يَوْمَ لَا تَمْلِكُ نَفْسٌ لِنَفْسٍ شَيْـٔاًۜ وَالْاَمْرُ يَوْمَئِذٍ لِلّٰهِ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İnfitâr Sûresi, 19. Ayet
Daralt
X
-
"O gün hiç kimse bir başkası için bir şeyler yapma imkânına sahip olmayacaktır. O gün iş Allah'a kalmıştır"
Şefaat
O gün hiçbir kimse başkası için bir şeyler yapma imkânına sahip olmayacaktır. Allah Teâlâ sanki şöyle buyuruyor: O gün hiçbir kimsenin başka bir kimse için bir şeyler yapabilmiş olacaktır? Bu soruya üç ayrı şekilde cevap verilebilir: Birincisi: Kâfirler sıkıntılı anlarda birbirleriyle yardımlaşabilmeleri için kendi aralarında birtakım dostluklar kurmaktaydılar. Allah işte onlar için "O gün hiçbir kimse başkası için bir şey yapamaz" buyurdu. Nitekim O başka bir kelâmında meâlen şöyle buyurmaktadır: “Sizler, sırf dünya hayatında aranızdaki sevgi (ve çıkar) ilişkisini sürdürmek için Allah’ı bırakıp kendinize birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyâmet gününde birbirinizi tanımayacak, birbirinize lânetler yağdıracaksınız. Varacağınız yer cehennemdir; hiçbir yardımcınız da olmayacaktır”
Veya hiç kimsenin bir başkasına yararının dokunmaması, bu konuda kendisine izin verilmeden öncelci duruma dairdir. Nitekim bu anlamda yüce Allah meâlen şöyle buyurmuştur: “Ruh ve meleklerin saf saf olup durduğu o gün, Rahmân’ın izin verdiklerinden başkası konuşamayacak; konuşan da doğruyu söyleyecektir” Dünyada iken şefaatçilik herhangi bir kimseden müsaade almadan yapılabilir. Ama o günde asla.
Ya da o gün herkes için apaçık ortaya çıkacaktır ki hiçbiri kendinden bir şeye mâlik olmayacak, ancak bu temlik ile mümkün olabilecektir.
O gün iş Allah’a kalmıştır. Yani o günün hükümranlığında kimse O’na müdahil olamaz. Aslında bütün vakitlerde de durum aynıdır. Ne var ki bu dünya hayatında zâlimler zorbalık yapabilmektedirler. Ya da O gün iş Allah’a kalmıştır şu anlama gelir: Âhiret gününde herkes açıkça bilir ki bugün ve bugünden önce emir Allah’a aittir. Allah kendisinden yardım istenen yüce varlıktır.
Yorum
-
Temliku (تَمْلِكُ)
İbn Fâris, m-l-k kökünün temel manasının bir şeyi kuvvetle tutmak, ona hakim olmak ve dizginlemek olduğunu belirtir. Hamuru yoğurup kıvamına getirmeye "meleke'l-acîne" denmesini bu kuvvet ve hakimiyetle ilişkilendirir. Ayetteki kullanımı, bir kimsenin başkası üzerinde herhangi bir tasarruf gücüne veya irade beyanına sahip olmamasını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "mülk" kavramını bir şeye sahip olup onun üzerinde emir ve yasak yürütme yetkisi olarak tanımlar. "Temliku" fiilinin burada olumsuzlanması, o gün bütün beşerî otoritelerin ve mülkiyet iddialarının düşeceğini, hiç kimsenin bir başkasına fayda ya da zarar verme "melekesine" sahip olamayacağını vurgular. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın otorite dilinde m-l-k kökünün mutlak hakimiyeti temsil ettiğini; bu ayetteki reddin, dünyadaki sahte güç merkezlerinin ahiretteki mutlak acziyetini resmettiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin o günkü "iktidar yoksunluğunu" ifade ettiğini; şefaat veya yardım gibi beklentilerin bu kesin mülkiyet (temlik) reddiyle boşa çıkarıldığını vurgular.
Nefsün (نَفْسٌ)
İbn Fâris, n-f-s kökünün temel manasının "nefes, canlılık ve bir şeyin özü" olduğunu belirtir. Kelimenin "değerli olan" (nefis) anlamıyla bağına dikkat çekerek, insanın en temel gerçeğinin kendi nefsi olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "nefs" kelimesinin burada "şahıs ve fert" anlamında kullanıldığını; ayette iki kez tekrarlanmasının "hiçbir ferdin, başka bir fert için" hiçbir şey yapamayacağı vurgusunu pekiştirdiğini söyler. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki (İbranice "nepeş", Süryanice "napşâ") yaygınlığına ve "canlı varlık" anlamındaki köklü geçmişine değinir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'da "nefs"in ahlaki sorumluluğun tekil öznesi olduğunu; buradaki belirsiz (nekra) kullanımın, istisnasız her bireyi ve o günkü mutlak yalnızlığı simgelediğini belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin bu formda gelmesinin yarattığı o muazzam kapsamı ve her bir nefsin sadece kendi yüküyle baş başa kalacağı gerçeğini edebi bir vurguyla açıklar.
Şey'en (شَيْئًا)
İbn Fâris, ş-y-e kökünün "istemek, irade etmek ve bir şeyi varlık sahasına çıkarmak" manasına geldiğini belirtir. "Şey" kelimesinin bu kökten türemesini, onun irade edilen ve varlığı bilinen her şeyi kapsayan en genel isim olmasına bağlar. Râgıb el-İsfahânî, "şey" kavramını "hakkında bilgi verilebilen ve var olan her şey" olarak tanımlar. Ayetteki "şey'en" ifadesinin belirsiz ve olumsuzluk bağlamında gelmesinin, yardımın küçüğü veya büyüğü fark etmeksizin "mutlak bir yokluğu" ve hiçbir türden müdahalenin mümkün olmadığını ifade ettiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin kapsamının sınırsızlığına dikkat çekerek; şefaat, yardım veya herhangi bir iltimasın en ufak bir zerresinin bile o gün bir başkası adına gerçekleştirilemeyeceğini belirtir.
el-Emru (الْأَمْرُ)
İbn Fâris, e-m-r kökünün "bir işin durumu, hüküm ve talimat" manalarına geldiğini ifade eder. Kelimenin hem "iş ve oluş" hem de "emir ve kumanda" anlamlarını bünyesinde barındırdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "emir" kelimesinin burada "hüküm ve otorite" manasında olduğunu; dünyada emir yetkisinin insanlar arasında paylaşıldığını ancak o gün bu yetkinin sadece tek bir kaynağa rücu edeceğini söyler. Toshihiko Izutsu, "emr" kelimesinin Kur'an'da Allah'ın yaratma ve yönetme gücünü temsil eden teolojik bir terim olduğunu; bu ayetteki kullanımın "mutlak egemenliğin" iadesi anlamına geldiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramın varoluşun dizginlerinin tamamen yaratıcıya geçtiği, beşerî iradelerin devre dışı kaldığı o nihai kozmik durumu nitelediğini ifade eder.
Allah (لِلَّهِ)
İbn Fâris, bu ismin aslı hakkında farklı görüşler olmakla birlikte, temelinde "ilah" (kulluk edilen) kavramının yattığını ve e-l-h kökünden türediğini, O'nun her şeyin sığındığı mutlak varlık olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Allah" isminin gerçek ve mutlak ibadete layık olan tek varlığın özel ismi olduğunu; bu ismin başka hiçbir varlığa verilemeyeceğini ve tüm güzel isimlerin (esma-i hüsna) bu isme tabi olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeninde Aramice "Alâha" ve Süryanice formlarla olan ilişkisini tartışmakla birlikte, İslamî bağlamda bu ifadenin mutlak aidiyeti ve mülkiyeti temsil ettiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, "Allah" isminin Kur'an'ın semantik ağının tam merkezinde yer aldığını; bu ayette otoritenin (emr) Allah'a tahsis edilmesinin, tevhid inancının en keskin ifadesi olduğunu vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ifadedeki aidiyet vurgusunun o gün hükmün, otoritenin ve sonucun sadece Allah'a ait olacağını, O'ndan başka hiçbir iradenin geçerli olmayacağını belirttiğini ifade eder.
Yorum
Yorum