اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ اَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İnşikak Sûresi, 25. Ayet
Daralt
X
-
"Ancak iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar başka; onlar için kesintisiz bir ödül vardır."
Bu ilâhî beyan, “istisnâ-ı munkatı’” (anlamca ilgisiz istisna) kabilinden olduğu şeklinde yorumlanmıştır, çünkü iman edenler inkârcılar cümlesine girmez. Onlar için kesintisiz bir ödül vardır. Bize göre bu beyan daha önce açıkladığımız iman ehlinin en alt mertebelerine ilişkindir. Çünkü Allah Teâlâ, onların her bir özelliği imanla birlikte zikretmekle yetinmedi. Çünkü iman, onunla birlikte zikredilmeye lâyık özellikler olmakla birlikte onunla birlikte anılmayacak özellikler de bulunmaktadır. Bu özellikler belirtildiği zaman müminin, onların tümünü elde etmesi mümkün olmaz ve bu durum onu ümitsizliğe ve karamsarlığa sevk eder. Ne var ki Allah Teâlâ, genel olarak imandan söz etti. Böylece kulun Allah’ın rahmetinden ümit kesmemesi, O’nun lütuf ve keremini istemesi ve her bir müslümanın kendi konumu itibariyle iyi davranışları kazanmak için gayret göstermesi sağlanmış oldu.
Yorum
-
Âmenû (آمَنُوا)
İbn Fâris, bu kelimenin "e-m-n" kökünden türediğini, kökün asıl manasının nefsin sükunet bulması, korkunun zıddı olarak güven içinde olmak ve kalbin mutmain olması durumunu ifade ettiğini belirtir; ayetteki kullanımıyla, önceki ayetlerde bahsedilen o dehşetli inkar ve yalanlama karanlığından çıkarak ilahi hakikate güvenip sığınanların eylemini tanımladığını söyler. Râgıb el-İsfahânî, "emn" kavramının her türlü endişeden arınma anlamına geldiğini, "iman" eyleminin ise insanın yaratıcısının mesajını kalben tasdik ederek o mutlak emniyet alanına girmesi, içsel bir teslimiyetle hakikati doğrulaması olduğunu aktarır. Arthur Jeffery, kelimenin köken bilimsel olarak ortak Sami dil ailesinin en hayati teolojik kavramlarından biri olduğunu, Aramice ve Süryanicedeki "haymen" (inanmak, güvenmek) ile Habeşçedeki "amna" kökleriyle birebir etimolojik ortaklık taşıdığını, Kur'an'ın bu kadim güven/tasdik sözcüğünü mutlak bir teolojik merkeze yerleştirdiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik haritasında "iman" fiilinin salt zihinsel bir kabulden ibaret olmadığını, insanın Allah'ın varlığı ve vahyi karşısında sergilediği en temel ontolojik duruş, kendi varoluşsal rotasını ilahi nizamla uyumlu hale getirme eylemi olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bağlam içindeki işlevini değerlendirerek, önceki ayetlerdeki o kesintisiz yalanlama (tekzib) sarmalından kurtulabilen tek zümrenin bu fiille nitelendirildiğini, imanın burada yıkıcı kozmik gerçeklik karşısında insanın tutunabileceği yegane ontolojik zemin olarak etimolojik bir ağırlık taşıdığını söyler.
Amilû (عَمِلُوا)
İbn Fâris, bu kelimenin "a-m-l" kökünden geldiğini, temel anlamının bir şeyi yapmak, üretmek ve belli bir amaca matuf olarak bir iş ortaya koymak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "amel" kavramının sıradan, istemsiz veya bilinçsiz bir yapıp etmeden (fiil) farklı olduğunu, akıl ve irade sahibi bir varlığın bilinçli, kasıtlı ve şuurlu bir şekilde ortaya koyduğu eylemleri ifade ettiğini aktarır; ayette imanın hemen ardından zikredilmesinin, içsel tasdikin zorunlu olarak dışsal ve bilinçli bir eyleme dönüşmesi gerektiğine işaret ettiğini söyler. Celaleddin el-Suyuti, lügat ve tefsir bağlamında bu kelimeyi ilahi emirlere itaat niyetiyle gerçekleştirilen dünyevi eylemler olarak açıklar ve imanın soyut bir iddiadan çıkıp somut bir kanıta dönüşmesinin etimolojik karşılığı olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki terminolojisinde "amel" kelimesinin "iman" ile sarsılmaz bir ikili oluşturduğunu, inancın ancak eylemle görünürlük kazandığını ve ahlaki değer ürettiğini, bu fiilin insanın dünyadaki varoluşsal sorumluluğunun dinamik boyutunu temsil ettiğini ifade eder.
es-Sâlihât (الصَّالِحَاتِ)
İbn Fâris, kelimenin "s-l-h" kökünden türediğini, kökün asıl anlamının fesadın (bozulmanın, çürümenin, yıkımın) tam zıddı olarak bir şeyin düzgün, faydalı, sağlam ve istikamet üzere olması durumunu ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sulh" ve "salâh" kavramlarının bir şeyin özündeki iyiliği ve faydayı yansıttığını, buradaki çoğul formun (sâlihât) hem bireyin kendi nefsini hem de toplumu ıslah eden, yıkıcılıktan uzak, yapıcı, ahlaki ve ilahi nizama tam uyum sağlayan tüm erdemli eylemleri kapsadığını aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik evreninde "sâlih" eylemlerin, dünya hayatındaki o kaotik ve yalanlayıcı (tekzib) düzene karşı ontolojik bir tamir ve inşa süreci olduğunu, inanan insanın yeryüzündeki fesadı engellemek üzere ortaya koyduğu her pozitif ahlaki eylemin bu kelimeyle formüle edildiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin etimolojik ve bağlamsal boyutuna dikkat çekerek, imanın sadece kalpte kalan pasif bir duygu olmadığını, "s-l-h" kökünün ihtiva ettiği onarıcı ve yapıcı vurguyla inancın sosyalleşip insanlık için fayda üreten somut, ahlaki bir forma bürünmesi gerektiğini söyler. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin ahlaki boyutunu incelerken, salih amellerin insanın ontolojik noksanlıklarını tamamlayan, onu ilahi rızaya uygun bir kemal noktasına taşıyan yapıcı eylemler silsilesi olduğunu belirtir.
Ecrun (أَجْرٌ)
İbn Fâris, bu kelimenin "e-c-r" kökünden türediğini, temel manasının yapılan bir işe, sarf edilen bir emeğe veya sözleşmeye karşılık verilen bedel, ücret ve mükafat olduğunu belirtir; ayetteki kullanımının, insanın dünyadaki salih amellerinin ilahi adalette asla karşılıksız kalmayacağını, nesnel bir hak edişi ifade ettiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, "ecr" kavramının yapılan iyi eylemlerin tam ve eksiksiz karşılığı olduğunu, burada Allah'ın lütfuyla birlikte, insanın kendi iradesi ve bilinciyle (amel-i salih) kazandığı haklı bir ilahi ücreti, manevi bir tazmini temsil ettiğini aktarır. Arthur Jeffery, kelimenin ortak Sami dil ailesinde, özellikle Aramice ve Süryanicede ticari ve ahlaki bir terim olarak kullanılan "agar" (ücret, mükafat) köküyle doğrudan etimolojik ve anlamsal bir akrabalığının bulunduğunu, Kur'an'ın ahiret tasavvurunda bu kelimenin uhrevi bir ahlak ekonomisi inşa ettiğini belirtir. Celaleddin el-Suyuti, kelimeyi lügat bağlamında doğrudan cennet mükafatı ve ilahi lütuf olarak tefsir eder, dünyadaki çetin imtihanın ve yorucu kulluk eyleminin (kedh) nihai, tatmin edici bedeli olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın eskatolojik semantiğinde "ecr" kavramının, ilahi adaletin kesinliğini yansıttığını, dünyada inananların çektiği meşakkatin ve ahlaki çabanın ahirette somut, orantılı ve mutlak bir ödüle dönüştüğünü gösteren anahtar bir terim olduğunu söyler.
Memnûn (مَمْنُونٍ)
İbn Fâris, bu kelimenin "m-n-n" kökünden türediğini, bu kökün iki temel anlama sahip olduğunu belirtir; birincisi bir şeyi kesmek, eksiltmek ve koparmak, ikincisi ise birine büyük bir iyilikte/lütufta bulunmak ve bunu başa kakmaktır; ayette başındaki olumsuzluk edatıyla (gayru memnûn) birlikte, kesintiye uğramayan, bitmeyen ve tükenmeyen anlamına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin kökündeki her iki anlama da değinerek, buradaki mükafatın (ecrin) hem sonsuzluğa uzanıp asla kesilmeyeceğini (gayr-ı maktû') hem de ahirette insana verilirken bir minnet duygusuyla, kınamayla veya başa kakılarak verilmeyeceğini, mutlak bir onurlandırma içereceğini aktarır. Celaleddin el-Suyuti, kelimeyi tefsir ve lügat bağlamında kesin bir dille "gayr-u maktû" yani arkası kesilmeyen, noksanlaşmayan ve ebedi olan mükafat şeklinde açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi dokusunu analiz ederken, art arda gelen "mim" ve "nun" harflerinin fonetik yapısındaki uzatma ve akıcılığın, mükafatın o kesintisiz ve sonsuz doğasını kulağa fısıldadığını, surenin başından beri işlenen kozmik yıkım ve azap (elîm) sahnelerinin ardından bu kelimenin mutlak ve sarsılmaz bir sonsuzluk hissi verdiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin etimolojik derinliğine işaret ederek, buradaki "memnûn olmama" vasfının hem ödülün ebediliğini garanti altına aldığını hem de insanın onurunu koruyan asil bir veriş biçimini (başa kakmamazlık) temsil ettiğini, dünyadaki yalanlayıcıların maruz kalacağı acı veren durumun aksine, inananlar için kusursuz bir ilahi ikramı formüle ettiğini ifade eder.
Yorum
Yorum