlama! İkisine de gönül alıcı güzel sözler söyle. Onlara merhametle ve alçak gönüllülükle kol kanat ger”. “Rabbim! Onlar nasıl küçüklükte beni şefkatle eğitip yetiştirdilerse şimdi sen de onlara merhamet göster diyerek dua et” hitabı ile muhatap olmaya ihtimali yoktur. Bu durum, yüce Allah’ın, bu hitapla Allah’a ortak tanıma ihtimali olan ve böyle tasavvur edilen herkesi muhatap aldığına işaret etmektedir.

      Sonra kınanmış ve yalnızlığa terkedilmiş olarak kalırsın. İnsanlar nezdinde alçalmış ve kahredilmiş olursun. Çünkü “hızlân” (خذلان) yardımın zıddıdır. Görmez misin ki yüce Allah başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “Allah size yardım ederse artık sizi yenecek hiçbir kimse yoktur; eğer sizi yardımsız bırakırsa O’ndan sonra size kim yardım edebilir? Müminler yalnız Allah’a güvensinler”. Burada “hızlân”ı (خذلان) yardımın zıddı olarak belirtti. Buna göre “mahzûl” yani kahredilmiş, alçaltılmış, yardım edilmemiş olursun. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Lâ tec'al (لَا تَجْعَلْ)

        Kelimenin kökü olan "c-a-l" lafzı, sözlükte "kılmak, yapmak, bir şeyi bir halden başka bir hale veya statüye dönüştürmek" anlamlarına gelmektedir. Nehiy (yasaklama) formunda muzari fiildir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "var olan bir nesnenin veya durumun vasfını, mahiyetini ve işlevini değiştirerek onu yeni bir yapıya sokmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ceale" fiilinin "yoktan var etmek" (halk) değil, var olan bir şeye zihinsel, hukuki veya ontolojik bir statü atfetmek olduğunu aktarır. Ayette bu eylemin yasaklanması (lâ tec'al/kılma), insanın zihninde kurguladığı sahte otoriteleri ilahlık statüsüne "yükseltme" (ceale) cüretinin teolojik olarak kökünden reddedilmesidir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde bu fiilin, şirk koşmanın psikolojik altyapısını deşifre ettiğini tahlil eder. Müşrik, yeni bir tanrı yaratmaz; bilakis evrendeki sıradan nesnelere, güç odaklarına veya arzularına "tanrılık vasfı giydirerek" onları kendi dünyasında ilah konumuna "kılar/dönüştürür" (ceale).

        Me'a (مَعَ)

        Sözlükte "beraber, ile, birlikte, yanı sıra" anlamlarına gelen, zaman veya mekân ortaklığını bildiren bir zarftır.

        İbn Fâris, bu lafzın iki şeyin bir araya gelmesi, yoldaşlık etmesi ve yan yana durması manasını taşıdığını bildirir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "me'allâhi" (Allah ile beraber) tamlamasındaki "me'a" edatının, şirk inancının karakteristik yapısını kusursuz bir dilbilgisiyle ortaya koyduğunu değerlendirir. Tarihsel olarak müşrikler Yaratıcı'yı (Allah) bütünüyle reddetmezler; onların temel cürmü, O'nun otoritesini mutlak ve tek kabul etmeyip, O'nun "yanı sıra/beraberinde" yatay düzlemde başka karar alıcı otoriteler (sahte ilahlar) kurgulamalarıdır. Şirk, bir reddediş değil, bir "ortak etme" (me'a) krizidir.

        Allâh (اللَّهِ)

        Kökü "e-l-h" olup "kulluk etmek, ibadet etmek, yönelmek" manalarına gelen "ilâh" kelimesinin başına "el" (belirlilik) takısının gelmesiyle (el-İlâh) oluşmuş, Yaratıcı'nın mutlak ve özel ismidir (lafzatullah).

        Râgıb el-İsfahânî, bu ismin aslının "el-İlah" olduğunu, zamanla kaynaşarak "Allah" formunu aldığını ve hakiki mabudu niteleyen, ondan başkasına asla verilemeyen en has (özel) isim olduğunu aktarır.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökeninin yanı sıra Aramice ve Süryanicedeki "Alaha" (Tanrı) lafzıyla doğrudan ve güçlü bir etimolojik bağı bulunduğunu, ancak İslam öncesi Hicaz bölgesinde de putperest Arap panteonunun en tepesindeki Yüce Yaratıcı'yı tanımlayan yerleşik bir kavram olduğunu detaylı olarak analiz eder. Kur'an, bu ismi alıp onu tüm ortaklardan temizleyerek mutlak tevhidin merkezine yerleştirmiştir.

        Theodor Nöldeke, Sami dillerindeki ortak kök olan "El/İl" (Tanrı) kelimesinin Arapçada belirlilik takısıyla (el-İlah) nasıl evrimleşip özel isim formuna dönüştüğünü dilbilimsel ve tarihi bir perspektifle doğrular.

        İlâhen (إِلَٰهًا)

        Kelimenin kökü olan "e-l-h" lafzı, sözlükte "kulluk edilen, sığınılan, ibadet edilen, yüceliği karşısında hayrete düşülen nesne veya varlık" anlamlarına gelmektedir. Nekre (belirsiz) formda kullanılmıştır.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "insanın muhtaçlık duygusuyla bir güce sığınması, ondan himaye beklemesi ve ona boyun eğerek yönelmesi" manasının yattığını belirtir. İnsanın mutlak itaat ve sevgiyle bağlandığı her şey onun ilahı konumundadır.

        Toshihiko Izutsu, İslam öncesi dönemde (Cahiliye) "ilah" kelimesinin evrendeki ruhlar, putlar ve gök cisimleri gibi tapınılan her türlü figürü kapsayan genel bir isim (cins ismi) olduğunu, Kur'an'ın ise bu ayette olduğu gibi "Allah ile beraber başka bir ilah kılmayı" yasaklayarak, kelimenin semantik alanını daralttığını ve mutlak monoteizmi (tevhidi) inşa ettiğini analiz eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayetteki "ilâhen" kelimesinin nekre (belirsiz) ve tenvinli formda gelmesinin Arap dilbilgisi kuralı olan "nehiy/olumsuzluk siyakındaki nekre, umumilik (genellik) ifade eder" kaidesine dayandığını kaydeder. Bu şu demektir: Allah ile beraber hiçbir melek, peygamber, put, ideoloji, makam yahut heves, "ilah" kategorisine (ister büyük ister küçük olsun) kesinlikle sokulamaz.

        Âhara (آخَرَ)

        Kelimenin kökü "e-h-r" olup "diğer, başka, geride olan, öteki" anlamlarına gelir. Sıfat konumundadır.

        İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin kendisi olmayan, ondan farklı olan ve onun haricinde kalan diğer unsur" manasını taşıdığını aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, "âhar" kelimesinin burada sadece "sayısal" bir ikinciliği veya çokluğu ifade etmediğini, Allah'ın dışındaki her türlü "öteki" alternatifi nitelediğini belirtir. Varlık hiyerarşisinde Yaratıcı'nın zatına denk yahut O'nun yetkilerine sahip kılınan herhangi bir "başka" otoritenin tasavvur edilmesi, şirkin zihinsel tanımıdır.

        Fetak'ude (فَتَقْعُدَ)

        Kelimenin kökü olan "k-a-d" lafzı, sözlükte "oturmak, hareketsiz kalmak, geri durmak, çökmek" anlamlarına gelmektedir. Başındaki "fe" (sonuç bildiren) edatıyla muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "ayakta durmanın, dikilmenin (kıyam) ve hareketin tam zıddı olarak yere çökmek, pasifize olmak ve eylemsiz kalmak" olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ku'ûd" eyleminin ayet bağlamında salt fiziki bir oturuşu kastetmediğini; insanın gücünü, itibarını ve varoluşsal direncini kaybederek çaresizlik içinde yere yığılmasını, tabiri caizse "çöküp kalmasını" ifade ettiğini aktarır.

        Dücane Cündioğlu, tevhidin ve şirkin insanın ontolojik duruşuna olan etkisini, bu fiilin barındırdığı muazzam karşıtlık üzerinden tahlil eder. Kur'an'da "kıyam" (ayağa kalkmak/dik durmak) daima tevhidi, eylemi ve onuru temsil ederken; sahte ilahlara bel bağlamanın (şirkin) neticesi, insanı eylemsizliğe, pısırıklığa ve mutlak bir zillet içerisinde yere çökmeye (ka'de) mahkûm eden edebi ve psikolojik bir felaket olarak resmedilir.

        Mezmûmen (مَذْمُومًا)

        Kelimenin kökü "z-m-m" olup "kınamak, yermek, ayıplamak, kötülemek" manalarına gelir. İsm-i mef'ul (edilgen ortaç) formunda, durum zarfı (hâl) konumundadır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "övgünün ve yüceltmenin (hamd) tam zıddı olarak, birini değersizleştirmek, kusurlarını ortaya dökmek ve alçaltmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "zemm" kavramının sıradan bir kınama olmadığını, kişinin kendi ahlaki veya teolojik sapması (şirk) sebebiyle ilahi otorite, melekler ve vicdanlar nezdinde mutlak bir hakir görülme ve değersizleşme durumuna düşmesini ifade ettiğini aktarır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin sonunda yere çökmüş (fetak'ude) insanın durumunu tasvir eden "mezmûmen" kelimesinin, şirkin insan onurunda yarattığı devasa psikolojik tahribatı semantik olarak resmettiğini değerlendirir. Sahte tanrılar icat eden insan, yücelmez; aksine aklını iptal ettiği için evrenin nazarında "kınanmış/aşağılanmış" bir varlığa dönüşür.

        Mahzûlâ (مَخْذُولًا)

        Kelimenin kökü olan "h-z-l" lafzı, sözlükte "yardımsız bırakmak, terk etmek, yüzüstü bırakmak ve yalnızlığa itmek" anlamlarına gelmektedir. İsm-i mef'ul (edilgen) formundadır ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak ikinci bir durum/hal zarfıdır.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir kimsenin en çok ihtiyaç duyduğu anda, güvendiği kişi veya şey tarafından desteksiz bırakılıp ihanete uğraması, terk edilmesi" manasının yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hızlân" kelimesinin, kişinin beklediği yardımın ve himayenin aniden kesilmesi olduğunu söyler. Ayet bağlamında bu kelime, şirkin pratik sonucunu kusursuzca özetler: İnsanın Allah ile beraber güvendiği ve sığındığı o sahte tanrıların (ilâhen âhara), hesap gününde yahut kriz anında ona hiçbir fayda sağlayamayacağını ve onu mutlak bir kimsesizliğe terk edeceğini linguistik olarak ispatlar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin "mezmûmen mahzûlâ" (kınanmış ve yapayalnız/yüzüstü bırakılmış olarak) ikilemesiyle bitmesinin muazzam bir teolojik ağırlık taşıdığını tahlil eder. Tevhidi terk edip gücü başka yerlerde arayan insan, nihayetinde çifte bir yıkımla karşılaşır: Teolojik ve akli bir "kınanmışlık" (mezmûm) ile sosyolojik ve fiili bir "yardımsızlıktan/kimsesizlikten" (mahzûl) oluşan bu ontolojik çöküş, şirkin insanı sürükleyeceği o kaçınılmaz karanlık köşeyi (fetak'ude) dilbilgisel bir mühürle kesinleştirir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X